HUKUK VE AHLAK ARASINDA FIKIH

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Nail Okuyucu*

    Hz. Peygamber’in (a.s.) kavil, fiil ve hâlleriyle sunduğu örneklik, Sünnet olarak idealize edilerek etrafında gelişen bilgi, kural ve kurumlar Müslümanların kendilerine has bir hukuk-ahlak düşünüş biçimi ve sistemi diyebileceğimiz fıkhı inşa etmelerinin önünü açmıştır. İslam tarihinde özgün bir fenomen olarak varlık bulan fıkhın tarihsel değeri ve özgünlüğünü kendi gerçekliği içinde takdir edebilmek için iki yönünü bir arada göz önünde tutmak gerekir. Bunlar, fıkhın her şeyden önce bir şer‘î/dinî ilim olarak şekillenmesi ile Müslüman toplumların asırlar boyunca hukuk düzenini işletecek kural ve kurumlar bütünü olarak mer’iyyet/yürürlük kazanmasıdır. Bunlardan biri ihmal edildiğinde hem tarihî anlamları açısından fıkıh layıkıyla idrak edilemeyecek hem de güncel takdir ve beklentiler yerini karşılığını bulmakta zorlanacaktır.

    İlk olarak fıkhın bir şer‘î/dinî ilim olarak teşekkülüne yani şeriattan neşet eden bir dinî bilgilenme süreci olarak gelişimine bakalım. Hz. Peygamber’in irtihali akabinde Müslümanlar Kur’an ve Sünnet etrafında çok yoğun bir ilmî mesai harcayarak kaynakların mümkün ve muhtemel bütün içerik boyutlarını açığa çıkarmaya odaklandılar. Bu boyutlardan biri, dinî hitabın muhatapları konumundaki insanların davranışlarını (ef‘âl-i mükellefîn) düzenlemesi öngörülen normatif değere sahip kurallardı. Sonradan yapılan sayımların gösterdiği üzere Kur’an’da belli konulara dair yaklaşık beş yüz ila sekiz yüz ahkâm ayeti varken Hz. Peygamber’in doğrudan kural koyan hadislerinin sayısı iki ila üç bin civarındadır. Naslardaki hükümler, ibadetler ile helal-haramlar ve yasaklara dair temel kuralları bildirmektedir. Sahabe ve tâbiin kuşakları bu hükümleri doğal bir süreçte genişletme yolunu tuttu ancak onların içtihat ve tatbikatları henüz ilmî bir disiplin çerçevesinde ilerlemekten uzaktı. Şu var ki Hz. Peygamber örnekliğiyle olan sıkı irtibatları ve doğal bir şekilde şeriatın sahasını genişletmeye hizmet eden tasarrufları, zihinlerinde kuşatıcı bir şer’î/dinî/hukuki dünya görüşünün yer ettiğini düşündürmektedir. Bu itibarla özellikle Hulefâ-i Râşidîn dönemini sünnetin açılım ve yeni boyutlarının tezahür ve tahakkuk sürecine dâhil etmekte bir mahzur olmasa gerektir.

    Geniş manada Sünnetin (Hz. Peygamberin ve halifeler ile sahabe/tâbiin büyüklerinin icraatları) tesis ettiği zemin bir güç ve imkân verse de nübüvvet asrından zamanca uzaklaşma ve genişleyip büyüyen İslam dünyasının ihtiyaçları dinin hukuki/normatif boyutları üzerinde kapsamlı bir düşünüşü gerekli kıldı. Hicri ikinci asır işte bunun için inisiyatif alacak büyük İslam hukukçularının yani müçtehit fakihlerin çıkışına sahne olmuştur. Özellikle Kufe merkezli Irak re’y ekolü ve bu ekolün öncüsü Ebû Hanîfe’nin çalışmaları, kuşatıcı ve kapsamlı bir şer‘î/dinî ilim olarak fıkhın tedvini ile sonuçlandı. Re’y fakihleri, ilahi ilim ve iradenin kuşatıcılığı esasından hareketle, mükelleflerden sadır olmuş ve olabilecek her türlü davranışın bir şer‘î hükme sahip olduğunu öngördüler. Naslarda sadece bu hükümlerin en önemlileri olarak görülebilecek birtakım numuneler vardı ve bu numuneler akılca kavranabilecek gerekçelere yaslanıyordu. O hâlde bu hükümlerin illet ve gayeleri tespit edilerek bütün beşeri davranışların ilahi ilimdeki karşılığı bulunabilirdi. Böyle bir düşüncenin ürünü olarak varlık bulan fıkıh, mükelleflerin ilahi iradeye uygun bir yaşam sergileyebilmesi için her bir ameli en ince ayrıntısına kadar düzenlemekle meşgul oldu. Bu noktada ilk kuşak Müslümanların ve müçtehit âlimlerin zihninde tefakkuh (fıkhi kavrayış) ile tehalluk (rızâ-yı İlâhîye uygun ahlaki hareket gayesi) arasında bir mesafe varsayılmadığını söyleyebiliriz. Onlar, fıkha uygun davranışın aynı zamanda dine uygun davranış olduğunu düşündükleri için tedeyyünün hedeflediği ahlaki yetkinliğe fıkhi hükümlere riayetle erişmenin imkânından hareket ediyorlardı. Bu mesainin temsili ifadesi hâline gelen “farazi fıkıh”ın gerek re’y fıkhına mesafeli ehl-i hadis fakihlerince yerilen gerekse sonraki devirlerde kimilerince abes bulunan ayrıntıları aslında kul ile ilahi irade arasında hiçbir boşluk olmadığını göstermeye matuf bir Müslüman zihnin ürünüdür.

    Hicri ikinci asrın ortalarında olgunlaşan bu düşünme ve kavrayış biçimi, tefakkuha dair muhtemel diğer arayışları baskılamış olabilir. Ebû Hanîfe ve takipçilerinin geliştirdiği, kıyas ve ta‘lîle dayalı hukuki bakış, dinî hükümleri birbiriyle bağlantılı evrensel bir yapı gibi göstermeye yönelmiş, illetler kavrandığı ve öngörülen kurallara uygun bir şekilde içtihatlar geliştirildiği takdirde bu yola giren herkesin hükümleri tespit edebileceğini göstermişti. Bu durum, fıkhın bir tür matematiğe dönüşmesine (en azından meslekten fakih olmayanların nazarında öyle algılanmasına) yol açmış olabilir. Zira ilerleyen yıllarda fakihlerin dinî tutum ve düşünme biçimlerine tepki olarak yazılan bazı metinler, bu durumu dinin müminlerinde görmek istediği kemal açısından sıkıntılı bulurlar. Mesela fıkhi konulara dair birçok eseri bulunan sufilerden Hakîm et-Tirmizî, dinî emir ve nehiylerin illet ve hikmetlerinin iman-amel-zühdün müminin kalbinde var edeceği ilahi nurla kavranabileceğini savunur. Bu eleştiri, artık yazılı metinleri de bulunan fukahanın ilahi hitapla normatif içerikler üzerinden kurduğu ilişkinin sorgulanışı ve bireysel dindarlık ve kemale hukuk alanında yer açma gayret ve teşebbüsü olarak görülebilir. Sufiler ve hikmet ehli âlimler, dinde tefakkuhun hukukçuların metinlerine yansıdığı şekliyle bir tür matematiğe indirgenmesinden rahatsızlık duymakta ve fıkhi faaliyetin bunun ötesini kuşatması gerektiğine yönelik ikazlarda bulunmaktaydılar. Ne var ki bu eleştiriler fakihlerin itibarına ve fıkıh ilminin edindiği merkeziyete halel getirebilecek bir güce ulaşamadan zamanla sönümlendi. Söz konusu itibar, fıkhi birikimin bir hukuk sistemi olarak kabul görmesiyle daha da güçlenecektir. Şimdi, mer’iyyet kazanma sürecini takip ederek fıkhın ikinci yönüne bakalım.

    Hz. Peygamber’in irtihali akabinde Müslümanlar çok hızlı bir genişleme süreci yaşamış; kısa sürede ele geçirilen ülke ve geniş topraklar sayesinde iktidar ve servet artışı yaşanmış, nüfus hareketlerindeki olağanüstü hız zamanla karmaşıklaşan bir demografi ortaya çıkarmıştı. Müslümanların ilk asrı bu genişleme sürecine muhtelif açılardan uyum sağlayabilmek ve elde edilen statülerin altını doldurma ve tahkim etme yönündeki gayretlerle geçti. İkinci asrın ortalarına doğru yaklaşıldığında gerek Müslüman ahali gerekse yöneticiler nezdinde standartları belirlenmiş ve istikrar bulmuş bir hukuk düzenine olan ihtiyaç kendisini gösterdi. İşte tam da bu noktada ehl-i re’y fakihleri başta olmak üzere müçtehit âlimlerce geliştirilmiş hukuki bilgiler bütünü olarak fıkha resmî bir karşılık bulma imkânı doğdu. Abbâsî halifesi Hârûnürreşîd, bu süreci tamamlayan ilk fıkıh çevresi Hanefîler olduğu için Ebû Hanîfe’nin öğrencisi Ebû Yûsuf’u başkadı tayin ederek hukuk sisteminin dönüşümü ve kadrolaşmasını ona teslim etti. Bu tarihten itibaren fıkıh kitapları nazari/ilmî bir meşgale alanının ötesine geçerek yürürlükteki hukukun da kaynakları olarak okunmaya başlandı.

    Fıkhın bu manada İslam hukukuna dönüşmesi yani Müslüman toplumların asırlar boyunca hukuk düzenini işletecek kural ve kurumlar bütünü olarak mer’iyyet kazanması İslam tarihi ve medeniyetinin en önemli gelişmelerinden biridir. Fakihlerce belirlenmiş şer‘î yükümlülüklerin resmî hüviyeti haiz hukukî normlara dönüşmesiyle, fıkhın meşruiyetini ve esas gücünü aldığı dinî bağlılığın yanına resmî/kazâî kontrol de eklenmiş oldu. Dinî tutum ve hassasiyetlerdeki değişkenlik ile insanların kurallar karşısındaki tutumlarının arz ettiği farklılıklar vb. unsurlar, fıkıh ile hukuk arasında zamanla kimi çatlakların oluşmasına yol açtı. Bu çatlaklar, Şâri Teâlâ’ya itaat ile hukuka boyun eğme arasında bir açıklığın yani ahlaki mesafenin doğmasına yol açtı. Fakihler bu mesafeyi kapatabilmek için çareyi diyânî hüküm – kazaî hüküm gibi ayrımlar geliştirmek suretiyle nihayetinde sorumluluğu fertlere yüklemekte buldu. Keza ilk başlarda öngörülen fıkhi hükümlerle değişen ve gelişen hayatın gerekleri arasında oluşan açıklığın yönetilebilmesi için üretilen hukuki çözümlerin (hile-i şer’iyye) diyânî/ahlaki karakteri bunlara başvuran kişilerin niyetlerine göre değişebildiği için fıkıh ile mer’î hukuk arasında mesafenin açılacağı bir diğer kanal da burası oldu. Sürecin muhasebesini üstlenen Şâtıbî gibi fakihler tam bu noktada şâri‘nin teşri esnasında gözettiği niyet ile mükellefin hukuka başvururken gözettiği niyet arasındaki farklılıkların doğurduğu ahlaki problemlere işaret ederler.

    Fıkhın hukuk sistemine evrilmesinin bir diğer önemli sonucu, İslam toplumlarında hukukla iştigal eden profesyonel zümrelerin doğmasıdır. Hicri ikinci asrın sonlarına doğru hukuk sisteminde bütünüyle kabul gören fakihler arasından çıkan kadılar, muhtesipler, kassâmlar vd. meslek erbabının pratikleri, fıkhi kuralların mer’iyyet kazanması esnasında çok önemli bir imtihan sahnesine dönüştü. Dinî/şer‘î idealler ışığında Cenâb-ı Allah’ın razı olacağı birer kul olabilmek için riayet edilmesi gereken hükümleri tespit etmek niyetiyle yola çıkan fakihlerin ürettiği birikime yaslanan zümrelerin tatbikatı, bu idealleri farklı mecra ve muhitler üzerinden takip eden diğer zümrelerin tepkisini çekecekti. Nitekim zahitler başta olmak üzere yüksek dinî hassasiyetleri önceleyen birçok şahsiyet, eleştiri ve değerlendirmeleriyle fakihler aleyhinde bir söylemin şekillenmesine önayak oldular. Bu söylem, Gazâlî’nin İhyâ’sında en açık ifadelerle dile getirilmiş ve fakihler çok ağır eleştirilere muhatap olmuştur. Gazâlî, bu eleştirileri fıkıh kavramında yaşanan dönüşümle de ilişkilendirerek aslında bu ilmin asli hüviyetini yitirdiğini iddia etmekteydi. Bu eleştirilere hak veren müellif fakihler de özellikle hukukun pratiğe aktarılması sürecinde rol alan kişilere diyaneti öncelemeleri ve ahlaki ideallerden ödün vermemeleri yönünde hatırlatmalarda bulunurlar. Nitekim Edebü’l-kazâ ve Edebü’l-iftâ kitaplarında kadı ve müftü adaylarına yönelik sıralanan tavsiyelerin önemli bir kısmı bu kabilden hatırlatmalar içerir.

    İslam toplumları ve devletleri, dinî esaslara dayalı dünya görüşünün hâkim olduğu yüzyıllar boyunca fıkha kimi zaman daralıp kimi zaman genişleyen imkânlarda bir mer’iyyet alanı sundular. Avrupa milletlerinin yükselişiyle birlikte yaşanan gelişmeler, bu durumun hasar görmesine neden oldu ve fıkhın adım adım mer’iyetten kalkmasına giden bir süreci başlattı. Sömürgecilik ve siyasi nüfuzun bir dayatmaya dönüştürdüğü hukuki devrimler, Osmanlı başta olmak üzere birçok İslam devletinin hukuk sisteminin bir daha geriye dönüşü mümkün olmayacak şekilde değişmesine yol açtı. Osmanlı elitleri, ticaret ve usûl-i muhâkemâttan başlayarak birçok alanda Avrupa kanunlarının tercüme ve alımlanmasıyla birlikte hukuku adım adım sekülerleştirdiler. Bu süreçte Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ve Hukûk-ı Aile Kararnamesi gibi fıkhi kurallara dayalı düzenlemeler de yürürlüğe girmekle birlikte, Osmanlı hukuk sistemi yaklaşık bir yüzyıl içerisinde ciddi ölçüde Batılılaştı. Sömürge altındaki İslam ülkelerinde daha sert ve hızlı dönüşümler yaşanmış, bu ülkelerin siyasi rejiminden toprak nizamına, ticari hayatından üretim ilişkilerine kadar hemen her alan Batılı ideallere göre dönüştürülmüştür. Bu yeni durum, Müslümanlar için tarihte eşine rastlanmamış bir hukuki krizin yaşanmasına yol açtı.

    Çağdaş dönemde fıkıh artık Müslümanların kahir ekseriyeti için resmî bağlayıcılığını yitirmiş bir dinî kurallar mecmuasından ibarettir. Kimi İslam ülkelerinde ahval-i şahsiyye (Medeni hukukun bazı şubeleri) gibi alanlarda belli ölçülerde yürürlüğünü sürdürse de Müslüman toplumların siyasi elitleri ve hukuk bilginlerinin zihninde fıkıh geçmiş asırlardaki mevkiinden oldukça düşük bir değere sahip. Modern uluslararası ilişkiler konsepti, kapitalist ekonomi düzeni ve bireysel özgürlüklerin her şeyin önünde görüldüğü toplumsal ilişkiler ortamı, dinî esaslara dayalı bir hukuki sistem olarak fıkha fazla bir mecal bırakacak gibi görünmüyor. Bu yeni ortam fıkhın hukuk sistemi anlamındaki ikinci varlık biçimine ciddi bir darbe vurmakla birlikte, Müslümanlar için birinci varlık biçiminin yeniden tesisi adına önemli bir fırsat da sunmaktadır. Fıkıh, inanan tek bir bireyin dahi varlığıyla kendisine diyanî/ahlaki yürürlük kazandırabilecek bir imkâna sahip olduğu için siyasi destekten yoksun kalsa ve hukuk sistemlerince benimsenmese dahi Müslümanların varlığıyla kaim bir manevi varlık alanına her zaman sahip olacaktır. Bugünün Müslümanları, siyasi ve ekonomik güçlerden yoksun kalsalar da haram-helal gibi inanç ve hassasiyetlerini muhafaza ettikleri sürece fıkıh da ister şer‘î bir ilim diyelim ister bir tür deontoloji diyelim varlığını sürdürecektir. Günümüzde İslam hukuku çalışmalarının çoğu bir süredir bu alanda devam ettiği için Müslümanların bahsi geçen bakış açısını zaten içselleştirdiği ve bu alanda ciddi bir tecrübe biriktirdiği de görülmektedir. Mesela faizsiz finansal işlemlerin geliştirebilmesi için harcanan ilmî mesai, yapılan onlarca toplantı ve sunulan çözüm önerileri, gerek hassasiyetlerin daha da güçlenmesine gerekse bu minvalde adım atılarak pratiklerin gelişmesine imkân vermiştir. İşleyişi kimi kusurlar barındırsa da dünyanın hemen her yerine yayılmış bulunan finans kurumlarının sunduğu alternatif, fıkhi arayışların bir başarısı olarak görülebilir. Yine güncel tıbbi uygulamaların doğurduğu tartışmalar, estetik operasyonlar başta olmak üzere beden üzerindeki türlü müdahalelerin dinî hükmü etrafında cereyan eden tartışmalar, biyo-etik’in yanına biyo-fıkh’ın da eklenmesini gündeme getirmiştir. Bu konular ilk planda dinî hüküm yani cevaz imkânları açısından tartışıldığı için fakihler İslam dünyasının pratik etikçileri olarak kayda değer bir ilmî/fikrî etkinlik ortaya koymaktadır. Aslında kelam ve felsefe arka planları üzerinden ele alınması ve karşılanması gereken birçok konu, pratik gereklerden ötürü hemen fakihlerin masasına taşınmakta ve bir şekilde sunulan çözümler, insan bedeni ve doğası etrafında gelişen literatüre fıkhi bir karakter de kazandırmaktadır. Çağdaş meselelerin doğurduğu devinim, günümüz Müslümanlarına birçok yönden hareket kazandırmakta ve ilmî/fıkhi meşgalelerin toplumun büyük bir kesimine yayılmasıyla birlikte yoğun bir gündem oluşmaktadır. Fukaha geçmiş asırlardaki resmî konumu ve toplumsal önemini yitirmiş gözükse de güncel ihtiyaçlar ve yaygın tartışma ortamı belki de tarihte eşine rastlanmamış bir etkinlik alanı olarak kitlesel tefakkuh’un önünü açmıştır.

    Geldiğimiz nokta itibarıyla çağdaş Müslümanlar fıkhı başlarda olduğu gibi yeniden dinî bir ilim olarak tasarlayabilmek için ciddi bir fırsat elde etmişlerdir. Yaşadığı yer neresi olursa olsun, ister dindaşlarının çoğunlukta olduğu İslam ülkelerinde isterse gayrimüslimlerin hâkim olduğu ülkelerde yaşasın bütün Müslüman bireyler, benimsedikleri kurallar karşısında mutlak bir ahlaki uyum fırsatı elde etmişlerdir. Bu noktada güncel pratikler etrafında oluşan malumat, içinden geçtiği bütün meydan okumalarla birlikte fıkha yeni bir anlam değer dünyası bahşetmiştir. Artık fıkıh, mükellefiyetler alanını şer’î dünya görüşüne dayanarak tanzim etme adına sahip olduğu esasları bugün her zamankinden daha çok işletebilecek bir ortamda, fakihlerin gayretlerini beklemektedir.

     

    *Doç. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.