FELSEFE İLE İLİŞKİLENMEK BİR TERCİH MİDİR YOKSA BİR ZORUNLULUK MU?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Erdal Yılmaz*

    Felsefe ile ilişkilenmek bir tercih midir yoksa bir zorunluluk mu? Bazılarımız için çok da anlamlı bir soru olarak görülmeyebilir bu. Onlar için cevap tabii ki bellidir: Felsefe ile ilişkilenmek bir tercihtir. Felsefe yapmak, uzmanlık düzeyinde tabii ki bir tercih olabilir ama felsefe ile ilişkilenmek en temel düzeyde bir zorunluluk gibi durmaktadır. Bunun en temel nedeni, ister bireysel veya toplumsal olsun isterse de doğal, birçok olayın belirsizlik içermesidir. Belirsizlik, insanı her daim rahatsız eden bir husustur; ortadan kaldırılmadığı sürece, rahatsızlık vermeye devam eder.

    Günlük hayatta karşılaştığımız bir yüz ifadesi, herhangi bir ses ya da bir simge gibi birçok durum belirsizlik içerdiği için bunların ne anlama geldiklerini merak eder ve bir şekilde anlamlarını kendimiz için aşikâr kılmaya çalışırız. Bu durum günlük yaşamımızın bir parçası hâline gelmiştir ancak çok daha temel belirsizlikler söz konusu olduğunda ve bunlara tatmin edici cevaplar bulunamadığı takdirde, günlük yaşamın anlamsızlığı da ortaya çıkacaktır. Bu temel belirsizliklerin bazıları şu şekilde sıralanabilir: Yaşamın ve ölümün anlamı nedir? İnsanda ölümsüz olan bir kısım var mıdır? Özgür iradeden söz edebilir miyiz yoksa tamamen belirlenmiş bir yaşantı mı sürmekteyiz? İyi, kötü, adalet, güzel gibi değerlerin anlamı nedir? Böylesi değerler gerekli midir? Gerekli ise kaynağı/kaynakları nedir? Toplumsal yaşamın ideal bir formu var mıdır? İdeal bir politik sistem mümkün müdür? Anlam nedir? Kelimelerin anlamı nereden gelir? İşte günlük yaşamlarımız, tüm bu temel soruların açık veya örtülü cevapları üzerine inşa edilmiştir.

    Bu ve benzeri temel sorular, felsefenin de temel temalarını oluşturmaktadır. Şüphesiz her bir insan tekinin bu soruların ardı sıra giderek bilinçli bir araştırma ve düşünme ameliyesinin sonucunda cevaplara ulaştığını iddia edemeyiz. Ama nihayetinde bu temel problemlere her birinin kendi açısından bir cevabı vardır. Belki birçoğumuz bu cevapları ailemizden, içine doğup büyüdüğümüz kültürden, eğitim ve öğretim süreçlerinden, inandığımız dinden veya ideolojilerden edinmiş olabiliriz. Dolayısıyla, bunları kendimiz için sorunsal kılıp bilinçli bir düşünme faaliyeti icra etmediğimiz için belki de ne kadar hayati ve felsefi meseleler olduğunun farkında olmayabiliriz. Ama nihayetinde, farkındalık olmasa da, zihinlerimizde bu belirsizlikler giderilmiş hâlde yaşamımızı sürdürürüz.

    O hâlde cevaplar ister bilinçli bir farkındalıkla isterse bilinçsizce edinilsin temel felsefi problemlerle zorunlulukla ilişkilenmiş oluruz. İfade ettiğimiz gibi belirsizlik bir şekilde ortadan kaldırılmış olur. Bu sürecin bilinçli bir hâlde yürütülmesi de ancak merak ile mümkündür. Merakımız, bu hayati meselelere dair fikirlerimizin gün yüzüne çıkmasını sağlamakta ve onların ne kadar tatmin edici olduğuna dair sorgulamaları tetiklemektedir. Bu sorgulamalar insan aklı ve tecrübesinden hareketle yapıldığında örtük olan felsefi kavrayışımız aşikâr hâle gelmiş olur. Doğa bilimleri veya sosyal bilimler de bunu yapabilir diye bir düşünce akla gelebilir ama bu iki tür bilimin de aslında bu hususlara dair üretilmiş felsefi cevaplardan bir şekilde beslendiğini, onlara referansla yorumlar yaptığını ve çıkarımlarda bulunduğunu söylemek mümkündür. Çünkü açıklama öncelikle bir anlama zemininde vuku bulur. Söz konusu bilimlerin açıklamaları ancak bir anlama zemininde mümkündür. Bu zemini de ya din veya felsefe sağlamaktadır.

    Yukarıda yaptığımız kısa analizden hareketle felsefe ile ilişkilenmeye sebep olan temel iki nedenin belirsizlik ve merak olduğunu ifade etmiş olduk. Her ne kadar bu iki neden, felsefe ile ilişkilenmenin bir zorunluluk olduğunu gösterse de bunlara ilave olarak bazı motivasyonlar da felsefe yapmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Bu motivasyonları şu şekilde sıralayabiliriz: Noetik, katartik, mistik, bilgelik ve sportif.[1] Şimdi her bir motivasyonun felsefe ile ilişkilenmeyi nasıl bir zorunluluk hâline dönüştürdüğünü kısaca incelemeye çalışalım.

    Noetik Motivasyon

    Noetik kelimesi, Yunanca “zihin” kelimesinden gelmektedir. Felsefe yapma motivasyonumuzun nedenlerinden biri zihnimizin bilgiye duyduğu iştahtır. Bunu daha henüz herhangi bir eğitimden geçmemiş küçük yaştaki çocukların sorularından da anlamak mümkündür. Bilişsel gelişimi normal olan çocuklar çevrelerindeki nesneleri anlamak ve anlamlandırmak için sürekli “nedir”li sorular sorarlar. Çocuklar, çevrelerinde görünen ve karmaşıklığa neden olan nesnelerin ne olduğuna ve zaman zaman da hangi işleve sahip olduğuna yönelik sorularla, onları zihinlerinde bir düzene oturtmaya çalışır.

    Filozoflardan Aristoteles bu durumun insanın doğasından kaynaklandığını ifade eder. Nitekim bu yapımızı Metafizik adlı kitabının, “Tüm insanlar doğal olarak bilmeye iştah duyarlar,” şeklindeki ilk cümlesiyle dile getirmektedir.[2] Aristoteles’e göre insan bir tercih sonucu değil doğasının eğilimi sonucu bilme çabasına girişir. Merakını giderir. Kaosa zihninde bir düzen verir.

    Felsefe ile ilişkilenmeyi nefes almaya benzetebiliriz. Genelde nefes aldığımızın farkında olmadan nefes almaya devam ederiz. Ne zamanki nefes almakta zorlanırsak işte o zaman nefes almanın hayatı devam ettirmek için zorunlu bir biyolojik faaliyet olduğu gerçekliğinin bilincinde oluruz. Felsefe ile ilişkilenmek de “nefes almak” kadar hayati bir durumdur. Nasıl ki nefes almayı durdurduğumuz zaman biyolojik ölümümüz gerçekleşmiş oluyor, benzer bir niteleme ile ifade edecek olursak felsefe ile ilişkilenmeksizin sürdürülecek bir yaşam da ölü bir yaşamdır. Sokrates’e atfedilen, “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez,” ifadesi de aslında bu anlama gelmektedir. Dolayısıyla, yeniden altını çizecek olursak; nasıl ki nefes almak biyolojik yaşamımızın devamlılığı için zorunlu ise, insani yaşamımızın canlılığı için de felsefe ile ilişkilenmek o kadar zorunluluk içerir.

    Aristoteles’in de ifade ettiği gibi felsefe ile ilişkimiz tercih değil, zorunluluk içermektedir. Dolayısıyla noetik motivasyondan, yani doğal olarak vuku bulan bilme iştahımızdan dolayıdır ki felsefe yapmakta veya felsefi sorular sormakta ve onlara bir şekilde cevaplar bulmaya çalışmaktayız.

    Katartik Motivasyon

    Felsefe yapmaya zorlayan motivasyonlardan bir diğeri de, insanı hem zihinsel hem de psikolojik problemlerden arındıran katartik yönüdür. Felsefe yapmak suretiyle insanın bu evrendeki yerini belirleme imkânına erişiriz. O yerimize uygun bir duygu ve tutum içerisinde bulunabilmemiz mümkün olur. Ne her şeyi yapabilme bilgisine ve kudretine sahip bir tanrıyız ne de pek fazla etkisi olmayan bir canlıyız. Zamansal ve mekânsal sınırlarla çevrelenmiş bir var olan olarak bilme ve yapabilme kabiliyetlerine sahibiz. Ama bu da evrenin enginliğini dikkate aldığımızda çok şeye tekabül etmemektedir. Felsefe ile ilişkilenen insan, bu durumun farkında olarak, Sokrates’in ifade ettiği gibi, “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğim,” mütevaziliğine sahip olabilmektedir.[3] Tabii bu durumun farkında olan biri için felsefenin etkisi böyle sonuçlanıyor. Ama felsefeyi etimolojik anlamındaki bilgelik sevgisinin yerine bilgiçlik olarak görenler için felsefe tam tersi bir duygu durumuna, yani kibirliliğe sebep olabilir. Tabii bu durum felsefenin değil, onunla ilişkilenen insanın ilişkilenme tarzı ve amacından kaynaklanır.

    Felsefe ile ilişkilenmek yersiz korkuları ve zararlı tutkuları kontrol altında tutmayı sağlar. İnsan aslında doğarken oldukça güçsüz bir varolan olarak dünyaya gelir. Yaşamını sürdürebilmesi, çevresindeki koşularla mücadele edebilmesine bağlıdır. Dolayısıyla sürekli bir ölüm korkusu hissine sahiptir. Bu korkunun aşırı hâli yaşamı sekteye uğratır. O sebeple, ölüm hissini kontrol altında tutabilecek bir ölüm algısına sahip olunması gerekir. Yine yaşamı sürdürürken zevk ve arzuları besleyen birçok etmen ile karşılaşılır. Bunların insanda hangi hâllere neden olabileceği hususunda fikir yürütülmesi, zevk ve arzu tatminini kontrol altında tutacak bir entelektüel birikime ve kararlılığa sahip olunması gerekir. Felsefe ile ilişkilenmek suretiyle insanın, hissi sorunlara sebep olacak bu durumları kontrol altına alması mümkün olabilir.

    İnsan sadece hissî değil aynı zamanda derin ve çözümü kolay olmayan entelektüel problemlerle de her daim karşı karşıya kalır. Bu problemlerin analiz edilmesi, onları oluşturan ögelerin tanınması ve çözüm odaklı sonuçlara ulaşılabilmesi felsefi çözümlemeler ile mümkün olabilmektedir. “Zaman nedir?”, “Mekân nedir?”, “Sayı nedir?”, “Anlam nedir?” tarzında sorular insanda “zihinsel kramplar” oluşturur.”[4] Wittgenstein’ın ifade ettiği gibi felsefe yapmak suretiyle “zihinsel kramplardan” arınabilmek mümkün olabilmektedir çünkü filozofun bir soruyu incelemesi bir hastalığı tedavi etmesi gibidir.[5] Wittgenstein için bu ancak dilin doğru kullanılması ile mümkündür. Bu yaklaşım felsefe içinde özellikle dil felsefesi ile ilgilenenlerin bakış açısına uygun olabilir. Ama felsefenin gerek dil felsefesi vasıtasıyla gerekse de diğer alt disiplinleriyle zihinsel krampları çözümleyerek arınmaya zemin oluşturduğunu söylemek mümkündür. Belki itiraz olarak, felsefenin çözümü kolay olmayan soruları da beraberinde getirdiği iddia edilebilir. Bu, doğrudur. Ama çözümleme ve cevap üretme süreci her daim işlediği için aşamalı bir şekilde tatmin edici sonuçlara ulaştırdığı da bir gerçektir.

    Mistik Motivasyon

    Felsefe ile ilişkilenme motivasyonlarından diğer bir tanesi de mistik motivasyondur. Felsefenin üç temel probleminden bahsedebiliriz: Gerçeklik, değer ve bilgi. Diğer iki problem gibi gerçekliğin ne türden olduğu meselesi her daim filozofların kafasını meşgul etmiştir. Gerçeklik problemi ilahi gerçeklik, insani gerçeklik ve doğal gerçeklik şeklinde tasnif edilebilir. Bu tasnif gerçekliğin maddi, yani zaman ve mekân dahilinde bir boyutunun olduğunu ifade ettiği gibi spiritüel boyutunun, yani zaman ve mekân sınırlarını aşan bir yönünün de olabileceğini ifade eder. Bu tasnifin aksine, gerçekliği sadece zaman ve mekân ile kayıtlı maddi gerçekliğe indirgeyen bir tutum da söz konusudur. Bu durum gerçeklik sorununun ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunun işaretidir.

    Bu karmaşık yapıyı kuşatabilmek için gerçekliğin sadece maddi gerçeklik ile sınırlı olmadığını iddia eden filozoflar -ki genelde idealist filozoflar olarak adlandırılırlar- bilincin zamansal-mekânsal sınırları aşan bir genişleme sağlaması gerektiğini iddia etmektedirler. Bu yaklaşımın Batı felsefe geleneğinde en bilindik ismi şüphesiz Platon’dur. Bu tutum, genel olarak idealist tutum olarak bilinmesine rağmen, idealist olarak kodlanmayan ama bu tutuma benzer bir yaklaşıma sahip olan filozoflar da mevcuttur. Örneğin Spinoza bir idealist filozof değildir çünkü ona göre Tanrı ve “bütün olarak doğa” bir ve aynıdır. Bu Tanrı veya “bir bütün olarak doğa” sonsuz sayıda niteliğe (attribute) sahip olsa da, biz yalnızca onların zihinsel ve fiziksel olan iki niteliğini bilebilmekteyiz. Dolayısıyla Spinoza ne bir idealist ne de bir materyalist olarak görülebilir. O sebepledir ki panteist olarak adlandırılmaktadır. Sadece idealist filozoflar değil Spinoza, Hegel gibi panteist filozoflar da gerçekliği maddi bir yapıya indirgememektedirler. Böylece hem Batı hem İslam hem de Doğu medeniyetlerinde gerçekliğin farklı boyutları olduğunu düşünen filozoflar spekülasyon (pozitif anlamda) yaparak gerçekliğin tamamına dair bir fikir ileri sürmeye çalışmışlardır. Bu ancak sıradan zihin durumumuzu aşan bir tür “bilinç genişlemesini” sağlayan felsefe ile mümkün olabilmektedir.

    Tabii gerçekliği sadece maddi gerçeklik olarak düşünen filozoflar da vardır ki genelde materyalist filozoflar olarak adlandırılmaktadırlar. Onlar için felsefe yalnızca mekânsal ve zamansal olan varolanlara dairdir ve bunun ötesi olmadığı için sınırı da budur. Bu tarz düşünen bir filozof için felsefe yapmanın mistik motivasyonundan bahsedilemez.

    Nihayetinde hakikatte zamansal-mekânsal sınırları aşan bir gerçeklik boyutunun olup olmadığı tam bilinmese de onun ihtimal dâhilinde olmaklığı üzerine düşünmekten ve tutarlı bir cevap üretmekten insan kendisini alıkoyamamaktadır. Bu sadece filozoflar için değil, düşünen her insan teki için de geçerlidir.

    Bilgelik Motivasyonu

    Felsefe ile ilişkilenmek bilgi edinme (noetik) motivasyonun yanı sıra bilgelik motivasyonundan da kaynaklanmaktadır. Bilindiği üzere felsefenin etimolojik/literal tanımı “bilgelik sevgisi” olarak ifade edilir. Bilgelik, bilgi ile ilintili olmakla birlikte sadece onunla sınırlı değildir. Bilgelik, teknik bilgilere hâkim olabilmeyi içerebildiği gibi hayata dair geniş ve derin bir kavrayışa sahip olmayı da ifade eder. Herhangi bir sıradan insanın da bilge olabilme ihtimali vardır çünkü hayatta yaşadıkları, gözlemleri, yani genel olarak tecrübeleri onu bilgelik yoluna sokabilir.

    Bilge olabilmek bilgiyi içerdiği gibi yaşanmışlığı da gerektirir. Genç bir insanın bilge olabilme ihtimali düşüktür çünkü yaşanmışlıklar için zamana ihtiyacı vardır. Medeniyetlerin geçmişine, hatta en ilkel kabilelere bakıldığında yaşlı insanların bilge olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz çünkü genç insanın duygusal yönü zaman zaman ağır basmaktadır. Oysa bilge insanın tüm aşırılıkları kendinde eritebilmesi ve itidalli bir yol tutturabilmesi daha ihtimal dâhilindedir.

    Felsefe, Epiktetos’un deyişiyle, insana yaşama sanatını öğretmek suretiyle onu bilgelik yoluna sokar. Filozoflar bazen doğrudan yaşam ile ilişkili görünmeyen hadiselerle ilgili görünseler de her daim doğrudan veya dolaylı olarak yaşamı merkeze alırlar. Dolayısıyla felsefe her daim yaşamın problemlerini çözmeye odaklıdır. Tabii ki yaşamın soyut boyutları da söz konusu, ki felsefe onlarla da ilişkilidir. O sebeple felsefe insana hayatı anlamak ve onu iyi yaşamak için yol gösterir. Diyebiliriz ki bilgelik sevgisi olarak felsefe insan varoluşunun doğasına ve yaşamına ilişkin insana bir içgörü kazandırır.

    Sportif Motivasyonu

    Felsefe, oyun yapısını içeren bir boyuta da sahiptir. Felsefe yapmak, bu yönüyle de oldukça önemlidir. Felsefenin oyun yapısını içeren boyutu mantık olarak adlandırılır. Mantık, argümanların incelenmesidir. Peki argüman nedir, neden argümanlara ihtiyaç duyarız ve dolayısıyla neden felsefenin bu yönüne ihtiyaç duyulur?

    Argüman, biri diğerini mantıksal olarak desteklemek koşuluyla en az iki önermeden oluşan iddiaya denir. Argümanlara ihtiyaç duyulmasının sebebi, insanın sahip olduğu felsefi ve dinî pozisyonları gerekçelendirme arzusudur. Gerek günlük yaşamda gerekse de entelektüel yaşamda her insan bilinçli ya da farkında olmaksızın belli bir dinî veya felsefi duruşa sahiptir. Bu durumu hem kendine hem de diğer insanlara anlatabilmesi ve rasyonalize edebilmesi için argümanlar geliştirmeye ihtiyacı vardır. Örneğin her bir insan teki Tanrı[6] kavramı ile ilgili en temel iki felsefi pozisyondan birine sahiptir; ya Tanrı’nın var olduğuna ya da olmadığına inanır. Bu iki dini-felsefi pozisyonun gerekçelendirilmesi için argümanlar geliştirir. Bu anlattıklarımızı somutlaştırmak bakımından; örneğin Tanrı’nın var olduğunu iddia eden argümanlardan bir tanesi şöyle olabilir: “Dünyadaki her şey var olmak için bir nedene sahiptir. Bu nedenler zincirini incelediğimizde hiçbir neden kendi var olmaklığının nedeni değildir. O hâlde bu nedenler zincirini başlatan ve kendi varlığının nedeni olan bir varolan olması gerekir. O hâlde kendi varlığının nedeni olan varolan vardır.” Kozmolojik argüman olarak da adlandırılan bu iddiada “kendi varlığının nedeni olan varolan” Tanrı olarak adlandırılmaktadır. Tanrı’nın var olmadığını iddia eden argümanlardan bir tanesi de şöyle olabilir: “Tanrı tanımı gereği her şeyi bilen, her şeye kadir ve tam anlamıyla iyidir. Eğer Tanrı bu sıfatlara sahip ise kötülüğün varlığını önceden bilir ve engellemeye kadirdir. Tam anlamıyla da iyi olduğu için kötülüğün vuku bulmasını engeller. Yani Tanrı varsa kötülük olmaması gerekir. Fakat etrafımıza baktığımızda kötülüğün var olduğunu gözlemlemekteyiz. O hâlde Tanrı yoktur.” Kötülük argümanı olarak da bilinen bu iddianın, Tanrı’nın var olmadığını iddia etmeye çalıştığını görmekteyiz.

    Tanrı’nın varlığı-yokluğu karşısındaki felsefi pozisyonumuzu savunmada olduğu gibi tüm felsefi/dinî/politik tercihlerimizde argümantatif gerekçelendirmeye ihtiyaç duyarız. Buna yalnızca başkalarını ikna etmek için değil, en başta kendi zihinsel tatminimizi yaşamak için ihtiyaç duyarız. Bu tercihlerimizin daha tatmin edici olması için genelde “geçerli (valid) ve sağlam (sound)” veya “güçlü (warranted/strong)” argümanlar geliştirmeye çalışırız. Bu argümanları geliştirmek de çeşitli kuralları bilmeyi ve onları uygulamayı gerektirir, ki bu da karmaşık bir oyunu oynayıp kazanmadaki zevki insana tattırır. Felsefe bu yönüyle de yapılmaya ihtiyaç duyulan bir entelektüel etkinlik olarak kendisini gösterir.

    Bütün bu analizlerin nihayetinde, felsefe ile uzmanlık düzeyinde ilgilenmek bir tercih meselesi iken, temel felsefi sorular ile ilişkilenmenin, onlar üzerinde düşünmenin ve bir şekilde onlara cevap bulmanın zorunluluk düzeyinde olduğunu görmekteyiz. Zorunluluk duyulan bir şey ihtiyaçtan kaynaklanır. O sebepledir ki, en azından bu düzeyde felsefe yapmak, bir ihtiyaç/zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

     

    * Doç. Dr., Marmara Üniversitesi, Felsefe Bölümü

     

    [1] Özellikle bu motivasyonların formüle edilişinde ve isimlendirilmesinde Richard E. Creel’in Thinking Philosophically kitabından faydalanılmıştır. Richard E. Creel, Thinking Philosophically: An Introduction to Critical Reflection and Rational Dialogue, Massachusetts: Blackwell, 2001, 24-30.

    [2] Aristoteles, Metafizik, çev. Y. Gurur Sev, İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2019, 980a22.

    [3] “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum,” ifadesi Platon’un Sokrates’i anlatırken kullandığı, “neredeyse hiçbir şey bilmediğimin bilincindeyim…” ifadesinden hareketle Sokrates’e dair ifade edilen bir sözdür. Plato, Apology, çev. Harold North Fowler, London: Harvard University Press, 1966, 22d.

     

    [4] Ludwig Wittgenstein, Mavi Kitap Kahverengi Kitap, çev. Doğan Şahiner, İstanbul: Kültür Yayınları, 2007, 3.

    [5] Ludwig Wittgenstein, Philosophical Investigations, çev. G. E. M. Anscombe, Oxford: Blackwell, 1996, § 255.

    [6] “Tanrı” kelimesi Türkçede bazen “Allah” kelimesi ile karşıtlık ilişkisi içinde kullanılmaktadır. Dinî zeminde kendini tanımlayan insanlar “Allah” kelimesini kullanırken, seküler zeminde kendini tanımlayanlar “Tanrı” kelimesini tercih etmektedirler. Bu yaklaşımların her ikisi de felsefi analizden ziyade ideolojik zeminden beslenmektedir. Oysa “Tanrı” kavrama, “Allah” ise özel ada karşılık gelmektedir. Diğer bir ifadeyle “Allah”, İslam dinindeki Tanrı’ya karşılık gelirken, “Tanrı” kavramı tüm din ve kültürlerdeki “yüce varolana” karşılık gelmektedir.