FENOMENOLOJİ VE TEKNOLOJİ FELSEFESİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Emre Şan*

    Sabah Ülkesi’nin 77. sayısında yayınlanan “Antroposen ve Bilişsel Kapitalizm İlişkisi Üzerine Bir Soruşturma” başlıklı makalede Stiegler’in teknoloji felsefesinin çağdaş bir kriz analizi olarak okunabileceğini göstermiştim. Makale antroposen çağında bilinç zamanının mekânsallaşarak tüketim nesnesi olmaya elverişli hâle gelmesini göstererek sonlanmıştı. Bu makalede söz konusu analizin fenomenolojik yönteme borçlu olduğu teorik pusulayı ele alacağım. Bilindiği gibi Husserl’i ideal nesnelerin betimlenmesinden yola çıkıp, bilincin kökensel zamansallığına götüren ve oradan da bilincin dünya-kurucu, bedensel, öznelerarası ve tarihsel yapısına sevk eden süreç içinde fenomenoloji hem bir yöntem hem de bu yöntem sayesinde kurulacak felsefe alanı olarak ortaya çıkar.

    Stiegler, Teknik ve Zaman adlı üçlemesinin ilk kitabı olan Epimetheus’un Hatası’ndaki araştırma programını şöyle açıklar: Zamanla ilgili tüm ilişkilerin teknolojik köklerini göstermek ve tekniğin felsefi ve spekülatif bir tarihini incelemek.[1] Stiegler bu kitaplarda bilincin zamansallığını yani anımsama, algılama ve beklenti edimleri ile teknik çevre arasındaki ilişkiyi ele alır ve analizinin fenomenolojik katmanına Husserl’in son döneminde bilim tarihi üzerine ortaya koyduğu bir tartışmayı merkeze alarak başlar. Husserl, Geometrinin Kökeni eserinde yeni rasyonel bilginin üretiminin geçmişteki bilgilerin canlandırılmasından geçtiğini öne sürer.[2] Bu canlandırma teknik bir dayanağın, yani yazıya bağlı kayıtlı bir geçmişin olmasını şart koşar. Peki, bizzat yaşamadığım ve hâlihazırda herkes için orada olan teknik dayanaklar bilincimi nasıl harekete geçirir? Bu soru felsefe tarihinde Platon’un Menon diyaloğunda 80c-86b arasında geçen ünlü öğrenme paradoksunda, bir geometri probleminin matematik bilmeyen bir köle tarafından çözümlenmesiyle açılır[3] ve günümüze kadar devam edecek bir yol çizer. Stiegler’in amacı Husserl’in Geometrinin Kökeni adlı yazısından hareketle fenomenolojik bir soru olarak teknolojinin kuruluşu fikrini ortaya koymaktır.

    1.Geometrinin Kökeni ve Yazı

    Geometrinin Kökeni matematiğin ve geometrinin ideal nesnelerinin bilince tezahürü sorusuyla açılır. Husserl’e göre her ne kadar mantıksal nesneler ve matematiğin nesnelerini duyumsanır olanlardan biçimsel olarak ayırsak bile, tüm ideal nesneler dünyasaldır. Onlar ezeli ebedi değil daha ziyade omni-temporel yani tüm zamanlıdır. Husserl için hem düşünülür hem de duyulur olan her şey zamansaldır. Önemli olan zamansal olanın içinde belirerek tüm zamanlar için geçerli olacak olanı gerekçelendirmektir. Geometrinin nesnesinin olgusal olanı aşan ve ondan serbestleşen ideal bir anlamı bulunur. Bu ideal anlam bir idealleştirmenin ya da Husserl’in geç döneminde kullandığı ifadeyle ideasyonun sonucudur. Husserl’e göre ideasyon fenomenlerin olgusal içeriklerini eleyerek bilince tezahürlerindeki ideal anlamlarını ortaya çıkarma yöntemidir çünkü bilincin şeylerle ilişkisi, onların bilinçteki karşılıkları yani anlamları üzerinden betimlenir.

    Derrida’nın önsözde ifade ettiği gibi Husserl için soru ideal nesnelliklerin tarihselliğidir.[4] Husserl’in ifadesiyle köken sorusu ilk geometricilerin keşfettikleri önermeleri aramak değildir. Dolayısıyla geometrinin bütüncül anlamı başlangıcından itibaren proje olarak zaten oradadır. Fakat geometrik varoluş zihinsel bir varoluş değildir, bilincin kişisel alanında bir şeyin varoluşu değildir, o “nesnel olarak herkes için burada-olmanın koşuludur.”[5] Şu hâlde, sorun bu mirasın hareketini zaman içinde nasıl devam ettirdiği ile ilgilidir. Söz konusu ilerlemeyi ampirik tarihin olumsal ilerleyişi ile tarih dışı bir yapı arasına sıkışmadan düşünmek gerekir.

    Dolayısıyla kökende aranan tavır ilk geometricilerin tavrı değildir. Aranan şey “her normal geometrik çalışmayı harekette tutan apriori apaçıklıktır.”[6] Husserl araştırmasını tanımlamak için “Rückfrage” yani geriye dönük sorudan bahseder çünkü fenomenoloji için yeniden kuruluş (Nachstiftung) ilk kuruluşunun (Urstiftung) başlangıcının ayrılmaz bir parçasıdır. Apaçıklık ancak yeniden anlaşılabilirlik ve iletilebilirlik sayesinde mümkündür. Böylece ideal nesnellik, yeniden anlaşılır, dolayısıyla aktarılabilir, öznelerarası anlamıyla yeniden üretilebilir olarak tezahür eder. Kaldı ki Husserl’e göre, “bu koşul, geometrinin ötesinde koşulsuz bir evrensellikte aktarılacak olan tüm zihinsel oluşumlar için geçerlidir.”[7]

    Husserl aktarılabilirliğin ve yeniden üretilebilirliğin garantisi olarak yazıyı geometrinin ortaya çıkmasının zorunlu ufku olarak ortaya koyar.[8] Rasyonel tutumun kökeni olarak geometri belli bir tekniğin içselleştirilmesi olmadan mümkün değildir. Bu teknik yazıdır. Geometrici kendi çalışmaları ile bağını yazı sayesinde kurar. Fakat bilindiği gibi MÖ 3500 yıllarında çivi yazısının Sümerlerde ortaya çıkışı henüz geometriyi ortaya çıkarmaz.[9] Çivi yazısı kentleşme ile birlikte gelen kayıt tutma gereksiniminden doğmuştur. Ardından gelen resim-yazı ve kavram-yazı yani ideograflar yazının temsil gücünü arttırır. Gelgelelim, geometri için Stiegler’in ifade ettiği gibi evrensel okuryazarlığa hitap edebilecek “orthothétique” yazının, yani düşünceyi kesin anlamlarla vazeden, müphemliğe kapı aralamayan alfabetik yazının kullanılması gerekir.[10] Bunun başlangıcı ise Antik Yunan’da yazının kamusal alanda kullanımıdır. Alfabetik yazıda önemli olan phoné, seslerin nasıl okunduğu değil yazının bilincin zamansal akışının mekânsal kaydı olmasıdır. Bu aslında logos’un ayrıklaşmasıdır. Yazının bilgiyi kamulaştırması sayesinde kentte rasyonalleşme süreci meydana gelir. Yazı yasayı ve yurttaşlık yapısını getirdiği için kamusal alanda yorumlama ve eleştirinin önünü açar. Şu hâlde, kayıtlı yazı sayesinde Öklid’in aksiyomatik geometrisi, Hipokrat’ın semptomları betimleyen tıp bilgisi, hatta tragedyaların açtığı sorgulama biçimi izlenebilir ve aktarılabilir.[11]

    Derrida’nın da ifade ettiği gibi yazı artık bir hakikatin, rasyonel bilginin dünyevi bir anımsatıcısı değildir. Bir yazıda somutlaşmış olma olasılığı ya da gerekliliği ideal nesnellik açısından artık dışsal ve olumsal bir koşul değil “içsel tamamlanmasının zorunlu koşuludur.”[12] İdeal nesnellik ancak dünyaya kazındığı sürece oluşur ve tamamlanır. “Yazı ideal nesnelliğin yani duyumsanır tezahürde yeri ve zamanı tayin edilemeyenin lokalizasyonu ve zamanlaşmasıdır.”[13] Buradaki sorun elbette Husserl’in yazıyı de facto olanın alanında düşünmesi ve idealleşmeyi sese ait metaforlarla açıklamasıdır. Ne var ki, yazılı dil, ideal nesnenin varlık-anlamının dışında, onun başına gelen, hatta onun başına ansızın gelen bir şey değilse egolojik alana özgü transandantal indirgeme mümkün değildir. Yazı olmadan ideal nesnellik tamamlanamaz. İdeal nesnellik yazıdan önce tam olarak kurulamaz. Diğer yandan, rasyonel bilgi süreklilik içinde varolur, yani aktarılabildiği ve yeniden kanıtlamalarla gerekçelendirilebildiği sürece apaçıklığa sahiptir. Dolayısıyla aslında idealliğin her türlü dilsel olumsallıktan özgürleşmesini sağlayan şey bizzat yazıdır.

    Stiegler’e göre yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz betimleme, Husserl’in fenomenolojik konstitüsyon fikrini yeniden yorumlamayı gerektirir. Fransız filozof, Husserl’in geometrinin kökenini araştıran konstitüsyon sorununun egolojik boyutunu dışarıda bırakarak, rasyonel bir toplulukta teknik olarak yazının nasıl kurulduğu sorununu ele alır. Stiegler’e göre yazı bir teknolojiyse onun bilinçte kurulumu artık bir fenomenolojik redüksiyon, indirgeme değil reactivation, yeniden canlandırmadır. Pasif sentez sorusu bu dönüşümün anahtarıdır. Geometricilerin deneyimleri yazı gibi teknik belleklerde katmanlaşır ve nesilden nesle aktarılır. Böylece bir sonraki nesil geometriciler tarafından yeniden etkinleştirilir. Teknik bellekler zihinlerin uzaktan iletişim kurmasını sağlar. Böylece rasyonel topluluk, geometri disiplinine içkin olan ve tarihsel bir öznelerarasılığa gönderme yapan bir tarihsellik biçimiyle düşünülür. Bu bağlamda Stiegler’in referans verdiği Walter J. Ong’un ifade ettiği gibi yazının nasıl bir teknoloji olduğunu anlamak için onun çıktığı sözlü kültür ve imajların kullanımı arasındaki bağı da kavramak gerekir.[14] Yazı konuşmaya bir ek değildir. Konuşmayı sözlü-işitsel duyudan çıkarıp yeni bir duyu alanına, görmeye götürür. Yazı bir teknolojidir ve bilincin yapısını değiştirir. Bilincimiz öğrendiklerimiz tarafından yeniden yapılandırılır. Teknolojinin varlık anlamının bilinç tarafından kuruluşu söz konusu değildir çünkü teknik düşüncenin basit nesnesi değildir.

    Dolayısıyla yazı matbaa ve bilgisayar gibi bir teknolojidir. Onlar gibi bilinç akışını dışsallaştırır, mekânsallaştırır. Bilinç akışını yaşanan andan koparır ve kurallı bir yapıyla sunar. Yazı yaşanılana mesafe almayı sağlayarak bilinci keskinleştirir. Konuşma dilinden yazı diline geçiş zamansal konuşma akışından mekânsal görsel alana geçiştir ve matbaa bu anlamda modern bilimin önünü açmış, toplumsal ve zihinsel yaşamda değişiklikler yaratmıştır. “Her harfin ayrı bir metal parçasına dökülüp şekillendirdiği alfabe baskısı, ruhsal açıdan yepyeni bir çağ açmıştır.”[15] Bu teknik ayrıca başka malzemelere uygulanarak endüstrinin devrimini tetiklemiştir. Stiegler’in ortaya koyduğu iddia şudur: Bilgi varolmak için teknik dışsallaşmayı gerektirir. Teknolojik koşullar doğrudan deneyimlenmedikleri için deneyimi aşarlar fakat nesilden nesle teknik bellekle aktarılarak tarihsel olarak kurulurlar. Teknolojik koşullar öznenin bilmek ve bilgiyi yeniden canlandırmak için temellük etmek zorunda olduğu dışsallıklardır. Bilgi ancak dışsallaşarak varolur, yani iletilir ve içselleştirilir. Bu bilginin kendi kendine farklılaşmasının ve tekilleşmesinin koşuludur. Bu bizi bellek sorusuna götürür.

    1. Zaman Bilinci ve Üçüncül Bellek

    Stiegler’e göre Geometrinin Kökeni metninde izlenen hat ve amaç aslında Husserl’in 1905 Zaman Bilinci derslerinde birincil ve ikincil anımsama olarak adlandırdığı bellek biçimini yeniden yorumlamayı gerektirmektedir. Yazı matbaanın icadıyla içselleştirilmeden önce zamanın kaydı olarak saat ve takvim insanların belleğinde bir role sahip değildi.[16] Zamanın kaydının insan bilincinde iz bırakması hem yazının kullanımı hem de zamansal nesnelerin kaydıyla mümkün hâle geldi. Stiegler’e göre yirminci yüzyılda görsel-işitsel analog kayıt teknolojilerin yaygınlaşmasıyla başka bir gramatizasyon biçimi kamusal alanda yayılır.[17] Bunlar radyo, sinema ya da televizyon programları gibi endüstriyel zamansal nesnelerdir ve özellikle bugün bilincin ekranda ve ekranla geçirdiği zaman deneyimini kurarlar.

    Zaman Bilinci derslerinde Husserl, zamansal süreklilik meselesini ele alır. Nesnel zaman anlayışından farklı olarak, fiziksel zaman ya da ölçülebilir zamana ait deneyimlerin kendilerini bize gösterme biçimlerini konu edinir.[18] Dolayısıyla fenomenolojik soru bilinç akışının içkin zamanını konu edinir. Bir zaman nesnesinin algısının kendisinin de zamansallığı vardır. Dolayısıyla zaman nesneleri sürelidir ve şimdi ya da geçmiş olmaları bakımından ele alınırlar. İçsel zaman bilinci zamansal nesnenin yapısını hemen kendisinde değil, bilinç akışı olarak zamanın birliğinde ve onun devingen yapısında bulur. Zamansal nesnelerin deneyimi mekânsal nesnelerin verilişlerinden farklıdır. Mekânsal nesneleri bilincim zamansallaştırır. Oysa zamansal nesneler kendi zamansal akışlarına sahip olduğu için bilincimin zamanının onların zamanıyla çakışması gerekir.

    Husserl’e göre her yaşantının şimdide geçmesiyle birlikte bundan ayrılmaz bir biçimde “önce” ve “sonra” ufukları bulunur. Husserl bu genişlemeyi, bilincin yönelimsel yapısı çerçevesinde “anlık anımsama” (retention), “kökensel izlenim” (Urimpression) ve anlık beklenti (protention) kavramlarıyla betimler. Anlık anımsama ve anlık beklenti, bütünüyle bilinçli olan nesne-hedefleyici edim yönelimselliğinden farklı özel bir tür yönelimselliktir. Husserl bu yönelimsellik türünü betimlemek için kendilerine ait süreleri olan nota ve melodi deneyimini örnek gösterir. Bir melodiyi bir bütün olarak duymamızı sağlayan şey bu melodinin algısı sırasında her bir notaya ait izlenimin bellekte bir bütün olarak bir araya getirilmesidir, yoksa melodiyi duyamazdık. Bunun yanında birer zaman nesnesi olarak her bir notaya ait de bir süre bulunur. Hem tek tek notalara hem de melodiye ait bir süre bulunur ve süreklilik sayesinde notaları değil melodiyi duyarız. Bunun sebebi anlık anımsama ve anlık beklentinin birlikte çalışmasıdır. Örneğin notanın geçip gitmiş olmasına rağmen tınısının duyulması sürekliliğinin tutulması; onun geçip giden notalardan beklenen notalara doğru zamanda yayılışı sayesindedir. Burada bilincin ânı ile nesnenin ânı arasında sürekli yinelenerek kurulan bir ilişki bulunur. Şimdi, geçmiş ve gelecek, akış içerisindeki zamanın bu yeni “genişletilmiş” yapısını ve bunlar arasındaki sürekliliği anlatır. Genişletilmiş şimdi kendi akışı içerisinde biçim değiştirmelerin devamlılığıdır.

    Husserl 1909’dan sonra anlık anımsamaya birincil anımsama (primärer Errinerung) adını verir. Birincil anımsama ânın algısına bir kuyruklu yıldızın kuyruğu gibi yapışır ve hemen önce geçmiş algıları tutar.[19] Bu yüzden birincil bellek algıdır. Zaman Bilinci derslerinin 14. bölümünde tüm bu birincil anımsamaları bütün hâlinde, geçmişe dair anılar olarak yeniden üreten bellek etkinliğine ikincil anımsama (sekundarer Errinerung) adını verir. Şu hâlde, birincil anımsama bir birincil hatırda tutmadır, ikincil anımsa ise birinci anımsamada tutulanların seçilerek tekrarlanmasıdır. İkincil anımsamada geçmişteki her şey tam da eskisi gibi bugüne taşınmaz. Geçmişten şimdiye geçiş esnasında geçmiş biçim değiştirir. Bu elbette geçmişin benzerlikler üzerinden anımsanması olan imge bilincinden (Bildbewusstsein)[20] farklıdır. Geçmişten şimdiye taşınan her yeni içerik şimdide var olan yeni bağlamlarla ilişki içinde neredeyse bir film kurgusu gibi sunulur çünkü artık olmayana dair bilinç etkinliği olarak ikincil anımsama deyim yerindeyse sinemadaki gibi özel efektler kullanır.

    Dolayısıyla ikincil bellek, birincil belleğin seçici bir tekrarıdır; bunlar birbirlerini etkileyen yeniden-üretim biçimleridir. Birincil anımsama şimdiki izlenimlerin geçmiş-izlenimler deneyimiyle kompozisyonudur. İkincil anımsama bu deneyimlerin yeniden üretimidir. Zaman deneyimi saf izlenimler üzerine değil kökensel seçimler üzerinden kurulur. Bunu zamansal bir nesne olan ders örneğiyle açıklayayım. Sınıfta ders verirken konuştuklarımı duyan, kelimelerden cümlelere, cümlelerden fikir akışına giden öğrencilerin algısına her seferinde birincil anımsama eşlik eder. Dersin otuzuncu dakikasında durup o zamana kadar anlattıklarımı beş dakikada özetlemelerini istediğimde, bu sefer ikincil anımsamalarına imgelem eşlik eder ve dersin seçici bir tekrarını yeniden üretirler. Burada önemli olan derste kaç öğrenci varsa o kadar farklı özetin çıkmasıdır çünkü her bir öğrencinin belleğindeki seçme ve unutma kriterleri bireyseldir çünkü bu seçimler önceki seçimlerin oluşturulma biçimlerinden ve derse hangi beklenti ile geldiklerinden etkilenir. Stiegler’e göre bunun sebebi, bilinç akışını kuran mutlak bir öznelliğin olmaması ve zaman deneyiminin temelinde sonluluk bulunmasıdır. Zaman deneyimi saf izlenimler üzerine değil kökensel seçimler üzerinden kurulduğu için bellek aynı zamanda unutuştur. Borges’ün ünlü hikayesi Bellek Funes’te[21] olduğu gibi her şeyi bizzat süresiyle en ince detayına kadar hatırlayan bir belleğimiz olsaydı anımsamada seçim ve unutuş olamazdı ve sürekli geçmişte yaşar, zamanın akışının deneyimine sahip olamazdık.

    Husserl’e göre dün duyduğum bir melodiyi anımsadığımda bunu algıyla değil imgelemle gerçekleştiririm ve bu yüzden yeniden şimdileştirmenin seyir tarzı algıdakinden farklıdır. Husserl’e göre ikincil anımsamada, yani daha önce yaşadığım bir şeyi imgelemle tekrarladığımda bir tür serbestliğe sahibim. Yeniden-şimdileştirme serbest bir şeydir, serbest bir aşarak geçmedir; Yeniden-şimdileştirmeyi “daha hızlı” veya “daha yavaş”, daha seçik ve daha açık ya da daha müphem icra edebiliriz.[22] Stiegler’e göre Husserl algılama ile seçici tekrarı sağlayan imgeleme arasındaki ayrımdan yola çıkarak birincil anımsama ve ikincil anımsama arasında mutlak bir zıtlık oluşturur. Bunu yapmasının sebebi, algılanandaki görüsel kesinliği riske atmamak amacıyla algıya imgelemin ürettiği kurgunun bulaşmasını engellemektir. Oysa Stiegler’e göre her algıda imgelemden gelen geleceğe yönelik bir önalma bulunur.[23]

    Stiegler’e göre Husserl’in zamanında henüz çok yeni olan ses ve müzik taşıyıcılara, fonograf, gramafon ve sinema örneklerini incelediğimizde farklı bir yorumla karşılaşırız. Teknik kayıt araçları sayesinde, zamansal bir nesneye ilişkin algımız, bu zamansal nesneyi daha önce deneyimlemiş olmamız hâlinde temelden değişir. Bir işitmeden diğerine kulak aynı değildir, çünkü ikinci işitmenin kulağı ilkinden etkilenmiştir. Demek ki aslında algıda bile bir tür seçim söz konusudur çünkü algımız, geçmiş algılardan etkilenir ve her yeni işitmede bilincim değişir. Zamansal nesnenin mutlak tekrarlanabilirliği ancak analog kayıt teknolojilerinin çıkmasıyla mümkündür. Elbette Husserl’i bu örneklere gitmediği için eleştiremeyiz çünkü günümüzde yapay zekâ ile ilişkimize benzer bir şekilde 1905 yılında kayıt teknolojileri henüz felsefenin konusu değildi. Gelgelelim zamansal nesnelerin akışının aynı süreyle kayıtlı bir akışın işitilmesi zaman deneyimimizi anlamamızda önemli hâle gelir.

    Stiegler bu zamansal nesnelere “analojik üçüncül bellek”[24] ismini verir ve bunların ilki fonograftır. Edison’un 12 Ağustos 1877’de fonografı icat etmesinden önce hiç kimse aynı zamansal nesneyi aynı süreyle iki kez işitmemiştir. 1895’ten önce hiç kimse aynı trenin gara girişini iki kere izlememişti. Stiegler’e göre fonografta, gramofonda, radyoda, sinemada ve dijital kayıt cihazlarında birincil anımsamayı mümkün kılan şey, saf algı değil aksine hem birincil hem de ikincil anımsamayı mümkün kılan bizzat teknik kayıt nesnesidir. Üçüncül bellekler anımsamada neyi tuttuğumuzu ve neyi unuttuğumuzu etkilerler. Kayıt hem melodinin algılanmasına hem de en önemlisi, tekrarlanan dinlemeler yoluyla bu algının sürekli olarak değiştirilmesine olanak tanır. Dolayısıyla üçüncül bellek, kolektif bir miras olarak birincil ve ikincil anımsamadan türemez aksine onların kurucusudur. Fakat bu elbette bir determinizm değildir. Soru hâlâ deneyimin imkân koşuludur. Stiegler bu yüzden üçüncül belleği Simondon’un birey-ötesileşme kavramı ile birlikte düşünür.[25] Simondon’a göre psişik bireyleşme ancak kolektif bireyleşme ile mümkündür. Birey-ötesileşme psişik bireylerin birlikte-bireyleşmesinin (co-individuation) sonucudur ve kolektif bireyleşmeyi kurar. Söz konusu birey-ötesileşme Stiegler’e göre tüm kolektif anlamlandırmanın ortamıdır. Bu bilgiler, belli ölçüde müşterek kurallar paylaşan topluluklar tarafından teknik kayıt nesneleriyle nesilden nesle aktarılır, uygulanır, dönüştürülür.  Bu yüzden psişik bireyleşme için kolektif bireyleşme ve özellikle teknik bireyleşme elzemdir.

    Stiegler’in argümanı, dışsal bellek desteklerinin insan belleğinin olgusal türevleri olmalarına rağmen, en başından itibaren geçmişi, şimdiyi ve geleceği kavrama biçimimizi etkilemesi ile ilgilidir. Stiegler’e göre bilinç akışının rétentionnel sonluluğu zaman bilincinin artefaktların dışsallığı tarafından koşullandırıldığını gösterir.[26] Böylece bilinç bizzat yaşamadığı, yaşantısına konu edinmediği bir geçmiş tarafından etkilenir. Belleğin teknik, üçüncül biçimi, yapısal olarak birincil bellekten bile önce gelen bir bellek izi oluşturur. Stiegler geçmiş nesillerden miras alınan bellek biçimlerinin ilkini André Leroi-Gourhan’ın antropolojisi üzerinden “epifilogenetik bellek” kavramıyla yorumlar. İnsana özgü epifilogenetik bellek, zihinsel yaşamın teknik araçlarda dışsallaştırılmasıdır. Maddi uzantılarla kurulu bu ortam insanın genetik ve somatik belleği değil yazı, imaj gibi teknik dayanaklara kayıtlı nesiller arası epifilogenetik belleğini destekler. Her teknik alet bir ölçüde bellektir. Böylece teknik ve kolektif belleğin doğumu gerçekleşir.[27]

    Peki, günümüzün dijital üçüncül bellek biçimleri bilincimizi nasıl etkiler? Zaman deneyiminin saf izlenimler üzerine değil kökensel seçimler üzerinden kurulması fikri, günümüzün endüstriyel zamansal nesnelerinin tüketimini yorumlamamızda yardımcı olabilir. Burada sorun analog ve dijital kayıt nesnelerin birer farmakon (ilaç ve zehir) olmasıdır. Bunlar yazı örneğinde olduğu gibi bilgimi arttırabildiği gibi bilinç zamanımı bir tüketim nesnesi hâline getirerek dikkat bozukluğuna yol açabilir. Stiegler bilişi kısa devreye uğratan bu duruma “bilişsel proleterleşme” ismini verir. Endüstriyel zamansal nesneler kendi zamansal akışları tarafından kurulan nesnelerdir. Bilincimizin zamansal akışı, endüstriyel zamansal nesnelerin akışına uymak zorunda olduğu için onunla çakışır. Zamansal nesne tarafından dikkatimiz öyle emilir ki neredeyse bilinç zamanımızı o nesnede geçiririz. Bunun başlıca sebebi teknik üretim biçimlerince sunulan ve dolaşıma sokulan endüstriyel nesnelerin hem gerçek zamanlı hem de eş zamanlı olarak milyonlarca bilincin ilgisini ve dikkatini çekebiliyor oluşu, yani hiper-senkronizasyondur. Bilinç zamanının bir tüketim nesnesi hâline gelmesiyle kültür endüstrisi zihinleri manipüle etmenin yollarını derinleştirir ve mimetik tüketici davranışlarını provoke eder. Sistemin sorunsuz devamı için kapitalizm bireylerin arzularını sömürür, onları dürtülere indirger. Yirminci yüzyılda sigara sektörünün sinema üzerinden zihinlere kazınması ile başlayan reklam biçimleri günümüzde 7/24 zihinleri sömürür. Üçüncü endüstri devrimi çağında sömürülecek hammadde sadece fosil yakıtlar ya da beden gücü değil aynı zamanda zihinler ve kültür dünyasının sembolleridir.

     

    *Prof. Dr., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Felsefe bölümü.

     

     

     

     

     

     

     

    [1] B. Stiegler, La technique et le temps vol. I-II-III; suivi de Le nouveau conflit des facultés et des fonctions dans l’anthropocène, Paris, Fayard, 2018, s. 20.

    [2] E. Husserl, L’origine de la géometrie, fr. çev. ve önsöz J. Derrida, Paris, PUF, 1962, s. 207. Husserl’in 40 sayfalık metni 1936 yılına aittir ve Almancada ilk defa 1954 yılında yayınlanmıştır. Derrida 170 sayfalık bir giriş yazısı ile birlikte Husserl’in metnini Fransızcaya çevirmiştir. Kitabın Türkçe çevirisi: E. Husserl, Geometrinin Kökeni, Önsöz J. Derrida, çev. Ayşe Meral, İstanbul, Albaraka, 2023.

    [3] Platon, Menon, çev. F. Akderin, İstanbul, Say, 2012, s. 47-61.

    [4] E. Husserl, Geometrinin Kökeni, s. 11.

    [5] E. Husserl, Geometrinin Kökeni, s. 173.

    [6] E. Husserl Die Krisis der euroäischen Wissenschaften und die tranzendentale Phänomenologie (1954),  fr. çev. Gérard Granel, La Crise des sciences européennes et la phénoménologie transcendantale, Paris, Gallimard, 1976, s. 27.

    [7] E. Husserl, Geometrinin Kökeni, s. 198.

    [8] E. Husserl, Geometrinin Kökeni, s. 178.

    [9] M. Wolf, Proust ve Mürekkepbalığı: Okuyan Beynin Bilimi ve Hikayesi, Koç Üniversitesi Yayınları, 2017, s. 25.

    [10] B. Stiegler, La technique et le temps vol. I-II-III, s. 371.

    [11] B. Stiegler, La technique et le temps vol. I-II-III, s. 355.

    [12] E. Husserl, Geometrinin Kökeni, s. 87.

    [13] E. Husserl, Geometrinin Kökeni, s. 88.

    [14] W. J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi, çev. Sema P. Banon, İstanbul, Metis, 2020, s. 103.

    [15] W. J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi, s. 141.

    [16] W. J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi, s. 118.

    [17] Stiegler’e göre dışsallaştırma süreci, yani teknik evrim, bellek tekniklerinin ortaya çıkmasıyla beraber bir gramatizasyon tarihi olarak somutlaşır. Gramatizasyon süreci belleğin teknik tarihidir. Detaylı analiz için bkz. E. Şan, “Dijital Mekânda Yazı ve Teknoloji Felsefesi”, Sabah Ülkesi, 75/2023.

    [18] Fenomenolojik zaman ve nesnel zaman ayrımı konusunda ayrıntılı bir analiz için bkz. S. Yazıcıoğlu, Husserl Fenomenolojisinde Zaman Algı Bellek, Fol, 2022, s. 57.

    [19] E. Husserl, İçsel Zaman Bilincinin Fenomenolojisi Üzerine, çev. Mesut Keskin, Avesta, 2011, s. 51.

    [20] E. Husserl, İçsel Zaman Bilincinin Fenomenolojisi Üzerine, s. 78.

    [21] J. L. Borges, “Funes el memorioso”, Fictions, 1944.

    [22] E. Husserl, İçsel Zaman Bilincinin Fenomenolojisi Üzerine, s. 66.

    [23] B. Stiegler, La technique et le temps vol. I-II-III, s. 609.

    [24] B. Stiegler,  “L’appareil noétique et sa matière grise”, Lignes, 2016/3 (n. 51), s. 148.

    [25] G. Simondon, Du mode d’existence des objets techniques, Paris, Aubier, 1958.

    [26] B. Stiegler “La finitude rétentionnelle”, Mémoire de la technique et techniques de la mémoire, Érès, 1999, s. 25.

    [27] Stiegler’in fenomenoloji ve antropoloji arasında kurduğu ilişkiyi şurada ele almıştım: “Bernard Stiegler, Fenomenoloji ve Antropoloji”, Sabah Ülkesi, 74/2023.