AHLAKIN VE AHLAKSIZLIĞIN KAYNAĞI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Hasan Sevil

    Ahlaksızlığın kökeni, doğrudan ahlaka dayanmaktadır. Ahlakın kaynağına odaklandığımızda da ahlaksızlığın kökenine dair mahiyet ortaya çıkacaktır. İnsandan ortaya çıkan iyi ve kötü eylemler, insanın doğasının ve manevi terbiyesinin bir sonucudur. Ancak, insanın doğası ile onun manevi tarafı birbirlerini dışlamaz. Bir insandan sadır olan herhangi bir fiili incelerken yalın olarak sadece manevi kaynağa bağlamak ya da bunu sadece insanın doğasına indirgemek doğru olmayacaktır. Herhangi bir fiilin insandan ortaya çıkışında insanın doğası ve insanın içsel dünyası aynı anda etkilidir. Bu içsel ve manevi tarafın ortaya çıkması da doğrudan insanın terbiyesiyle ilgilidir.

    İnsanoğlu dünyada var olduğundan beri ve var olduğu sürece doğasının gereğini ortaya koyar. Küçük çocukların beğendikleri her şeyi kendilerine ait hissetmeleri, kendilerinin olmasını arzu etmeleri ve bu şekilde davranmaları insanın doğasına dairdir. Evvela, bu hâlin doğrudan yalın bir yaratılış durumu olması insan terbiyeye muhtaç olduğunu gösterir. İkinci olarak çocukta muhakeme kabiliyeti yoktur. Muhakeme kabiliyeti olmadığında da yetişkinlerin ya da ahlakın onaylamadığı eylemlerde bulunabilir. Çünkü çocuk henüz bir terbiye ve eğitime tabi tutulmadığı için böyle davranmaktadır. İleriki yaşlarında, terbiye sürecinin sonraki boyutlarında daha farklı hareket etme dönemi gelecektir ve çevresi onun bazı davranışlarını engelleyecektir. Bu tür davranışlar yetişkinler söz konusu olduğunda ahlaki ve gayri ahlaki olarak değerlendirilebilir. Fakat çocuğun bebeklik evresi söz konusu olduğunda böyle bir değerlendirme yapılamaz. Çünkü ahlaki ve gayri ahlaki tabirlerinin nitelendirilebilmesi için bireyin muhakeme sahibi olması gerekir. Ahlak eğitiminin başlangıcında bir terbiye bilincini ve nasıl davranması gerektiğine dair temel hususları öğrenmeye başlar. Bunların manalarını ve hikmetlerini idrak edemese de öğrendiği kadarıyla bu kurallara ve erdemlere riayet etmeye çalışır. Böylece nasıl davranılması gerektiğine dair pratik ve alışkanlık sağlanır. Muhakeme yaşına geldiğinde ise artık yapılan eylemleri içselleştirebilir. Bundan dolayı ahlakın öğrenilen ve uygulanan olmak üzere iki tarafı olduğu söylenebilir. Bu taraflar birbirine bağlıdır. Öğrenilen ve uygulanan yönlerin oluşturduğu bir ahlak eğitiminin sonucunda kişi “ahlaklı” veya “ahlaksız” davranabilir.

    Bilindiği üzere, eğitimde en etkili öğrenme kişinin gözlemleyerek elde ettiğidir. Didaktik eğitimde her zaman gözlemle kazanılan seviyeye ulaşılamaz. Dolayısıyla insanların çocukluk çağlarında çevrelerinden ve özellikle ailelerinden gördükleri davranış şekilleri, onların ileride ortaya koyacağı kişiliği ve ahlaki davranışı doğrudan etkiler. Eğitimde çok sık verilen bir misal olduğu için burada da zikredilebilir: Mesela, çocukları sürekli yalan söylememek için uyarırken ebeveynlerin çocukların yanında yalan söylemesi gibi türden eylemler, çocuğun ahlak eğitimi için kesinlikle kaçınılması gerekilen bir davranıştır. Çocuk yalanın iyi bir şey olmadığını duysa da hayatındaki ilk örnekleri ve ilk eğitmenleri olan anne babasının yapıp yapmadıkları daha belirleyici olacaktır. Dolayısıyla ebeveynlerinin davranışlarını çok daha derinlikli bir şekilde içselleştireceği için yalan söylemeyi normalleştirebilir ve hatta normalleştirecektir. Yalan üzerinden gidiyorken araya şerh düşmek lazım: Doğru söylemek bir erdem değildir, ahlakın gerektirdiği temel bir husustur. İnsani ve toplumsal gerekliliklerden dolayı zaten öyle davranılması gerekir. Erdem, doğrunun üzerine konulacak bir eylemdir. Dolayısıyla, ahlaklı davranışı çocuk çevresinde ve aile ortamı içerisinde görür ve öğrenir. Bireylerin ahlaklı veya ahlaksız eylemler ortaya koyacağı yaştaki eylemlerini temin edecek eğitim süreci bireylerin bu erken dönemleridir.

    Ahlaklı ve ahlaksız olarak nitelenen eylemlerin kaynağı eğitim süreci ve terbiyenin de vurguladığı üzere kişinin doğrudan benliğiyle alakalıdır. Kişinin erken dönemindeki bu eğitim sürecinde işlenen ve şekillenen tarafı benliğidir. Yetişkinliğinde bu benliğin yansımaları, kişinin eylemlerinde ahlak olarak açığa çıkacaktır. Bu benlik çağdaş kullanımdaki şekliyle “ego” diye isimlendirilebilir ve İslami literatürde olduğu gibi “nefs” diye ifade edilebilir. Burada öncelediğimiz İslami nokta-i nazardan yorumlanan bir ahlaktır ve yazıda anlatılmaya çalışılan içsel deruni benliği nefis olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Bununla beraber İslam ahlakı içerisinde elbette evrensel ahlaka uyan ve mutabık olan noktalar da çoktur. Kişinin sergileyeceği ahlaki fiiller, farklı ahlak anlayışlarında benzerdir, yani ahlaki fiillerin arz ettiği bir genellikten bahsedilebilir. Ahlaksızlık da hâliyle benzer şekilde izah edilebilir.

    Bugün dünya genelinde gözlemlediğimiz benmerkezci ahlak anlayışı hepimizin malumudur. Her şeyin kendine ait olduğu ya da ait olması gerektiği bilinci artık sadece çocuklukta değil yetişkinlikte de sık rastlanan bir durumdur. Yani yetişkinler de bu tür davranışlarında muhakeme yetisini kaybetmiş gibidir. Çocuklukta teklifsiz davranarak, ağlayarak ya da hırçınlık yaparak birtakım eşyayı elde etmeyi öğrenen insan, yetişkinlikte muhakemenin olmadığı yerde hâliyle başka arayışlara girecektir. İşte bu arayış ahlaksızlığın ortaya çıkacağı alandır. Sağlıklı bir terbiye süreci yaşamamış ve muhakemeden yoksun her yetişkin istediğini elde etmek için yalancılık, hırsızlık, dolandırıcılık gibi farklı yollara tevessül edebilir. Çünkü beğendiğinin kendinin olmasına alışmış ve bunun doğru olduğuna inanmıştır. Başka bir ifadeyle ahlaksızlığa alışmış ve bunun normal olduğu düşüncesine kapılmıştır.

    Kendisini merkeze koyarak yola çıkan bir anlayışla hareket edildiğinde kişi hiçbir zaman sınırlarını bilmeyecektir ve sürekli ihtiyaçlarının ya da sınırlarının ötesindeki şeylere sahip olmaya çalışacaktır. Klasik literatürde “iddihar” dedikleri biriktirmecilik, yani tüketmekten ziyade tüketebileceğinden fazlasına sahip olmak hırsı terbiye görmemiş benliğin ürünüdür. Yaşayabileceğinden fazla meskene sahip olmak, kullanabileceğinden fazla binek araca sahip olmak, dinlenebileceğinden çok daha fazla mekâna sahip olmak hep iddihara dahildir. Açgözlülük, her lezzeti deneyimleme arzusu, sürekli yeni arayışlar içerisine girmek hep bu benmerkezci anlayışın neticesidir. Ailenin böyle bir anlayışı ürettiği yerde toplum da aynı anlayışa teslim olacak ve ahlaksızlık bir düstur hâline gelecektir. Hadîs-i şerîfte “Sizin iki göğsünüzün ortasındaki nefsiniz sizin en şiddetli düşmanınızdır,” buyuruluyor. Dolayısıyla insanın ben merkezli yetişmesi neticesinde nefsine yani düşmanına teslim olmuş insanlar ortaya çıkacaktır. Böylesi bir dünyada da iddihar hâkim olacaktır; ki bu da ahlaksızlıktır.

    Ahlaki davranışlarının tezahürlerin farklı etkileri vardır. Tasavvuf büyükleri, “Bir meyveyi taksim ederken büyüğünü kendine alan bizden değildir,” demiştir. Bu anlamda, ahlakın yüksek seviyesi olarak görülebilecek diğerini tercih etmek, diğerkâmlık bir fazilettir, erdemdir. Hukuka göre, eşit taksimat vardır. Hukuk, elmayı ikiye eşit olarak böler. Bunun daha ileri seviyesi olarak görülebilecek erdemli davranışta ise büyüğü karşıdakine küçüğü kendine ayırma söz konusudur. Hukuk, erdemleri tasvir, tarif ve tayin edemez. Benmerkezcilikte ise kendine büyük olan kısmı almak, daha fazlasını arzulamak mevzubahistir. Dostluktaki diğerkâmlık bir tarafa, hukukun vaz ettiği eşit paylaşım bile benmerkezcilikte yoktur.

    Paylaşımcılık “benlik”in dışında, benden vazgeçtiğin zaman ortaya çıkar. “Benlik”i o toplumsal varlığın içinde eritebildiğinde ahlakiliği oluşturabilirsin. Yoksa o sosyal ortamın içinde birkaç tane ben düşüncesi olursa ahlaki anlayış oraya yerleşemez. Ahlak topluma mal olmak zorundadır, ahlak topluma mal olmadığı sürece, benmerkezciler, içlerindeki en şiddetli düşmana teslim olmuş hâlde bozgunculuğa sebep olurlar. Bu durum da toplumda dengeleri bozduğu gibi iflas ve ifsada yol açar. Benmerkezcilik bireysel anlamda güçlü olsa da toplum sağlam temeller üzerine inşa edilmişse iflas söz konusu olmayabilir. Mesela başka toplumlarda, insanlar daha benmerkezci bir anlayışa sahip olsalar da, toplumu koruyan hukuk sağlıklı işlediği için kamuda herhangi bir düzensizlik ya da sorun görülmez. İçinde yaşadığımız topluma kıyasla birbirlerine çok daha saygılı olan bireylerden oluşan toplumlarda, sağlam tesis edilmiş bir hukukun güvencesinde kamusal hayat daha ahlaklı görülebilir ve daha huzurlu bir toplumsal hayat gözlemlenebilir. Fakat bu ahlak hukukun korumasından kaynakladığından dolayı, tam anlamıyla erdemlerden söz edilemez. O hâlde yalnızca hukukla bir yere kadar işler bir düzen temin ve muhafaza edilse de toplumun temellerinin sağlam olması için doğru bir ahlaki eğitim gerekir. İdeal toplum iyi bir ahlak eğitimi ve bu eğitimin hayata yansımasıyla görülebilir. Bu ideal toplumu oluşturamadığınız zaman, bu açığı bir şekilde kapatmak zorundasınızdır ve bu açık ancak bir güçle kapatılabilir. Bu güç de yukarıdan gelen, idari bir güçtür, yani devlettir. Devletin ortaya koyduğu normlar, kanunlardır. Dolayısıyla toplumsal çıkarlar ve bireysel haklar bu güçle tesis edilmeye çalışılır. Ahlak, yukarıda da zikredildiği üzere benliğin terbiyesiyle ortaya çıkan fiillerden oluşur. Dolayısıyla, dışarıdan zorunlu bir şekilde kanuna tabi olmakla tam anlamıyla ahlaklı olunmaz. Kişinin derunundan gelen, bunun benimsendiği ve davranışa dönüştüğünde ahlaklı addedilebilecek eylemler ortaya konabilir. Kanunun engellemesiyle, ahlak içsel bir anlam kazanmaz. Dış ve iç, söylem ve eylem bütünlüğü önemlidir. Mesela, bazı memleketlerde hırsızlığın hiç olmadığı söylenir. Bu durum o bölgedeki toplumun ahlaklı insanlardan oluştuğu anlamına gelmez. Ancak söz konusu bölgede oralarda elektriklerin bir saat kesilip, kameraların kayıt etmediği vakitte de aynı şekilde hırsızlık olmadığında ahlakı görebiliriz. Ahlaklı kişiyle, çıkarı adına hukuktan korkan birey arasında elbette açık bir fark vardır.

    İnsanoğlunun dünyada var olduğu günden beri tercih ettiği bütün inanç ve düşünce sistemleri kendilerine göre birtakım ahlaki kurallar ortaya koymuştur. Ahlakı olmayan hiçbir sistem yoktur. Ahlak kurallarıyla birlikte normlar, kanunlar da ortaya çıkmıştır. Ancak ahlak oto-kontrolle mümkündür. Yalancı, mahkemeyi yanıltmadığı sürece cezalandırılmaz ama yalancılık ahlaki değildir. Şahsi çıkarının aleyhine bile olsa doğruyu söylemek erdemdir. Doğruyu söylemek herkesten beklenir, ama aleyhine bile olsa doğruyu söylemek erdemli bir davranıştır. Keza aldanmak da fazilet değildir, aldatmamak gibi aldanmamanın da mücadelesini vermek gerekir. Bir insanın başkasına kaba davranmasını kanun düzenleyemez. Oto-kontrol, yani kişinin kendi sınırlarını bilmesi benin terbiyesiyle alakalıdır, doğrudan kanun veya normlardan gelmez. Örneğin, hakaret suçtur. Norm bunu cezalandırır ama kaba konuşmayı cezalandıracak bir şey yoktur. İnsan kibar ve nazik olmayı tercih eder, bu da ahlaklılıktır. Dedikodu yapmak da burada misal olarak verilebilir. Dedikoduyu bir suç isnat etmediğiniz sürece kanun cezalandırmaz ama İslam ahlakının temeli olan Kur’ân-ı Azîmüşşan dedikodu yapmayı kardeşinin ölmüş etini çiğnemekle müsavi tutar. Yani kötünün de ötesinde bir davranıştır dedikodu.

    Ahlaki değerler hukuki değerlerle bir tutulamaz. Mesela Allah Resulünün yanındayken sesinizi yükseltmeyin, yeryüzünde böbürlenerek, ayaklarınızı yere vurarak yürümeyin, anne babaya üf demeyin gibi ahlaki tavsiyeler vardır. Bunlar normların tespit etmediği kurallardır. Kur’an bize normların yanı sıra ahlaki değerleri de öğretir. Anne babanıza iyilik yapın, nasıl ki onlar “sizi küçükken terbiye ettikleri gibi” denir ayette. Bu bir ahlaki kuraldır. Hukuk buna karışmaz. Ancak ahlaki kurallarımızı Kur’ân-ı Azîmüşşan belirler derken biz sadece Müslümanlara karşı göstermemiz gereken bir ahlaktan bahsetmiyoruz. Hiçbir ahlak sistemi sadece o milletin ya da o inancın mensuplarına münhasır bir sistem değildir. Zaten görülsün diye yapılacak bir şey de değildir, davranışlarından doğrudan açığa çıkan bir şeydir. Dolayısıyla senin terbiye edilmiş benliğinle elde ettiğin didaktik bilgiler, kendiliğinden deruni bir sevkiyatla bir format ortaya koyar. İslam’dan neşet eden ahlak anlayışı bütün insanlığı gözetecek bir davranışlar manzumesi ortaya koyan bir terbiye sistemidir. Zaten kapsayıcı bir ahlak sistemi, sadece o anlayışı paylaşanlara ahlaklı davranmayı değil, bütün insanlığa karşı ahlaklı davranmayı gerektirir. Bununla ilgili Kur’an’da, Cenab-ı Hakk, “Biz insanoğlunu mükerrem kıldık” diye buyuruyor. Yani, biz insanoğlunu saygıya layık kıldık. Bu ayetin tezahürü Hz. Peygamber Efendimiz gayrimüslim bir kişinin cenazesi geçerken ayağa kalkmasında görülebilir. Cenab-ı Hakk, Peygamber Efendimizi anlatırken, resulünü methettiği ayet-i kerîmede “Sen ne yüce bir ahlak üzeresin” diyor. Çünkü bütün davranışlarıyla o yüce ahlakın eşsiz bir uygulayıcısıdır. Kur’ân-ı Kerîm perspektifinden bakıldığında, Peygamberin en önemli vasıflarından birinin de güzel ahlakın ötesinde, yüce bir ahlak sahibi olmasıdır. Keza Hz. Mevlânâ da huzuruna bir Hristiyan rahibi geldiğinde ayağa kalkıyor ve bunu Müslüman ahlakının icabatından sayıyor. İnsanların ve mahlûkatın tamamına saygı bu davranışları ortaya çıkarır.

    Ahlaklı davranmada merkez bireydir ama mesele bireysellik değildir. Kâinatı ilk var eden, insanın ilk varlığını Hz. Âdem’den itibaren bir bireyde başlatmıştır. Hz. Havva annemizle birlikte ikili ilişkiler ve etkileşim başlamıştır. Buradan açıkça anlaşıldığı üzere bu etkileşim öncelikle ailede başlar. Kişinin yediği içtiği, coğrafyası, genetiği de kendi ahlakını etkiler. Bunların ötesinde ahlak dediğimiz şeyi oluşturacak, kişinin eğitim sürecinde aldığı terbiyenin bütünüdür. Hülasa ahlakın ve ahlaksızlığın menşei benin terbiyesinden geçer. Beni nasıl terbiye ettiğinizle ilgilidir. Eğer ben sağlıklı şekilde terbiye edilirse, benin neticesinde o benden sağlıklı, yani bizim ahlaklı dediğimiz davranışlar ortaya çıkar. Aksi durumda, benmerkezcilikten dolayı ahlaksızlık zuhur eder.

    Yirminci yüzyılda Batı felsefesinde ahlak, öteki üzerinden tarif edilmiştir. Ahlakın temeli olarak öteki ve ben ayrımını temele koymuş, ahlaksızlık ya da etiksizlik durumunu bireyin, ötekinin ötekiliğini yok saymasıyla açıklamışlardır. Ben ve öteki arasında mutlak bir fark koymak da sorunu çözmeyecektir. Elbette herkesi kendimiz gibi mi düşünmeliyiz, düşünemeyiz. Kendimize ayna olarak görmek problemin kaynağı olacaktır. Her kişinin kendi varlığı, kendi hukuku, kendi ahlakı vardır. Karşıdaki kimsenin de kendi varlığı, kendi hukuku, kendi ahlakı vardır. Bu varlık içerisinde şöyle bir tarifte bulunmuş tasavvuf erbabı: Allah-u Tealaya ulaşan yollar mahlûkatın nefisleri adedincedir. Burada herkesin aynı olduğuna değil, bireysel farklılıklara vurgu vardır. “O insanı en güzel şekilde yarattı,” ayetinin belirttiği üzere her insan hürmete layıktır ve özeldir. Dolayısıyla onun bir insan olduğunu, esma-i ilahiye mazhar olması itibariyle saygı duyulması gerektiğini kabul etmekle insani ilişkilerimiz tesis edilebilir. Ahlak çizgisinden ne kendimiz ne de öteki için vazgeçilebilir.

    Aslında ahlakın en temel meselesi kendinden başka insanların varlığını kabul etmektir. Ahlak eğitimi aslında bu kabul etme talimidir. Ahlak başka bir yönden iyiyi kötüden ayırt edebilme kabiliyetidir. İyiyi kötüden, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırmanın ileri seviyesine de “irfan” denmektedir. Ahlaklı davranışlar, derece derecedir. Cenab-ı Hakk salih amellerin, yani düzgün işlerin derece derece olduğunu söylemiştir. “Hanginiz işinizi en güzel yapacaksınız” (Mülk suresi, 67/2) diye sormuşsa; en çirkinden en güzele kadar yol var demektir. Aslında dünyadaki varlık sebebimiz de bunu idrak edebilmektir. Nitekim ariflerin eylemi doğruyu en üst seviyede algılama bilincidir. Tasavvufta Mürşid-i Kâmilin görevi müridin ahlakını tekâmül ettirmektir. Tasavvufun nihai amacı nefis tezkiyesiyse ahlakın başlangıcı da önce kötüyü gidermektir. Önce kötüyü giderirsin, iyiyi kazanmak sonra gelir. Ve arkasından da tezkiye-i nefiste güzel ahlakla ziynetlenmek nasip olur. Bu gösteriş, süs değildir. İçindeki dışa yansıyacağı için davranışları yapmacık bir şekilde ortaya koymak değildir. İslam’ın da amacı “Hanginiz işinizi en güzel yapacak?” sorusunda gizlidir. Bu sorunun cevabını hakkıyla vermenin yolu ahlaklı olmaya yönelmekten geçecektir.