AVRUPA’DA İSLAM IV   FÜTÜVVET MERKEZLİ TECDİT: KÜLTÜREL YENİLENMENİN DİNAMİKLERİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Selman Dilek

     

    Bir önceki yazımızda, hikmeti merkeze alarak entelektüel ve kültürel hayatta yenilenmenin imkânını tartışmıştık. Hareket noktamız, bir yandan çağdaş İslami tefekkürün ve pratiğin içine düştüğü zahirîleşme ve dünyevileşme gibi daralmalardan kurtulma ihtiyacıydı; diğer yandan ise Avrupa’da yaşayan Müslümanların, içinde bulundukları kültürel çoğulculuk ortamında yeni bir fikri ve ahlaki zemin inşa etme sorumluluğuydu.

    Bu bağlamda savunduğumuz tez şu öğretiye dayanır: Dinî ilim ve amel hikmette kökleşmektedir. Dolayısıyla niyet, bilgi, amel ve semere gibi dinî yaşantının asli unsurlarının hikmet temelinde birleşmiş bir bütün olarak kavranması gerekir. Nitekim rızâ-i ilahiyi hedefleyen bir amelde, bilgi, duygu ve eylem bir bütündür. Bu nedenle ibadetleri sadece şekilsel formlarıyla değil, maksatları ve anlam dünyalarıyla birlikte düşünmek elzemdir. Harekete sevk eden “nedenin” bilgisi ve duygusu, amele baştan sona eşlik etmeli; tefekkür, manevi zevk ve fiil arasındaki bağ diri tutulmalıdır.

    Bu yaklaşımla, dinî ilimlerin yeniden telifi zahirî hükümlerin yanında, batıni anlamlar, ahlaki gayeler ve manevi tecrübeler ekseninde gelişmelidir. Fıkıh yazımında “ne yapılacağı” sorusuna cevap arandığı gibi, “neden yapılması gerektiği” de anlatılmalı; böylece şeriat ile hakikat, suret ile mana buluşmalıdır. Bu çaba, İslam tarihinde örneği olmayan bir icat değildir; İmam Gazzâlî ve Şah Veliyyullah gibi müceddidlerin açtığı hikmet merkezli tecdit mirasının yeniden ihyasıdır.

    Zira hikmet, ne sadece rasyonel bir açıklama, ne de yalnızca ruhani bir tecrübedir. O, ilkenin keşfi, gayeye yöneliş, akli idrak, manevi tecrübe ve ahlaki hissiyatın iç içe geçtiği, çok katmanlı bir dinî bilinç durumudur. Cenâb-ı Hakk’ın hem dış hem de iç dünyamızda tecellileri nasıl ki daima yepyeni, çok yönlü ve çok anlamlıysa, müminin bu tecellilere verdiği karşılık da daima yenilenen bir hikmet arayışı olmalıdır.

    Kur’ân-ı Kerîm’in peygamber kıssaları da bu manevi sürekliliğin şahididir. Hz. Yusuf’un zindanda ve sarayda yaşadığı farklı tecrübeler, onun aynı hakikate farklı bağlamlarda nasıl muhatap olduğunu gösterir. Dış dünya sabit gibi görünse de iç dünya sürekli devinim hâlindedir. İlim, yüzeyde durağan bir birikim gibi görünse de, hikmet onu derinleşen bir idrak ve yaşayan bir anlamla kuşatır. Namaz gibi zahirde sabit görünen fiiller dahi, her seferinde yeni bir ilham, yeni bir marifet, yeni bir manevi hâl olarak tecelli eder. Buradan hareketle, İslami ilimlerin yeniden yorumlanması, ancak hikmet merkezli bir yaklaşımla mümkün olabilir.

    Bu dönüşümün ilk ve en önemli adımı, şeri hükümlerin arkasındaki batıni manaların derinlemesine idrakidir. Bu yazıda, bu çerçeveyi ferdî ve toplumsal boyutlara taşıyarak şu soruya cevap arayacağız: Hikmet, fert ve cemiyet hayatına nasıl yansır? Bu soruya cevaben, fert-cemiyet ilişkisini hikmet zemininde yeniden düşünmeye çalışacak; bilhassa fütüvvet kavramını merkeze alacağız. Kanaatimizce, Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, fütüvvet ekseninde yeniden teşkilatlanarak, dinî ilmî hikmet merkezinde ve dinî amelî fütüvvet ekseninde yapılandırarak yeni bir kültür inşasına kapı aralayabilirler.

     

    1. Fütüvvet: Hikmetin Fert ve Cemiyette Tezahürü

    Fütüvvet, Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “fetâ” sözcüğünden türemiş olup, cesaret, samimiyet ve cömertlik gibi ahlaki erdemleri ifade eder. Kavram, Kur’an-ı Kerim’de iki dikkat çekici bağlamda yer alır: İlki, Hz. İbrahim’in (a.s.) putları yıkan cesur tavrıdır (Enbiyâ, 21:60); ikincisi ise Ashâb-ı Kehf’in imanlarını koruma uğruna dünyevi menfaatleri terk etmesidir (Kehf, 18:13). Bu iki kıssadan ilki bireysel şahsiyetin cesaretini, diğeri ise topluluk içinde ahlaki dayanışma ve karşılıklı sadakati vurgulamaktadır.

    Bu yönüyle fütüvvet, sadece bireysel bir faziletler manzumesi olarak kalmaz; aynı zamanda bu faziletlerin sosyal bir dokuda yeniden hayat bulduğu bir manevi topluluk bilincidir. İbn Kayyim’in Ca’fer Sâdık’tan naklettiği “Fütüvvet, kişinin sahip olduğu şeyi başkasının istifadesine sunmasıyla başlar.” sözü, nefis terbiyesinin, başkasının hakkını önceleme erdemiyle kemale erdiği bir manevi süluka delalet eder.

    Böylece hikmet ile fütüvvet arasındaki ilişki daha görünür hâle gelir. Nasıl ki hikmet, ilim ve amelin birleştiği bir derinlik ve anlam idraki ise fütüvvet de bu hikmetin bireysel ve toplumsal tezahürüdür. Başka bir ifadeyle: Fütüvvet, hikmetin kişilikleşmiş (taḥalluk) ve toplumsallaşmış (teellüf) hâlidir. Böylece Efendimizin zatî ahlakı ile amelî ıslahı birleşir: “inneke le’alâ ḥuluqin ‘aẓîm” ferdi, “teâvenu ale’l-birri ve’t-takvâ” cemiyeti inşa eder. Bu yüzden hem fertte şahsiyet inşası, hem de toplumsal düzlemde değer merkezli bir teşkilatlanma modeli olarak fütüvvet tecdidin anahtarıdır.

    1. Taalluk (Ahlaklanma) Olarak Fütüvvet: Fütüvvet, en temelde sünnetin ahlaki boyutudur. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” sözü, bu yaklaşımın özüdür. Kur’ân’ı yaşayan bir ahlak olarak nebevi hayat, fütüvvetin sahih örneğidir: Mekarim-i ahlakın manası, kişinin yaşadığı çağda en yüksek ahlaki tavrı sergilemesidir. Bu da ancak mevcut ahlaki üstünlüklerin kişide bir araya gelmesi ile mümkün olabilir. Nitekim tüm nebilerin manevi derinlikleri hâtemde bir araya gelerek en yüce ahlakı meydana getirmiştir.

    Ayrıca fütüvvet, emr-i ma’rûfun yaşantıya aktarımıdır. Bu “emr” zannedildiği üzere söylemden ibaret değildir, salih amel ile model ortaya koyan hâlî bir davettir. Resûlullah (s.a.v.)’in tebliği, sözde yahut fiilde muhataba davranışı ve hadiseler karşısında tavrıdır. Hakeza yürüyen ahlaktır, zira manevi erdem onda vücuda gelmiştir. Fütüvvet de nebevi amelin (hikmete ulaştıran) vusul olarak ümmete miras bırakılmasıdır.

    Bu bağlamda, Kur’an kıssaları fütüvvetin hem bireysel ahlaki inşasını hem de toplumsal yansımalarını sergiler. Hz. Yusuf’un zindandaki arkadaşlarıyla münasebeti, Hz. Musa’nın Medyen’deki dayanışması ve Resûlullah’ın Medine’de cemiyet inşası… Hepsi fütüvvetin tarihsel temsilleridir.

    1. Teavün (Dayanışma) Olarak Fütüvvet: Fütüvvet, klasik literatürde hem teorik hem de pratik bir sistem olarak ele alınmaktadır. Sülemî’nin Kitâbü’l-Fütüvve’si ve benzeri risaleler, nefis terbiyesi, tevazu, sadakat, hizmet ve ihlas gibi hasletleri bireysel inşanın ilkeleri olarak kodlar. Ancak fütüvvet bireysel arınma yolu olmakla birlikte, aynı zamanda ahlaki kemalin toplumda teşkilatlandırılmasıdır. Tarihte bu yapı ahilik gibi kurumlarda somutlaşmıştır. Ahi teşkilatlarını zanaatkâr locaları olarak görmek kafi değildir; salih ameli cemiyet hâlinde örgütleme teşebbüsleridir.

    Tarihte iki bağlamda fütüvvet merkezî role sahiptir: (I) Davet coğrafyalarında (örneğin Horasan ve Anadolu), Müslüman azınlıklar fütüvvet ahlakı sayesinde hem varlıklarını korumuş hem de yeni sosyal yapılar meydana getirmiştirler. Yunus Emre’nin “Gönüller yapmaya geldim.” sözü, bu anlayışın veciz ifadesidir. (II) Çöküş sonrası yeniden inşa dönemlerinde, özellikle Moğol istilası sonrasında, şehirlerdeki ahlaki sorumluluğun ve manevi tekamülün yeniden tesisi yine fütüvvet kurumları eliyle gerçekleşmiştir. Bu tarihî örnekler gösteriyor ki fütüvvet, fertte hikmetin tahakkuku ve cemiyette hikmetin teşkilatlanmasıdır.

    Bugün Avrupa’daki Müslümanlar için fütüvvet, yalnızca geçmişin bir mirası değil, geleceğin inşası olmalıdır. Azınlık konumunda yaşayan topluluklar için, iki temel imkan sunmaktadır: (I) Muhabbet merkezli kişisel aidiyet: Dışlayıcı değil kuşatıcıdır ve erdem merkezli birliktelikler kurar. (II) Salih amele dayalı toplumsal temsiliyet: Sözlü aktarımlarla değil, ahlaki model olarak var olma yoludur.

    Avrupa toplumlarında İslam’ı anlatmanın en güçlü yolu fütüvvetin gündelik hayata, yani eyleme taşınmasıdır. Bu da iki düzeyde gerçekleşir: (I) Ferdî boyutta: Hikmetli yaşama niyet, amel ve netice bütünlüğüyle yansıtılır. (II) Toplumsal boyutta: Ahlaki değerler kardeşlik ağına dönüşür, muhabbetle teşkilatlanır. Fütüvvetin bugün anlamı, gönül işçiliği ile köprüler kurmaktır.

     

    1. Kültürün Mayası Olarak Fütüvvet

    Fütüvvet, bireysel gelişimin manevi ilkesi olduğu gibi, toplumsal dokuyu muhabbetullah merkezinde inşa eden bir kültür mayasıdır. Bu mayalanma süreci, kişinin kendi varlığında Allah’ın lütuf ve tecellilerini müşahede etmesiyle başlar. İlahi mevhibeyi içsel olarak idrak eden bir fert, çevresine artık yalnızca akıl ve çıkar penceresinden değil, muhabbet nazarıyla bakmaya başlar.

    Kur’ân’daki Hz. İbrahim kıssası bu yönüyle anlamlıdır: Toplumun “Bunu yapan genç (fetâ) İbrahim’dir…” (Enbiyâ, 21:60) demesi, fütüvvetin tefekkürle birleşmiş cesaret olduğunu gösterir. Ancak bu cesaretin ardında ‘halil’ olmanın, yani ilahi muhabbete mazhar olmanın getirdiği derinlik vardır; zira hakiki cesaret, teslimiyetin bahşettiği kudretten ortaya çıkar. Ashâb-ı Kehf kıssası ise, fütüvvetin iman merkezli kolektif bir varoluş biçimi olduğunu ortaya koyar. Gençlerin mağaraya sığınması, Hakk’a ilticanın tezahürüdür; bu da ancak Allah sevgisinin dünya sevgisine galip gelmesiyle mümkün olmuştur. Her iki örnek de Allah sevgisinin merkezde olduğu bir hayat tasavvuruna işaret eder: Hakka muhabbetle bağlanmak, tevekkülle teslim olmak ve bu ruhla toplum içinde varlık göstermek.

    Fütüvvet ahlakıyla mücehhez bir fert, yalnızca takva ehline değil, henüz manevi yönelişleri teşekkül etmemiş kimselere dahi ahlakın amelî diliyle hitap eder. Fütüvvetin davet yolu lafzi beyandan ziyade, salih amelin ve ardındaki muhabbetin, şefkatin ve sabrın tebliğ vasıtası kılınmasına dayanır. Yani halin çağrısıdır. Resûl-i Ekrem’in mekarim-i ahlakı, bu çağrının en sarih tezahürüdür.

     

    1. Kök Kültürle İrtibat, Değerlerin Yaşanarak İntikali: Fütüvvetin kültür inşasındaki ilk merhalesi, kök kültürden tevarüs edilen değerlerin yaşanarak yeni toplumsal zeminlere taşınmasıdır. Bu süreç, kültürel sürekliliğin statik bir aktarımı olmayıp, dinamik bir tahakkukudur. Örneğin, anne-babaya muhabbet ve hürmet, şahsi bir duygunun ötesinde, aile yapısının korunmasını, kuşaklar arası ilişkinin devamını ve kolektif hafızanın aktarımını temin eder. Yaşlıya sahip çıkmak, ailevi dayanışmayı sürdürmek, fütüvvet anlayışında hem bir vecibe hem de istikrarın manevi temelidir. Fütüvvet, bu türden kök değerlerin zaman ve mekân farkı gözetilmeksizin korunmasını ve içselleştirilmesini hedefler.

    Fütüvvetin kültürle ilişkisi, dinî ve ahlaki değerlerin bireysel erdemlerden başlayarak, toplumsal ilişkiler ve pratikler yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan bir hayat tarzı olarak tezahür etmesidir. Böylece bir yandan Kur’ân ve sünnet eksenli ahlaki ilkeler muhafaza edilir, öte yandan bu ilkeleri tarihsel ve toplumsal bağlamlarda somutlaştıran bir ahlaki habitus inşa edilir.

    1. Yeni Kültürle İrtibat, Yerel Hayrı Temellük Etmek: Fütüvvet geleneksel dinî-kültürel formların asli unsurlarının taşınmasıyla sınırlı kalmaz; içerisinde yaşanılan kültürel çevrede var olan değerleri irfani-temyiz ile içselleştirme imkânı sunar. Bu yaklaşım, kültürel kapalılığı aşarak, değer merkezli açılımı gerçekleştirir. Avrupa bağlamında durum, Batı toplumlarında tarihsel olarak gelişmiş “hayr” unsurlarının –örneğin doğaya saygı, dezavantajlı gruplara yönelik sosyal destek ve kamusal şeffaflık gibi “adetlerin”– İslami bilinçle yeniden yorumlanması anlamına gelir. Bu tür değerler, İslam ahlak ve adalet öğretileriyle temellendirilip, fütüvvetin çağdaş tezahürleri hâline getirilir. Bu çaba, ne modern kültürlerin toptan benimsenmesi ne de kategorik olarak karşı çıkılmasıdır. Bilakis fütüvvet, ilim ve maneviyata dayalı bir sezgiyle sabit (değişmez) olanla zannî (yoruma açık) olanı ayırt eder; sahih olanı kabullenir, bâtılı reddeder. Bu temyiz, kuru muhafazakârlığı aşarak, değerleri merkezde tutan dinamik bir açılım olarak hareket eder.
    2. Kültür İnşasında İmtizaç ve Temyiz: Fütüvvetin kültür inşasında üstlendiği en temel işlevlerden biri, hem kök kültürden taşınan unsurların hem de yeni kültürel çevrelerin hikmet süzgecinden geçirilerek değerlendirilmesini zorunlu kılmasıdır. Bu değerlendirme salt bir “uyum” arayışına dayanmamalıdır; sahih olanı koruyup bâtıldan arındırma gerekliliği ihmal edilemez. Bu yönüyle fütüvvet, sadece ihya edici değil, aynı zamanda tenkidî bir ahlaki-sosyolojik bilinç geliştirmelidir. Zira (fütüvvetin merkezî ilkesi olan) muhabbet her şeye açık olmak anlamına gelmez; neye ve niçin açıldığını idrak etmekle o şeye anlam vermek demektir. Bu nedenle fütüvvet, neyin korunacağını ve neyin terk edileceğini hikmetle ayırt edebilen bir dirayet ister.

    Mesela, kök kültür bağlamında aşırı kabilecilik, bireyin özgünlüğünü ve adalet duygusunu zedelemektedir. Fütüvvet ise aidiyetin hakkaniyetle dengelendiği bir cemiyet yapısını önceleyerek bireyin şahsiyetini muhafaza eder. Diğer taraftan modern kültürde yaygın olan çekirdek ailecilik, yaşlıları ve bağımlı bireyleri toplumsal yalnızlığa mahkûm edebilir. Oysa fütüvvet, kuşaklar arası dayanışmayı ve aile içi sorumluluğu, muhabbet ve merhamet merkezli bir değer ağı olarak canlı tutar.

    Bu temyiz vasıtası ile tarihi örfün “mutlak” manada aktarımından kaçınılır; örften gelen hikmetle ilkeye dönüştürülür ve gerekliyse tarihi uygulama devam ettirilir. Böylece geleneğin mirası, donmuş biçimler olarak korunmaz, yaşayan ve yeniden anlamlandırılan bir değerler bütünü olarak tecdit sürecine katılır.

    Fütüvvet, nihayetinde bir tebliğ yöntemi veya araçsal strateji de değildir; bireyin tekamülü üzerinden toplulukta marifet ve muhabbet salih amele yansıtılma uğraşısıdr. Müslüman birey, farklı coğrafyalarda –özellikle gayrimüslim toplum yapıları içinde– köklerinden kopmaksızın, fakat içine kapanmaksızın, açık, müşfik ve dönüştürücü bir varlık kurmasına imkân bulur. Avrupa bağlamında fütüvvet, kimliğin muhafaza edildiği, kültürün hikmetle yeniden şekillendiği ve müşterek toplumsal alanların muhabbetle mayalandığı bir inşa sürecinin kurucu ilkesi ve anahtarıdır.

     

    • Avrupa’da Dinî-Kültürel Alanın Mevcut Durumu

    Avrupa’daki Müslüman varlığı, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan göç hareketleriyle birlikte yalnızca ekonomik bir yer değiştirme hadisesi olmaktan öte, dinî ve kültürel kimliğin yeni bağlamlar içinde tanımlanmasını ve inşasını zorunlu kılan çok katmanlı ve dinamik bir sürecin başlangıcını teşkil etmiştir. Göç eden Müslüman bireyler, karşılaştıkları kültürel ve normatif çerçeveler içinde inanç sistemlerini, aidiyet biçimlerini ve kimlik tasavvurlarını yeniden müzakere etmek durumunda kalmışlardır.

    1. Cemaatleşme Dinamiği: Weber’in göç-toplum ilişkilerine dair geliştirdiği sosyolojik çerçeve, dinî-kültürel kimliğin yeniden inşa sürecini anlamada bazı teorik imkânlar sunar. Weber’e göre birey, doğup büyüdüğü yerden ve geleneksel bağlamdan ayrıldığında, yeni mekân ve şartlar içerisinde hem bireysel hem de kolektif düzeyde yeni bir anlam dünyası kurma ihtiyacı hisseder. Bu bağlamda, göç mekânsal bir yer değişiminin ötesinde, anlam ve aidiyet kodlarının yeniden yapılandırılması sürecidir. Avrupa’ya 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Müslüman göçü de bu çerçevede değerlendirildiğinde, salt ekonomik nedenlere indirgenemeyecek çok katmanlı bir dönüşüme işaret eder. İlk kuşak göçmen Müslümanlar için cemaatleşme, sadece ibadet alanlarını düzenleyen yapılar kurmak değil; aynı zamanda aile bütünlüğünü korumak, çocukların sosyalizasyonunu sağlamak, dil ve kültürel bellek aktarımını sürdürmek gibi çok yönlü işlevlere sahip sosyal koruma alanları inşa etme gayreti olmuştur.

     

    Bu cemaat yapıları başlangıçta, göçün doğurduğu belirsizlik ortamında kolektif kimliğin muhafazası ve sosyo-psikolojik güvenlik ihtiyacını karşılamak açısından önem arz etmiştir. Ancak zamanla, bu yapıların çoğu, ilk kurucu neslin tarihsel bağlamına hapsolmuş; kurumsal dönüşüm ve toplumsal etkileşim süreçlerine ayak uydurmakta zorlanmıştır. Özellikle Avrupa’daki entegrasyon politikalarının yetersizliği, Müslüman cemaatleri hem dışlayıcı pratiklerle karşı karşıya bırakmış, hem de onları savunmacı, içe kapanık ve statik yapılara dönüştürebilmektedir.

     

    1. Kimliğin Erozyonu: Göçün ilk kuşakları için cemaat aidiyeti, yeni coğrafyada varoluşsal bir güvenlik alanı işlevi görmüştür. İbadet, eğitim, dayanışma gibi alanlarda kurulan bu yapılar, kolektif kimliğin korunmasında merkezi bir rol oynamıştır. Ancak sonraki kuşaklarla birlikte bu yapılar, tarihsel bağlamlarını ve dönüştürücü işlevlerini yitirebilmektedir. Modernlik bireyi gelenekten ve topluluktan çözerek özgürleştirmeyi hedeflemiş; fakat bu süreç bireyi yapısal bir yalnızlığa sürüklemiştir. Postmodernlik ise bu yalnızlığı daha da derinleştirerek aidiyetleri parçalı, seçmeci ve geçici formlara dönüştürmüştür. Bugün birçok Müslüman genç için toplumsal kimlik, sembolik ve nostaljik bir bağa dönüşmekte; ibadet alanları bireyselleşmekte, kolektif dinî yapıların kurucu gücü zayıflamaktadır. Sonuç olarak, kimlik artık sabit ve bütüncül değil; duygusal, seçmeci ve çoğu zaman içe kapalı bir aidiyet süreçlerine dönüşmektedir.

     

    1. İki Uçlu Sapma: Asimilasyon ve Radikalizm: Avrupa’daki Müslümanların karşı karşıya olduğu temel tehditlerden ikisi, birbirine zıt gibi görünse de aynı yapısal kopuşa işaret eden sapmalardır. Asimilasyon, dinî kimliğin kamusal alanla tam uyum adına silikleşmesi ve pratik boyutlarda işlevsizleşmesidir. Radikalizm ise, tarihsel birikimi, yerel bağlamı ve sosyal gerçekliği göz ardı eden, mutlakçı ve dışlayıcı ideolojik yorumların hâkimiyetidir.

     

    Bu iki uç, dinî varoluşu ya basitleştirerek ortadan kaldırır (asimilasyon) ya da aşırılaştırarak yok eder (radikalizm). Her ikisi de İslam’ın tarihsel tecrübeyle şekillenmiş hikmet zeminini ve ahlaki dinamizmini tahrip etmektedir.

    Dolayısıyla çözüm, ne sadece nostaljik bir geleneğe dönüşü ne de güncel gerçekliğe tam teslimiyeti önerir. Gerekli olan, hikmet merkezli bir yeniden yorumlamadır: tarihsel formlarını mutlaklaştırmadan, çağın meselelerine içkin anlamlarla yeniden ilişkilendirmek; fütüvvet ahlakını ferdî ve toplumsal düzeyde yeniden işler hâle getirmek ve bu süreçte dinî geleneği kültürel bağlamda tecdit ruhuyla yeniden yapılandırmaktır. Bu çerçevede, hem geçmişin hikmetini hem de şimdinin hakikatini birlikte kuşatan, eleştirel, bağlamsal ve bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

     

    Bu doğrultuda fütüvvet, günümüz Avrupa’sında karşılaşılan kimlik gerilimlerin aşılmasında çözümün asli bir imkânı olarak öne çıkar. Çünkü bireysel maneviyatı diri tutmakla kalmaz; aynı zamanda bu maneviyatı toplumsal aidiyetle ve ahlaki pratiklerle bütünleştiren bütüncül bir dinî varoluş imkânını temin eder. Bu yönüyle fütüvvet:
    muhabbeti, yalnızca duygusal bir bağlılık biçimi değil, aynı zamanda manevi aidiyet, ameli süreklilik ve ferdi dönüşüm iradesi olarak inşa eder; cemaatleşmeyi, içe kapanma veya savunma refleksi olarak değil, salih amel temelli bir ahlaki yayılma zemini olarak kavrar; geleneği, durağan bir miras değil, yeniliğe imkân tanıyan dinamik bir kaynak olarak değerlendirir; yeniliğe katılım meselesini, ferdî tecrübe ile toplumsal sorumluluğu uzlaştıran bir hikmet perspektifi ile yaklaşır ve nihayetinde, Avrupa’daki Müslüman varlığını tecdit ruhuyla yeniden anlamlandırılmasına katkı sunar.

     

    Fütüvvet böylece, modern sekülerleşme karşısında yalnızlaşmış birey ile yabancılaşmış cemaat arasında ahlak merkezli bir köprü kurar; kültürel dağınıklık içinde anlam ve birlik arayışına manevi bir zemin hazırlar.

    1. Avrupa’da İslam Kültürü: Zihniyetin Hikmetle, Cemiyetin Fütüvvetle İhyası

    Avrupa’daki Müslüman toplulukların günümüzde karşı karşıya bulunduğu temel mesele, yalnızca dinî amelî pratiklerin icrası değil, bu uygulamaları anlamlı ve sürdürülebilir kılacak zihniyet dünyasının yeniden inşasıdır. Bu ihtiyaç, ne geçmişin toptan reddiyle ne de güncelin sorgusuz kabulüyle giderilebilir. Bu doğrultuda, zihniyet dönüşümünün “hikmet”; toplumsal varoluşun ise “fütüvvet” zemininde yeniden yapılandırılması, hem bireysel kimliğin derinleşmesini hem de toplumsal aidiyetin sahih temellerde güçlenmesini mümkün kılabilir.

    1. Dinî Tecrübenin Çok Katmanlı Doğası ve Kültürel Çoğulculuğun Kavranması: İslami varoluş, salt itikadi kabul ve ritüel pratiklerle sınırlı bir yapı arz etmez. Manevi derinlikten ahlaki yönelişin sürekliliğine, bireysel özgünlükten toplumsal birlikteliğe, mahremiyetin muhafazasından kamusal sorumluluğa kadar uzanan çok katmanlı bir idrake ve tavra dayanır. Bu çerçevede din, normatif hükümler dizisi olarak görülemez, eşyaya ve hadiseye bakışta anlamı yenileyen bir iç murakabede temellenir. Dolayısıyla çağdaş dinî düşüncede ortaya çıkan indirgemeci veya dışlayıcı yaklaşımlar, dinin bu bütüncül mahiyetini tahrif etmekte ve onun epistemolojik, ahlaki ve kültürel derinliğini daraltmaktadır.

    Benzer şekilde, bazı Müslüman aydınlar tarafından sıklıkla karikatürize edildiği üzere Avrupa homojen, yekpare ve mutlak seküler bir blok değildir. Aksine, kilise geleneği, üniversiter epistemoloji, estetik sanat pratikleri, felsefî çeşitlilik ve sivil toplumun katılımcı dinamikleri, Avrupa kültürünün tarihsel katmanlarını oluşturmaktadır. Bu bağlamda Avrupa’yı monolitik bir sekülerlik zeminine indirgemek, hem fikrî isabetten uzak bir kültür okumasına hem de Müslümanların bu çoğulculuğa katılım imkânlarını ihmal eden bir içe kapanma eğilimine yol açmaktadır.

     

    1. İki Kaynaklı Kültürel Zemin ve Entegratif Sorumluluk: Avrupa’daki Müslüman varoluş, iki ana kültürel referans eksenine dayanmak durumundadır: Birincisi, köken toplumdan (örneğin Anadolu coğrafyasından) taşınan ilmî ve ahlaki birikim; ikincisi ise, içinde yaşanılan Avrupa toplumunun çoğulcu kültürel yapısı, normatif düzeni ve sosyal pratikleri.
      Bu iki kaynağı bütüncül ve eleştirel bir çerçevede birlikte değerlendirmeyen yaklaşımlar, ya tarihsel nostaljiye hapsolmuş bir gelenekçilik ya da tarihsel hafızasından kopuk bir uyumculuk (assimilationisme) riskini doğurur. Ne Avrupa’daki Müslüman entelektüel sınıf köken kültürün taşıdığı epistemik, ahlaki ve metafizik katkıyı dışlamalı; ne de geleneksel merkezlerden (örneğin Türkiye, Mısır) gelen kanaat önderleri Avrupa toplumunun kültürel çeşitlilik, demokratik katılım ve seküler kurumsallaşma gibi reel dinamiklerini göz ardı etmelidir.

    Aksi hâlde ortaya çıkan şey, ya kendi içine kapanan ve temsil krizine sürüklenen bir kültürel gettolaşma ya da eleştirel bilinçten yoksun entegrasyon biçimidir. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey, bu iki kaynağı hikmet merkezli zahirî ve batıni değerlendirme süzgecinden geçirerek, hem kimliği koruyan hem de çoğul topluma katkı sunan bir zihniyet dönüşümüdür.

     

    1. Fütüvvetin Sosyo-Etik İşlevi: Sabitelerle Değişkenler Arasında Ahlaki Denetim: Fütüvvet, klasik anlamda bireysel ahlakı tahkim eden bir erdemler sistemi olmakla kalmaz; aynı zamanda kültürel örüntülerin hikmet süzgecinden geçirilerek yeniden değerlendirilmesini mümkün kılan bir sosyo-etik çerçeveye dönüşür. Bu yönüyle ferdin iç dünyasında kökleşme ile birlikte, kolektif bilinç ve dönüşüm açısından da işlevseldir. Bu çerçevede fütüvvet, sabit değerlerle (savābit) örfî varyasyonları (mutağayyirāt) birbirinden ayırt etmeyi öğretir. Örneğin “anne-babaya hürmet”, dinî ve evrensel bir sabite olarak korunur ancak bu değerin etrafında tarihsel süreçte örfî olarak oluşmuş aşırı biçimler –örneğin kadına yüklenen mutlak hizmetkârlık rolü– fütüvvetin ahlaki murakabesiyle yeniden değerlendirilir. Aynı şekilde modern toplumlarda yaşlıların kurumsal yalnızlığa terk edilmesi de, hikmetle temellendirilmiş bir toplumsal eleştiriyi gerekli kılar.
      Fütüvvet burada bir denge üretir: Vahyin belirlediği sabitelere sadakat, ancak bu sabitelerin çevresinde şekillenen örfî kabullerin sorgulanması ve arındırılması. Böylece, durağan gelenekçiliği aşar; köksüz modernleşmeye de karşı durur. Onun önerdiği şey, zamanla sınanmış değerlerin, akıl ve hikmetle rafine edilerek toplumsal dokuda yeniden üretilmesidir.

     

    1. Kültürel Katılımda Hikmet Merkezli Temyiz: Fütüvvet, Müslüman bireyin Avrupa’daki kültürel yapılarla etkileşimini saf bir entegrasyon mantığı olmaktan çıkararak, hikmet ve murakabe eksenli bir bilinçle şekillendirir. Bu bağlamda, Batı toplumlarında mevcut olan bazı evrensel ilke ve pratikler –örneğin kamusal şeffaflık, çevre duyarlılığı, engelli hakları– yerel İslami örfün parçası hâline gelebilir.

    Ancak fütüvvet, her kültürel unsurun sorgusuz kabulünü değil, gönül işçiliği (tezkiyetu’n-nefs) ve muhabbetullah temelinde bir seçiciliği önerir. Bu yönüyle fütüvvet, içe kapanmacı tepkiselliği de, ölçüsüz açılmacı taklitçiliği de reddeder. Onun yerine Müslüman bireyin, değer temelli, öz güvenli ve dönüştürücü bir varoluş biçimi inşa etmesini hedefler. Bu katılım biçimi, ne yalnızca temsil, ne sadece uyum, ne de mesafeli duruş; bilakis ahlaki duruş ile sosyal sorumluluğun dengelendiği hikmetli bir mevcudiyet formudur.
    Bugün Avrupa’da yaşayan Müslüman topluluklar için ihtiyaç duyulan şey, dinî kuralların muhafazası olduğu kadar, bu ritüelleri anlamlandıran ve yaşatan zihniyetin geliştirilmesidir. Bu zihniyet, geçmişin mutlaklaştırılmasına veya güncelin kutsanmasına yaslanmayan; hikmetle ayıklayan, ahlakla inşa eden, tecdit ruhuyla diri kalan bir yaklaşım olmalıdır.

    1. Entelektüel ve Kültürel Yenilenmeye Dair Teklif:
      Hikmet ve Fütüvvet Ekseninde Tecdit

    Bu yazı dizisinin ilk bölümünde, çağdaş İslam düşüncesinde gözlemlenen anlam kaybı, yüzeyselleşme ve cemiyet bağlamından kopuş gibi sorunların, yalnızca epistemolojik değil, aynı zamanda varlıksal ve kültürel düzeyde de krize işaret ettiğini ileri sürdük. Dinin niyet ile amel, bilgi ile hikmet, fert ile toplum arasındaki bağları ihmal eden bir indirgemeciliğe maruz kalması, bu çok katmanlı krizin temel dinamiklerinden biri olarak belirmiştir.

    Bu çerçevede “hikmet”, söz konusu dağınıklık karşısında bir yeniden bütünlük imkânı olarak değerlendirildi. Hikmet, epistemik düzlemde bilginin anlamla; ahlaki düzlemde ise amelin niyetle birleşmesini sağlayan içsel bir istikamet ilkesidir. Zihniyet dönüşümünü merkeze alan bu ilk yaklaşım, İslami varoluşun salt normatif ve ritüel alanla sınırlı kalmaması, onun aynı zamanda entelektüel, ahlaki ve toplumsal boyutlarda da yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguladı.

    İzleyen metinlerde ise bu dönüşümün toplumsal düzeyde nasıl kurumsallaşabileceği sorusu çerçevesinde, fütüvvet kavramı merkeze alındı. Fütüvvet, tarihsel olarak yalnızca bireysel bir ahlak ilkesi değil, aynı zamanda kültürel süreklilik ve toplumsal bütünleşme aracı olarak işlev görmüş bir yapı modelidir. Onun tarihsel rolü, farklı coğrafyalarda İslami varoluşun hem ahlaki zeminini hem de kurumsal formunu tesis edebilmesiyle sabittir. Bu bağlamda fütüvvet, hikmetin şahsiyette ahlaka, cemiyette ise örfe ve yapıya dönüşmesidir.

    Bugün Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, benzer bir dönüm noktasında yer almaktadır. Geleneksel yapılar çözülürken, modern seçenekler ise anlam krizini derinleştirmektedir. Özellikle genç kuşaklar için dinî kimlik, sembolik ve seçmeci formlarda sürdürülmekte; fakat maalesef bu durum kalıcı bir cemiyet tecrübesi üretmekten uzaktır. Ne nostaljik korunmacılık ne de kontrolsüz bir uyum politikası, bu yeni duruma cevap üretebilmektedir.

    Bu nedenle önerimiz, kavramsal olarak üç temel ilkeye dayanmaktadır:

    Hikmet, dinî düşünceye anlam derinliği, epistemolojik tutarlılık ve ahlaki yönelim kazandıran asli ilkedir.

    Fütüvvet, bu ilkenin bireysel hayattan kamusal kültüre kadar uzanan pratik karşılığıdır.

    Tecdit, söz konusu ilke ve pratiklerin tarihsel süreklilik içinde yeni bağlamlara taşınmasını mümkün kılan bilinçli yenilenme sürecidir.

    Bu kavramsal çerçeve, Avrupa’daki Müslüman cemaatler için teorik perspektif olmakla birlikte, aynı zamanda pratik bir yönelim önerisidir. Kültürel yenilenme, burada hazır çözümlerden ziyade süreç odaklı ve ilke temelli bir inşa çabası olarak düşünülmelidir. Sonuç olarak, bu yazı dizisi Avrupa’da yaşayan Müslümanların entelektüel ve kültürel gelecek tasavvurlarını şekillendirecek bir yönelim önerisi olarak okunmalıdır. Burada teklif edilen, hazır kalıplarla korunmak ya da entegrasyon baskısıyla biçimlenmek değil; hikmetle derinleşen, fütüvvetle kurumsallaşan ve tecdit şuuru ile süreklilik kazanan bir cemiyet inşasıdır. Bu bağlamda asıl mesele, sadece Avrupa’daki Müslümanların varlıklarını nasıl muhafaza edeceklerinden ziyade; hangi ahlaki ve ilmi zeminde, nasıl bir varoluş tarzı ile hem kendilerine hem de içinde yaşadıkları topluma sahih ve ihya edici bir katkı sunacaklarıdır. Bu yazı dizisinin teklifi, söz konusu katkının, hikmetle yoğrulmuş ve fütüvvetle teşekkül etmiş bir zaviyeden yeniden tefekkür edilmesidir.