ETİKTE BİR TEMEL YOK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Andrew Sepielli*

    Birçok akademik alanın “ahlakı araştırdığı” söylenebilir. Normatif etikteki felsefi alt disiplinler, ahlakı en yakın mesafeden araştıran alanlardır. İnsanların ve toplumların ahlak hakkında nasıl düşündüğü ve konuştuğu meselesine odaklanmak yerine, normatif etik hocaları şeylerin ahlaken neden iyi ya da kötü olduklarını anlamaya çalışır. Meta-etikteki felsefi alt alanlar da pek tabii “meta” perspektifini benimser ve normatif etik hocalarının meşgul olduğu inceleme türlerine bu perspektiften bakar. “İyi ve kötü hakkındaki bu sorulara nesnel doğru cevaplar verebilir miyiz?” diye sorar ya da etiğin bir yanılsama veya sırf kanaat alanı olup olmadığını soruşturur.

    Son on yıldaki çalışmalarımın çoğunu meta-etik alanında yaptım. Ahlaken doğru ve yanlış şeyler hakkında belirli hakikatlerin olduğuna inanıyorum. Bu hakikatlerin bazılarının nesnel olduğunu düşünüyorum —edebiyatta buna “duruştan bağımsız” derler. Bir başka deyişle, işkenceyi ahlaken yanlış kılan şey benim onaylamamam değildir; işkence yanlıştır çünkü kısaca ifade etmek gerekirse insanların canını çok yakar. Bence bu nesnel ahlaki hakikatler bilinebilir ve bazı insanlar bunları bilebilmekte diğerlerine nazaran daha iyidir. İsterseniz bu insanlara “ahlak uzmanları” da diyebilirsiniz.

    Elbette herkes bu fikirlere katılmaz. Bazılarının kafası karışıktır; “kültürel bakımdan evrensel” ya da “doğuştan” ya da “istisnasız birkaç ilke altında toplanabilir” şeyleri “nesnel” şeylerle karıştırırlar. Ancak ahlak nesnelliği hakkındaki çoğu insanın endişesi daha belirgin ve derindir: Ahlaki hakikatlerin olması için, nesnel ve bilinebilir hakikatler şöyle dursun, ahlakın bir tür “temele” sahip olması gerektiğini ve bu temelin hiçbir yerde bulunmadığını düşünürler. Çözüm amacı güden başkaları da ahlakın sağlam bir temeli ve nihai bir zemini olduğunu göstermeye çalışırlar.

    Bence bu çatışmanın her iki tarafı da yanlış yolda ilerliyor. Ahlak nesneldir, ama bir temel gerektirmez ya da kabul etmez. Aslında hiçbir şeyden destek almadan yargılayıcı bir alan dahilinde dalgalanıp durur. Belirli kısımlar başka kısımlarla açıklanabilir ama iyi ve kötü manzarasının bütünü çok kabadır. Bu size tuhaf gelebilir, hatta bu meseleyi düşünmeye değer bile görmeyebilirsiniz. Bir zamanlar ben de aynı fikirdeydim. Pragmatist Quietism: A Meta-Ethical System [Pragmatist Dingincilik: Bir Meta-Etik Sistemi] (2022) kitabımı esas alıp yazdığım bu makalenin amacı, dünyanın bu veçhesini tıpkı benim şimdi gördüğüm gibi görmeye sizi teşvik etmektir.

    Sormamız gereken ilk soru şu: Bir “temel” tam manasıyla nedir? Faydacılık gibi bir ahlak teorisinin bir temel olarak sayılıp sayılmayacağını soruşturarak temelin ne olduğu hakkında daha net bir görüş elde edebiliriz. Faydacılığa göre eylemler ancak ve ancak genel iyiliği teşvik ettiği müddetçe doğrudur. Bu hâliyle faydacılık ahlak için bir temel adayı olabilir mi? Elbette doğru ve yanlış meselesinde birçok şeyi açıkladığını iddia eder. Neden fakirlere yardım edelim? Çünkü iyiliği teşvik eder. Komşumuzun yüzüne neden yumruk atmamalıyız? Çünkü iyiliği teşvik etmez. Kanada Bankası bu çeyrekte faiz oranlarını artırmalı mı? Belli değil, çünkü iyiliği teşvik edip etmediği belli değil. Örnekleri böyle çoğaltabiliriz.

    Ancak, “temel” dediğimizde aklımdan geçen şey faydacılık değil. Bunun sebebi, faydacılığın yanlış olması değil; faydacılığın zaten bir ahlak teorisi olmasıdır. Fakat temel, bir ahlak teorisi değildir. Ahlak teorilerine ve genel olarak ahlaki iddialara zemin sağlaması, onları desteklemesi ve meşru kılması beklenen türde bir şeydir, ama ahlak alanı içinde bizzat bir iddia değildir.

    Bu konu hakkında başka türlü de düşünebiliriz. David Hume ile birlikte ahlaki bir şüphecinin şöyle dediğini düşünelim: “’Yapar’ gibi bir ifadeden ‘yapmalı’ gibi bir mantıksal çıkarım sunamazsınız.” Benim de şöyle dediğimi hayal edin: “Pek tabii sunabiliriz. Faydacılığın doğru olmasının sebebi bir eylemin genel iyiliği teşvik etmesidir, hâliyle yaptığın şeyin yapman gereken şey olduğu çıkarımını yapabiliriz.” Sanırım bizim şüphecimiz bu cevaptan pek tatmin olmayacaktır. “Başka bir ‘yapmalı’ ifadesini işin içine katıp ’yapar’ ve ‘yapmalı’ konusunda Hume’un yanıldığını ispatlayamazsınız” diye cevap verebilir. “’Yapar’dan ‘yapmalı’ya geçişin mantıklı olduğunu göstermek için ‘yapmalı’ söyleminin tamamen dışına çıkmalı ve…” “Ve ‘temel’ dediğim şeyi sunmalısınız” diyerek şüphecinin cümlesini tamamlayabilirim.

    Hâliyle ahlaki bir teori bir temel sayılmaz. Peki ne sayılır? Bir adayımız var. Dil felsefecilerinin uğraştığı şeylerden biri de terimlerin ve kavramların bu dünyada tekabül ettiği şeylere neden tekabül ettiğini açıklamaktır. Bu tekabül teorilerinin çoğu, nedensel düzenleme ilişkisine başvurur —örneğin, pencere pervazında uzanmayı seven uzun kuyruklu ev hayvanlarının faaliyetleriyle “kedi” kavramını “simgeleme” ya da “kedi” kelimesini kullanma düzenimiz. Bazı filozoflar bu tekabül teorisini ahlaki terimlere ve kavramlara da uygulamış ve şu görüş ortaya çıkmıştır: Bir özelliğe ya da bir özellik kümesine tekabül eden “iyi” gibi bir kavram, nedensel olarak bizim o kavramı kullanmamızı da düzenler. O zaman o özelliğe (veya özellik kümesine) sahip herhangi bir şey iyi olacaktır. Dikkat edelim, buradaki başlangıç noktamız etik dahilindeki bir iddia ya da bir teori değildir. Daha ziyade, bir tekabül teorisiyle başlıyoruz —bu da dil felsefesine ait bir şeydir— bu teori, terimlerin ve kavramların her yerde dünyaya nasıl demir attığını açıklamaya çalışır. Bu sayede etiğe bir temel sunduğumuz söylenebilir.

    Başka bir teorik hamleden de bahsedebiliriz: Üstelik etiğe bir temel sunma girişimi gibi kabul görebilir. Günümüzde birçok filozof, “doğal” düzen dışındaki nesnelerin varoluşlarını, süreçlerini ya da özelliklerini kabul etme konusunda temkinlidir. Bu da etik için bir sorun yaratabilir, çünkü doğru ve iyi doğaüstü olma hissi verebilir. Fakat bazı filozoflar bu konuda çok aceleci olmamamızı salık verir. Philippa Foot’un ifadesiyle “doğal iyilik” olabilir. Doktorlar iyi işleyen böbrekten, hayvancılar az gelişmiş buzağıdan bahsederler, ama kimse onların “hayal” âlemine daldığını söylemez. Bazı filozoflar, işlevler ve “nihai amaçlar” gibi “teleolojik” denen özellikler hakkında çekincelerini belirtse de diğerleri de bilimsel faaliyete odaklanmamız gerektiğini ve bu faaliyette bunların açıklayıcı değerlerinin olduğunu söylerler. Ancak bir kalbin iyiliğinden bahsedebiliyorsak bir insanın iyiliğinden bahsettiğimizde de bir sorun görmemeliyiz. Bu “yeni Aristotelesçi” manzarada, etik özellikler doğal dünyanın bir parçasıdır.

    Temel arayışımızda faydacılık gibi bir teoriyi aday olarak gösteremiyorken, nedensel tekabül teorisi gibi semantik bir anlayışı ya da yeni Aristotelesçi doğalcılık gibi metafizik bir görüşü aday hâline getiren nedir? Bunlar etiğe bir temel sunma hizmeti görebilir, çünkü esasında etik değillerdir; biri semantik —kelimelerin ve kavramların kastettikleri şey hakkındadır— diğeri de metafiziktir —dünyada ne tür şeylerin var olduğunu sınıflar. Buna karşın, faydacılık bir etiktir, ve etik de kendi ayakları üzerinde durmaya başka herhangi bir şeyden daha fazla ehliyetli değildir. Bu mesele hakkında bence biraz daha konuşabiliriz. Faydacılık gibi bir teori, neyin iyi neyin kötü neyin doğru neyin yanlış olduğu hakkında az çok doğrudan bir açıklama sunarken nedensel tekabül teorimiz böyle bir açıklama sunmaz. Kavram ve terimlerin tekabül ettiği şeye dair bir teori sunar, böylece hangi etik iddiaların doğru olduğuna dair çıkarımlar yapar, bu sayede de neyin doğru veya iyi olduğuna dair çıkarımlar yapar. Ama nihayetinde, şeylerin ne kastettiğini size söyler, faydacılık gibi bir teoriyse neyin doğru olduğunu söyler. Bahsettiğimiz teorilerin açıklayıcı rolleri arasındaki farkın bir göstergesi, “alan genelliği” diyebileceğimiz şey açısından aralarındaki farktır. “Terimler, kullanımlarını nedensel olarak düzenleyen özelliklere tekabül eder” veya “yalnızca başarılı doğa bilimlerinin vazettiği şeyler vardır” gibi teoriler, etikten öte çıkarımlara sahiptir, ama faydacılık sadece doğru ve yanlışın teorisidir, o kadar.

    Önceden Twitter diye bilinen platforma gidip “ahlakın temelleri” ya da benzer bir arama yaptığınızda Tanrı ve din hakkında birçok paylaşım bulursunuz. O zaman şu soruyu sorabiliriz: Bir “temel” hakkında konuştuğumuzda benim gibi insanların zihninde Tanrı gibi bir şey mi var? Biri çıkıp ancak ve ancak Tanrı yasakladı diye bir eylemin ahlaken yanlış olduğunu söyleseydi ben bu olağan ahlaki teoriyi ancak ve ancak iyiliği teşvik etmedi diye bir eylemin ahlaken yanlış olduğu iddiasıyla bir tutardım. Faydacılık bile bir temel olmaya elverişli değilse o zaman ilahi emir teorisinin bu basit türevi de olamaz. Elbette, ilahi emir teorisini güçlendirmenin yolları var, hatta böylece bir temel bulma girişiminde sağlam bir hat gibi görülebilir —örneğin, “Tanrının doğası” metafiziğini sunmak gibi. Ama o zaman da diğer normatif etik teorilerini güçlendirmenin paralel yolları olduğu söylenebilir. Vurgulamak istediğim mevzu şu: “Tanrı şunu yapmamızı emrediyor” ifadesi, “Şunu yapmak iyiliğimizi azami noktaya getirir” ifadesi gibi etiğin içindedir. Her iki argümanın da ahlaki geçerliliği tartışmaya açıktır ve bu tartışma eski ve düzenli birinci dereceden ahlaki düşünce arenasında gerçekleşir, karşısında da normatif etik gladyatörlerini bulur.

    O zaman neden çoğu zaman ahlakın bir temel gerektirdiği düşünülür? Bize bu kadar aşikâr gözüken bir düşünce tarzını açıklamak zor görünebilir. Ancak ben o kadar da aşikâr olduğunu düşünmüyorum, o zaman müsaade edin de açıklamaya çalışayım. Esasında birçok insan bir şekilde “normatif etik” denen araştırmayı sıradan olgusal araştırmaya benzettiği için ve burada da en tartışmalı iddiaları açıklamak veya bunlara bir temel bulmak zorundaymışız gibi göründüğü için ahlakın da bir temele muhtaç olduğunu düşünüyoruz gibi geliyor bana. Yeter sebep ilkesi gibi tumturaklı bir felsefi pozisyonu kabul edin yahut etmeyin; bence, yarın kar yağacağını söyleyen ama bunun bir açıklaması olmadığını iddia eden birine kuşkuyla bakarsınız. Ancak bu iddia pek inandırıcı değilse, yukarıda söylediğimi gibi etiğin “dalgalanıp durduğu” ve açıklamaya hiç hizmet etmeyeceğini söyleyen görüş size tamamen saçma gelecektir.

    Benzer şekilde, ahlakın bir temel gerektirmediğini düşünmemin temel nedeni, söz konusu etik tartışmaların sıradan olgusal tartışmalara benzetilebileceğini reddetmemdir. Bunlara baktığımızda öyle özellikler sergilerler ki başka türlü düşünmenin mümkün olduğunu zannederiz, hâlbuki esasında çok farklıdırlar. “Normatif etik” adı altındaki tartışmalar genellikle birçok insanın “laf ebeliği” ya da “afaki” dediği tartışmalar gibidir. Bunun klasik bir örneğini William James’in Pragmatizm (1907) kitabında bulabiliriz. Bir adam bir ağacın etrafında bir sincabı kovalar. O zaman adam, sincabın etrafından mı dolaşmış olur? Biri çıkıp “Hayır” diyebilir, çünkü adam devamlı sincabın arkasındadır. Diğeri de “Evet” diyebilir, çünkü adam önce sincabın kuzeyinde, sonra batısında, sonra güneyinde, sonra da doğusundadır. Bu tartışmadaki insanlar elbette farklı görüşlere sahiptir; bu da bir arzu ya da tutku tartışması değildir. Yine de dünyayı gerçekten farklı şekillerde temsil etmedikleri de açıktır. Bu tartışmada takındığınız tavır, ister doğrudan ister çıkarım yoluyla dolaylı olsun, dünyanın nasıl göründüğünü, koktuğunu, duyulduğunu düşünme tarzını belirlemez; bunun yanında, bu tartışmada herhangi bir tarafı tutmak, amaçlarınız ya da kudretiniz ne olursa olsun, o amaçlara ulaşmanıza hizmet edecek şekilde sizi eyleme geçirmeyecek. Bir başka deyişle, inanç, tıpkı bir harita gibi, bir temsil işlevi görmez.

    “Normatif etik” altında sınıflanabilecek bu tartışmalar bence buna çok benziyor. Faydacılık doğru olduğunda dünya nasıl görünüyor, kokuyor ya da duyuluyorsa, faydacılık yanlış olduğunda da aynı şekilde görünecek, kokacak ya da duyulacaktır. Faydacılığın yanında ya da karşısında saf tutmak, nihai hedeflerimiz ne olursa olsun, bir haritadaki gibi onlara ilerlememize yardımcı olmaz. Daha ziyade nihai hedeflerimizi değiştirir.

    Bununla birlikte, “faydacılık” ve “sincap” tartışmaları arasında da önemli farklar var. Bahsettiğim gibi, sincap tartışmaları gibi tartışmalara biz genellikle “laf ebeliği” ya da “afaki” deriz. Ya da bazen şöyle sözler çıkar ağzımızdan: “Bunu da diyebilirsin, şunu da… Ne fark eder ki?” Çünkü bu tartışmalarda herkese açık temsili bir isabet olmadığı gibi değerli bir şey de göze çarpmaz. Dönüp dolaşıp bir anlamsızlıkla karşılaşırız. Ahlak ve siyaset tartışmalarımızın çoğu böyle değil. Çünkü bu tarz tartışmalar bizim ve başkalarının heveslerine, övülmesine, yerilmesine vs. dayanıyor —“sincap” tartışmalarıysa hiç böyle durmuyor. Bunların önemli olduğunu söyleyebiliriz, afaki değil. Ama sıradan olgusal tartışmaların aksine, önemli olmalarının sebebi, dünyanın isabetli bir temsilini sağlamaları değildir.

    Heves ve tutkuyla kurulan bu bağlantılar bizi kandırır; biz de bu yüzden, faydacılık tartışmalarını, “tramvay problemi” tartışmalarını ya da dağıtıcı adalet tartışmalarını sıradan olgusal tartışmalara benzetiriz. Çünkü ne yaptığımıza ve ne hissettiğimize bağlıdırlar, “iki yoldan birini” öylece seçebileceğimizi hesaplamayız. Bu seçimlerin keyfi olduğunu görmeyiz. “Sincap” tartışmalarını noktalayacağımız gibi, bunları da kavramsal buyrukla noktalamanın kabul edilebilir olduğunu düşünmeyiz.

    Kastım şu. “Adam, sincabın etrafından mı dolaşmış olur?” tartışması içinde kendimi bulsaydım, muhtemelen tartışmaya bir son verir ve şöyle derdim: “Bak, ‘etrafından dolaşmak’ derken kastım şu…” Buna karşın, beğenilmeyen bir adayın seçilmemesini sağlamak için medyanın bir hikâyeyi rafa kaldırmakta haklı olup olmadığı gibi bir tartışma içinde kendimizi bulduğumuzu düşünelim. Burada “Bak, ‘haklı’ derken kastım, iyiliğimizi azami noktaya getirmek…” diyerek tartışmayı noktalamaya çalışamam. Böyle bir tartışmayı bir argümanla çözerdim, taahhütle değil. Yine bence bu farklılığın sebebini şu olguya bağlayabiliriz: Normatif-etik tartışmalar, “sincap” gibi temsili bir anlam kazanamasalar da, sincabın yer almadığı pratik ve duygusal durumlarda önemlidir.

    Bunların hepsi “normatif-etik” tartışmalarını tuhaf bir kategoriye sokar ve felsefi teori açısından bunlar hakkında söylenecek şeyleri bilmeyi zorlaştırır. Ben şahsen bunu bir avantaj gibi görüyorum, çünkü mesele etik olunca hakikat, nesnellik ve bilgi hakkında söylenecek şeyler pek açık değildir. Nitekim bazı aşırı zeki filozoflar, etiğin nesnel hakikatleri olduğunu düşünür; bazıları da etiğin simyaya benzer bir saçmalık olduğunu söyler, bazıları da etik tartışmaların aslında kılık değiştirmiş arzu benzeri tutumların çatışması olduğuna inanır. Etik bir sorunla yüzleştiğimizde herhangi bir yorum çerçevesinin bu sorunu çözecek en açık, doğal ve kolay yöntem olduğunu düşünen biri, entelektüel tarihin bu geç aşamasında bu kadar çok zeki insanın nasıl bu kadar yanılabildiğini bize açıklamak zorundadır.

    Hiçbir şekilde açık olmadığını kabul etmemekle birlikte, benim yorum çerçevem de şöyle. Etiğin kendi dışında bir temele muhtaç olmaması ya da bunu kabul etmemesinin sebebi, ilgili etik tartışması türlerinin temsili olmaması ya da “temsili değer” kazanmayı becerememesidir. Bir başka deyişle, böyle bir tartışmanın nihayetinde şu sonuca değil de bu sonuca vararak önemsemeye değer herhangi bir sağlam anlamda dünyayı temsil etmez, yansıtmaz ya da kopyalamayız. Fakat, insanların genelde bir “temel” arayışı sebebiyle metafizikten, semantikten vs. çektiği etik ötesi tasavvur çeşitleri, temsil açısından iyi ya da kötü ahlaki inançları etkilediği takdirde etik için geçerli olacaktır. Bunlar, mutluluk, özgürlük, eşitlik, haysiyet ve bu tarz diğer şeyler kadar etik açıdan önemli olmayacaktır. Fakat, temsilin değeri ve değersizliği normatif-etik tartışmalarında söz konusu olmadığı için, ahlaki özelliklerin metafiziğini ilgilendiren bu tasavvurlar, ahlaki terimlerin anlamı ve tekabül ettiği şeyler vs. etik temeller için geçersiz olacaktır.

    “Hata teorisyenleri” ve ahlaki “nihilistler” gibi, dünyada ahlaki özelliklerin olmadığını ve bu yüzden iyi ve kötü yüklemlerinin yanlış olduğunu düşünmek de kusurlu olacaktır. Şeylerin iyi ya da kötü olması için dünyanın bu tarz küçük ahlaki manevralara ihtiyacı yoktur; mutluluk ya da mutsuzluğun, özgürlük veya zorbalığın vs. olması yeter. Elizabeth Anscombe’un “Modern Ahlak Felsefesi” (1958) başlıklı etkili makalesinde savunduğu gibi “ödev”in ahlaki bir anlamı olmadığını ve ahlaken yapmak zorunda kaldığımız hiçbir şeyin olmadığını söylemek de kusurlu olacaktır.

    Bir şeyin “anlamdan yoksun” olması semantik bir meseledir ve semantiğin normatif etik üzerinde bir hükmü yoktur. Etik konusundaki inançların temsil değerini belirlemeye imkân sağlıyorsa böyle bir hükmü olacaktır, ama bu tipte bir değer söz konusu bile değil. Başlangıçta dediğim gibi, benim münakaşam yalnızca şüphecilerle değil. Semantikteki iddialardan (örneğin, ahlaki terimlerin anlamı veya tekabül ettiği şeyler) ya da metafizik iddialardan (örneğin, ahlakı uygun “doğal” özellikler bütünüyle en iyi özetleyecek şey) pozitif ahlaki sonuçlar türetmeye yeltenen biri aynı tarz temel hatayı yapıyordur. Normatif etik araştırmaya bir temsil araştırması muamelesi yaparlar, ama öyle değil.

    Ancak, normatif etik tartışmanın hiçbir tarafı dünyayı bir diğerinden daha başarılı temsil etmiyorsa ya da “yansıtmıyorsa”, sincap örneğindeki gibi neden iki taraftan birinden gidemiyoruz? Herhangi bir sağlam anlamda isabetli ya da isabetsiz bir temsil olasılığı yoksa maddenin hakikati nasıl mümkün olur?

    Benim bulduğum cevap şu: Bu normatif-etik tartışmalara önemini atfeden şey —sonuçlarının heves ve duygu üzerindeki etkisi— aslında onları önemli de kılar. Bu etik tartışmalarda dikkate alınacak bir değer ve anlam vardır, fakat bu sağlam bir anlamda dünyanın temsiline içkin bir değer değildir. Bu benim “özellikle etik değer” dediğim şeydir —doğru sebeple doğru şeyi yapmanın değeri. Ve ben bu tarz bir değerden hareketle etiğe özgü bir hakikat veya doğruluk türetmeye çalışıyorum. Ahlaki olmayan tüm açılardan ideal bir danışman hayal edin —yargılayamayacağımız meselelerde doğru inançlar, kusursuz çıkarım kapasitesi vs. Böyle bir insana belirli ahlaki bir inanç zerk ettiğimizde ve o da bize sadece tüm iyi eylemleri yapmamızı tavsiye ettiğinde o zaman bu inanç tamamen etik anlamda doğru sayılır, her ne kadar bu inanç dünyayı “temsil etmiyor” veya “yansıtmıyor” olsa bile.

    Şunu da belirteyim: Etik hakikat lehine düşüncelerim “özellikle etik” değer hakkındaki iddialarda dibe vurur; metafiziğin, semantiğin vs. etik için geçersiz olduğu yönündeki düşüncelerim de “temsil” değeri dediğim şey hakkındaki iddialarda dibe vurur. Yargılayıcı hakikat ve bilgi konusunda şüpheciye karşı cevap vermekten kaçındığım gibi bir görüntü veriyor olabilirim; bir başka deyişle, yazımın başında, böyle bir şüpheciye göstermeye niyetlendiğim şeyi öylece varsayıyormuş gibi görünebilirim. Buna karşı cevabım “Evet, cevap vermekten kaçınıyorum” olurdu, ama bu beni kötü bir konuma düşürmez. Dış dünya, matematik bilgisi vs. herhangi bir konuda pozitif bir iddia ortaya atmaya yeltenen herkes, yargı belirtmekten tamamen çekinmek yerine, bir noktada “Agrippa üçlemi” denen şeyle karşılaşmalıdır: Ya bazı olguların açıklanamaz olduğunu kabul etmeli, ya cevap vermekten kaçınmalı ya da sonsuz bir döngüyü kabul etmelidir. Bunlar eğer bir sorunsa bana özgü sorunlar değil; düşünme yetisi olan herkesin karşılaşacağı sorunlar.

    Hâliyle, esas hatamız sorudan kaçmakta değil, dünyanın veçhelerini daha genel bir meşruiyet çerçevesi içinde ihtiva etmekteki başarısızlığımızdır. Örneğin, a priori bilgi teorisi, tam da bu teorinin bilgisinin nasıl mümkün olduğunu açıkladığında ama a priori bilginin kendisini değil de genel olarak a priori bilgiyi kullandığında —örneğin, matematiğin, mantığın ya da ahlakın bilgisi— sorudan kaçar ve burada bir sorun görülmez. Dünyaya dair isabetli bir zihinsel temsil teorisi inançlarımızın bu teori dahilinde dünyayı nasıl isabetli biçimde temsil ettiğini açıklamaya çalıştığında da sorudan kaçar ama her koşulda isabetli bir zihinsel temsil sunduğu müddetçe bu bizi pek endişelendirmez. Bu teoriler, normalde gizemli kalacak şeyleri anlamlandırdıkları için hayatta kalır, hâliyle süreç içinde kendilerini meşru kılarlarsa burada bir sorun görmemeliyiz.

    İster temsili, ister özellikle etik, ister başka bir tür olsun, temelde değerler açısından baktığımızda —sadece etikte değil, biyokimyadan sporun geleceğine kadar her alanda—meşrulaştırmaya değer her iddia ve alanı meşrulaştırarak benzer bir açıklama birimine ulaşmayı öneriyorum. Değerleri önceleyen bu araştırma yöntemine ben pragmatizm diyorum. Pragmatizm, etik hakikate, nesnelliğe ve bilgiye anlam katmanın yollarını önerir, çünkü bunları daha kapsayıcı bir dünya perspektifine yerleştirir, ama bu esnada güya daha temel bir araştırma alanı dahilinde etik için bir temel oluşturma niyeti gütmez. Ortaya çıkan şey, serbest dalgalanan bir değerlendirme alanıdır, meselenin nihayetinde neden o kadar tuhaf ve gizemli olmadığı açıklaması da peşinden gelir.[1]

     

    * Profesör, Toronto Üniversitesi, Felsefe Bölümü

     

     

     

     

    [1] Bu makalenin İngilizcesi AEON’da yayınlanmıştır: https://aeon.co/essays/ethical-values-can-be-both-objective-and-yet-without-a-foundation