BULUTLAR ÜSTÜNDE YAŞAM: STEVEN DELAY İLE TERRENCE MALİCK VE FELSEFE HAKKINDA SÖYLEŞİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Sellers Johnson*

     

    Terrence Malick felsefi perspektifleri çok iyi kullanan bir yapımcı, senarist ve yönetmen. Malick üzerine akademik araştırma yaparken onun sanat estetiğini ve müstesna anlatım yapılarını değerlendirmek için Søren Kierkegaard, Martin Heidegger ve Ludwig Wittgenstein gibi belirli filozoflara yönelsek de film ve felsefe araştırmalarının kesişimi felsefi analizde yeni perspektifler açmaya devam ediyor. Hâliyle, Malick’i değerlendirirken felsefe esas unsur olmaya devam ediyor ancak onun eserlerindeki karmaşık temaları, estetiği ve etiği keşfederken tam manasıyla işlev gördüğünden de emin olmamız gerek.

    Steven DeLay, editörlüğünü üstlendiği Life Above the Clouds: Philosophy in the Films of Terrence Malick [Bulutlar Üstünde Yaşam: Terrence Malick Filmlerinde Felsefe] (SUNY, 2023) adlı yeni kitabında işte bu güçlü disiplinler arası yaklaşımı öne çıkarıyor. Film çalışmalarına yoğunlaşan bir filozof olan DeLay’in Malick üzerine bu antolojisi, Malick’in filmlerinin felsefi alanda yeni perspektiflerle tartışılmasını sağlıyor, bunun yanında özellikle felsefe zemininden gelen yeni Malick araştırmacılarını da destekliyor. Kitaba katkı sunanlar Malick’in felsefeyle harmanlanmış film yapma tarzı üzerine eleştirel tutumlar benimserken yönetmenin son dönemdeki filmlerine özel bir ilgi gösteriyor ve eleştirmenlerin göz ardı ettiği film üçlemesine (Aşkın İzleri (2012), Kupa Şövalyesi (2015) ve Şarkıdan Şarkıya (2017)) yepyeni bakış açıları getiriyor. Biz bu bağlamda DeLay’e bazı sorular sorduk; o da Malick üzerine son çalışmasını bize anlattı: Felsefeyi süregiden mühim bir perspektif olarak ele aldı ve karmaşık, zorlayıcı ve felsefi açıdan zengin film metinleri olan Malick’in filmlerini değerlendirdi.

     

    Sellers Johnson: Steven, Terrence Malick üzerine bu son kitabın editörüsün ama bu yönetmeni araştırma hakkındaki daha önceki tecrübelerinden bahsedebilir misin bize?

    Steven DeLay:  İzlediğim ilk Malick filmi İnce Kırmızı Hat (1998) idi, o zaman 12 yaşındaydım. Er Ryan’ı Kurtarmak da aynı yıl çıkmıştı. Hatırlıyorum da insanlar o zamanlar Malick’in filmine nasıl yaklaşacaklarını bilmiyorlardı. Olağan bir Hollywood savaş filmi hiç değildi, savaşı yüceltmek gibi bir iddiası yoktu, vatanseverliği pohpohlamak için de çekilmemişti. Bu açıdan, Spielberg’ün 2. Dünya Savaşı’na yaklaşımından epeyce farklıydı. Diğer taraftan, Hollywood için çekilmiş olağan bir savaş karşıtı film de değildi. Siyasi ya da ideolojik açıdan savaş eleştirisi sunan bir film yoktu karşımızda. Daha temel, metafizik, varoluşçu bir mesele vardı burada. Savaşın anlamı hakkındaki görkemli anlatıların altını oyuyor; askerlerin kişisel ve hatta mahrem ve içsel mücadelelerini vurguluyor, üstelik bu insani olayları da kozmik bir perdeden anlatıyordu. Çocukken askerî tarihe acayip ilgi duyardım, dolayısıyla filmin uyarlandığı James Jones romanını zaten okumuştum. Sonrasında filme hemen âşık oldum zaten. 2011’de Hayat Ağacı çıktıktan sonra Malick’in çok müstesna ve önemli bir yönetmen olarak görüldüğünün farkına vardım. Ardından gidip diğer bütün filmlerini izledim ve kendisinin büyük hayranı oldum.

    O zamanlar felsefe yüksek lisans öğrencisiydim, Hayat Ağacı’nda ortaya konan çeşitli felsefi ve teolojik hatları fark edip beğenmiştim. Sonra Malick’in hayat hikâyesine baktım, felsefi geçmişi olduğunu öğrendim, bilhassa fenomenolojik gelenekle ilgiliydi, Edmund Husserl ve Heidegger isimleri öne çıkıyordu, ki bu isimler hakkında Harvard’da bir tez bile yazmıştı. Malick üzerine temel bir felsefi literatür olabileceğini tahmin ettim, onun hakkında yazılanlara baktım, böylece ilk izlenimlerimi edindim. Simon Critchley ve Hannah Patterson, Malick üzerindeki Heidegger etkisi hakkında birkaç makale yazmıştı. Bence faydalı işlerdi bunlar. Hayat Ağacı çıktıktan kısa bir süre sonra doktora tezimi tamamlamak üzere Oxford’a gittim. Malick’in biyografisini okurken Oxford’da felsefe öğrencisi olduğunu öğrendim, hâliyle bu bakımdan aramızda kişisel bir bağlantı olduğunu hissettim. Kupa Şövalyesi tam ben felsefe tezimi tamamladığımda çıkmıştı, öncesinde Aşkın İzleri hemen sonrasında da Şarkıdan Şarkıya çıkmıştı ve bu üç film birlikte Malick’e ciddi bir felsefi hassasiyetle yaklaşma fikrini bende uyandırdı.

    Filmleri fenomenolojik anlamda bir felsefe mecrası olarak kullanıyordu, böylece yaşamın esas yönlerini gösterebiliyordu bize, bunun yanında filmi eşsiz bir ifade sanatı formu kılan mekanizmalardan da sonuna kadar faydalanıyordu: imgesel dil, zaman ve mekân kontrolü, ses ve müzik kullanımı, bütün bunlar öyle icra ediliyordu ki başka türlü bir icra olamayacağını düşünüyordunuz. Bütün bunlar gözünüzün önünde olurken bu filmler pek tabii estetik, felsefe ve teoloji arasındaki ilişkiye dair sorular doğuruyor zihninizde, böylece bir sanat eseri veya bir felsefe eserinin anlamı üzerine de düşünüyorsunuz.

    O zamanki düşüncem neyse şimdiki düşüncem de o: Malick, ifade edilemeyeni ifade etmeye çalışıyor, en temel, basit ve önemli yaşam veçhelerini yakalayıp göstermeye azmediyor, bu veçheler insan tecrübesini insani kılan veçheler; tarifsiz yaşam boyutları bunlar, edebiyatla, resimle ya da başka bir ifade tarzıyla tam manasıyla anlatılmayacak şeyler, elimizden kayıp gitmeleri çok olağan olsa da hepimizin başına gelen ve hepimizin bildiği şeyler, çünkü bunlar bizim mayamızda var. Bence Malick’in tarifsiz olana bu ilgisi ya da gizemli şeylerle böyle uğraşması akademik felsefeyi bırakıp neden yönetmen olma yoluna girdiğini bize açıklayabilir: Sıradan bir dil filozofu olan hocası Gilbert Ryle’ın aksine Malick bir içsellik düşünürüdür. Her gün kullandığımız dilin ve her gün maruz kaldığımız toplumsal faaliyetlerin gizlediği insan yaşamının temel boyutlarını keşfetmeye ve ortaya çıkarmaya meraklı; takdir edersiniz ki hepimiz bu şeylerle yalnız kaldığımızda boğuşuruz.

     

    Malick’in eserlerinde felsefi açıdan neyi göstermek istediniz? Malick’in ilk eserlerinden beri gözden kaçan ama sizin keşfettiğiniz bir ana tema var mı?

    Malick’e dair ilk felsefi yorumlardan itibaren onun filmlerini “Heideggerci sinema” diye sınıflandırmak standart bir tutumdu. Elbette bunda haklı bir taraf var, fakat zaman geçtikçe ve felsefi tartışma da derinleştikçe bu tutumun aşırı basite kaçma olduğu anlaşıldı, çünkü bu filmlerde göze çarpan başka felsefi figürler de vardı: Deleuze, Kierkegaard, Schelling, Dostoyevski ve diğerleri bu figürler arasında sayılabilir. Malick yeni bir film çıkardığında izleyiciler, eleştirmenler ve yorumcular hemen bu yeni film ışığında yönetmenin önceki eserlerinin tamamını yeniden değerlendirme fırsatı bulur. Adeta bir yorum-bilgisi ortamı oluşur. Gizli Bir Yaşam (2019) çıktığında olan şey buydu, çünkü ayan beyan görüldüğü üzere bu filmde kısmen geçen hikâye Malick’in bir yönetmen olarak kendi kendiyle hesaplaşmasıydı ve bu da eserindeki Heidegger etkisi sebebiyle oluyordu, Heidegger’in Nazi partisine katılması burada önemli bir motifti. Eğer Malick’in bütün filmlerini tek bir kelimeyle özetlemek istesek o kelime “güzel” olurdu. Fakat filmlerini analiz ettiğimizde güzelliğin rolü tuhaf biçimde kısmen göz ardı edilir. Belki de Malick’i felsefi açıdan değerlendirirken güzellik hak ettiğinden daha az dikkat çekmiştir, çünkü onun eserleri daima Heidegger perspektifinde yoğun değerlendirmelere tabii tutulmuştur. Bu da bizi bir şekilde Romantiklere ve Alman idealistlere götürür. Onlar için güzellik hem felsefenin hem yaşamın hem de sanatın merkezindedir. Bu kitaba katkı sunanların önemli bir kısmı da bu yüzden güzelliğin doğası mevzusuna eğildiler.

     

    Bulutlar Üstünde Yaşam, hâlihazırda Malick üzerine yazılmış ve en çok yazarın katıldığı en kapsamlı eser. Kitap ayrıca birçok yeni araştırmacıya da kucak açmış. Yazarları nasıl bulup bir araya getirdiniz?

     

    Başlangıçta kapsamlı bir el kitabı oluşturma planım vardı; yazarlar, Malick’in filmlerindeki farklı konular ve temalar hakkında onlarca kısa madde yazacaktı. Kısacası bir Malick sözlüğü oluşturma niyetim vardı. Fakat bazı nedenlerden dolayı bunun makul olmadığının farkına vardım, bu yüzden farklı bir yöntem benimsemek icap etti. Bence en iyisi de bu oldu. Geleneksel bir yöntemle makaleler toplandı, yazarların makalelerini yazması için yeterince alanı olacaktı, herhangi bir sayfa ya da kelime sınırlaması yoktu. Yazarları bulma meselesine gelince, çok şükür pek bir zorluk yaşamadık. Yapılacak ilk şey itibarlı Malick yorumcularının ilgisini çekmekti. Bundan sonra, sinema felsefesi üzerine çalışmış kişilere ulaştım. Yeni araştırmacıları bulurken önce onların felsefi hassasiyetlerine ve ilgi alanlarına baktım, onların çalışmalarını okuduğumda Malick’e kişisel bir ilgi duyarlar mı acaba diye düşündüm ve bu düşünceden sonra onlarla iletişime geçtim. Doğru tahmin etmiştim; genelde Malick’in filmlerini çok seviyorlardı ve daha önce hiç olmadığı kadar onun hakkında yazmaya isteklilerdi. Elbette proje ilerlerken başka kimle iletişime geçebiliriz acaba diye düşünüyorsunuz, sonradan aklımıza gelenlerle de iletişim kurduk, böylece bu kadro bir araya gelmiş oldu.

     

    Kitabın içindekiler kısmına baktığımızda, önceki filmlere nispetle başlangıçta bahsettiğimiz film üçlemesini tartıştığını söyleyebiliriz. Bu üçlemenin birçok eleştirel çevrede genelde göz ardı edildiğini dikkate alırsak bu filmleri yeniden gündeme getirmenizin bir amacı olmalı.

     

    Malick’in filmleri insanları daima kamplara böler. Kanlı Toprak (1973) ve Cennet Günleri (1978) bazıları için şaheserdir, geri kalanıysa pek bir işe yaramaz. Bazıları da Hayat Ağacı’na kadar tüm filmlerine hayrandır, Hayat Ağacı’nı ise şaheser kabul ederler, fakat sonra gelen işlerden pek hoşlanmazlar, Gizli Bir Yaşam burada bir istisnadır, Malick’in bu filmle aslına döndüğünü düşünürler. Üçüncü bir grup da var ki onlar Hayat Ağacı’nı Malick’in ilk teklemesi olarak görürler, burada yoldan çıkmıştır,  ondan sonra yaptığı bütün işler de Hayat Ağacı’nda zaten kötü olan şeylerin daha kötü bir tekrarıdır. Son olarak benim gibi Malick’in bütün işlerini seven bir grup var. Onun işlerini sevmeyenler genelde “kasıntı” olduğunu düşünürler. Bu kelimeyle ne kastettiklerini pek anlamıyorum. Fakat insanlar bu filmlerde hoşlanmadıkları şeyleri açıklamaya çalıştıklarında özellikle iki şeyi belirtiyorlar; birincisi, filmlerinde karakter gelişiminin eksik olduğunu söylüyorlar, ikincisi, bir olay örgüsü ya da geleneksel anlatım olmadığından yakınıyorlar. Aşkın İzleri, Kupa Şövalyesi ve Şarkıdan Şarkıya bu suçlamalara çok maruz kalmıştır. Bence bu filmlere tekrar dönüp gerçekten bir hikâye anlatıyorlar mı diye bakmak gerekti. Zorlayıcı ve hakiki bir karakter derinliği olduğuna ise şüphe yok.

    Gerçi bu filmlere düşkünlüğüm kısmen benim kişisel hayatımdan da ileri geliyor olabilir, yüksek lisans öğrencisi olduğum zamanlar Houston’da yaşıyordum, Şarkıdan Şarkıya filmi de o esnada çekiliyordu, Austin City Limits Müzik Festivali’ne ben de gitmiştim. Hâliyle filme sinen Austin havasıyla kişisel bir bağ kurmuştum, tasvir ettiği tecrübe de bana hitap ediyordu. Fakat bu filmleri sevmeyenlerin bu filmlerde anlatılan hikâyeleri ve anlatım tarzlarını takdir etmeleri için Malick’in kullandığı seslere ve görsellere açık olmaları gerek. Bence bu filmler felsefi ve teolojik açıdan onun zengin filmleri: Şarkıdan Şarkıya filmindeki Cook karakteri Milton’ın Şeytan karakterinin doğrudan uygulanmasıdır diyebiliriz; Kupa Şövalyesi Platon’la derin bağlar taşıyor, ve tüm üçleme Kierkegaard’a referansla yorumlanabilir. Örneğin, Şarkıdan Şarkıya filminin başlangıçtaki ismi Kanunsuz imiş ve bu durum bize çok şey anlatıyor. Öte yandan, sevgi etik ve hatta dinî açıdan dizginlenmediğinde ya da bir başka deyişle sevgi esasında amaçsız olduğunda, kaprislere maruz kaldığında ve sırf yenilik ve haz uğruna arandığında bu sevginin ve yanında cinsel arzunun kaçınılmaz biçimde nasıl felakete, gönül yarasına ve yıkıma yol açtığını görmemizi sağlıyor. Bence Malick’in bize göstermek istediği şey şu: Kierkegaard’un ilk varoluş aşamasında yani “estetik” aşamada kalan sevgililerin başına ne geliyor?

     

    İlgilendiğin araştırma alanlarını düşündüğünüzde doğrudan sana hitap eden bir Malick filmi var mı?

     

    İncil’de Tanrı’nın yaratma yoluyla tezahür ettiği söylenir. Bir fenomenolog olarak Tanrı’nın tezahürü sorunuyla özellikle ilgiliyim. Tüm filmler arasında bence Hayat Ağacı bu fenomenle en çok ilgilenen film. Tanrı’nın görünür dünyada nasıl tezahür ettiğine dair bu teolojik sorun film ortamına doğallıkla oturuyor, çünkü bizzat film görüntüsünün statüsü ve gerçekliği yakalama şekli etrafında dönen sorunlar var.

     

    İzleyiciler ve Malick hayranları, yakında vizyona girecek olan The Way of the Wind (Rüzgarın Yolu) projesinden ne beklemeli?

     

    Birçok filozof, teolog ve sanatçı din ve sanat arasındaki ilişkiyi irdelemiştir. Sanat, dinî inancın içeriğini tam manasıyla temsil edebilir mi, yoksa bunu sanatsal temsil için kökten erişilmez kılan bir unsur mu var dinî yaşamda? Örneğin, sanatın nihayetinde güzelliği ortaya çıkarma işi olduğunu düşünüyorsak, bazı dinî hakikatlerin ya da olayların tasviri meselesine geldiğimizde bu durum potansiyel bir sorun doğurur. Hz. İsa’ya yapılan zulümler ve sonunda çarmıha gerilerek öldürülmesi çirkin ve korkunçtur, hiç de güzel değildir. O zaman, bunu sanatta temsil ettiğimizde ne anlayacağız? Bunun herhangi bir sanatsal temsili buradaki dehşeti hakkıyla yakalayabilir mi? Yakalayabilmiş midir? Öyleyse, söz konusu eser artık güzel olmayacak mı demek bu? O hâlde sanat esasında güzellikle ilişkisi dâhilinde tanımlanamaz. Ama durum buysa o zaman sanat neye bağlıdır? Buradaki bağlantılı fakat farklı bir kaygı da sanatın öyle ya da böyle dindeki sert hakikatleri yumuşatmasıdır, onları estetik açıdan makul göstermesidir. Bence Malick bu tehlikeye karşı son derece duyarlı.

    Gizli Bir Yaşam filminde Franz şehir kilisesinin ressamıyla tanışır, ressam Franz’a şöyle der: Kilisede İsa’nın yaşamını tasvir etmek için yaptığım bütün resimler sadece İsa hayranı üretiyor, takipçisi değil. Ressamın işleri herkese yüce bir İsa gösteriyor, acı çeken bir İsa değil. Burada şunu belirtelim: Ressamın sözleri Kierkegaard’un Hıristiyanlık Faaliyeti eserinden doğrudan alıntıdır. Kierkegaard’a göre insanlar sırf Hz. İsa’ya hayran oldukları için kendilerinin Hıristiyan olduklarını sanıyorlar, fakat onu takip etmiyorlar, bu yüzden de acı çekiyorlar. Filmi izlediğimde Franz ve ressam arasındaki bu sahnenin kısmen otobiyografik özellikler taşıdığı izlenimine kapıldım: Ressam rolündeki Malick, bir sanatçı olarak Hz. İsa ile kurduğu şahsi ilişkisiyle yüzleşiyor, filmleri İsa hakikatini gerçekten doğru temsil etme kapasitesine sahip mi acaba diye merak ediyor, kısacası, izleyenleri sadece İsa’ya hayran olmaya mı çağırıyor, yoksa bir şekilde insanlara onu takip etme ilhamı veriyor mu?

    Görünen o ki Rüzgarın Yolu, bu estetik ve varoluşsal çıkmazları çözmeye çalışan bir film olacak. Bu film, Hz. İsa’nın hayatını sinema dâhilinde hakkıyla temsil etmeye yönelik bir Malick girişimi olacak. Peki bunu nasıl yapacak? Hz. İsa’nın yaşamındaki çeşitli dönemleri kronolojik sırasıyla mı verecek? Yoksa sahneleri farklı şekilde mi düzenleyecek? Öyleyse bu düzendeki ilke ne olacak? Hz. İsa’nın yaşamından çeşitli sahneler gördüğümüzde elbette onun sözlerini duyacağız. Malick’in seslendirme tarzını düşündüğümüzde Hz. İsa’nın şahsi düşüncelerine de erişimimiz olacak mı acaba? Gizli Bir Yaşam filmindeki ressamın sözlerini hesaba kattığımızda demek ki Rüzgarın Yolu’nun başarısı Hz. İsa hayranı üretmeyle değil de bize onu takip etme ilhamı vermesiyle ölçülecek. Bence bu film, bize gösterilen Hz. İsa’ya hayran olalım maksadıyla çekilmiş bir film olmayacak. Malick’in Hz. İsa temsiline hayran olmamızı değil, Hz. İsa gibi olmamızı istediğini düşünüyorum. Bu bizi dönüştürecek bir film olacak. Bir sanat olarak sinemanın sınırlarını da zorlayacak.   

     

    * Araştırmacı.