MÜZİK VE KLASİK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yalçın Çetinkaya*

     

    Klasik kelimesi, zamana mütehammil varlıkları ve değerleri tanımlamak için kullanılmaktadır. Bunu biraz daha açacak olursak klasik, zamanın eskitemediği, üzerinden yıllar geçse de, geçen yılların değerini düşürmekten ziyade artırdığı nesneler, varlıklar ve değerler için kullanılan bir ifadedir. Sadece bununla da kalmaz, öncü olma vasfını da her zaman korur, örnek teşkil eder. Klasik, edebiyatta ve sanatın diğer dallarında, zamanın değerini artırdığı sanatsal varlıklar için kullanılır. Aslında klasik, antik Yunan ve Roma sanatındaki klasik geleneği yeniden üretmeye çalışmak ve bu klasik değerlerden yola çıkarak, aynı kusursuzlukta ve değerini koruyan sanat eserleri ortaya koymak şeklinde bir anlamı da ihtiva etmektedir.

    Bu sanat dallarından biri de müziktir. “Klasik müzik” ifadesini sıkça duyarız. Hatta “klasik” Avrupa müziğinde barok dönem sonrası ve romantik dönem öncesi bir dönemin adı olduğu gibi, Türk müziğinde de (bazı yanlış ve Batı müziğindeki dönemlendirmeden esinlenerek yapılan bilgisizce dönemlendirmeleri bir yana bırakacak olursak) dönem adı olmasa bile eskimeyen ve bestelenmesinin üzerinden yüzyıllar geçse de unutulup değerini kaybetmek yerine daha da değerlenen eserler için kullanılmaktadır.

    Avrupa müzik tarihinde klasik dönem, aşağı yukarı Aydınlanma sürecine rastlamaktadır. Müzikte, MS 4 ve 5. yüzyıllardan itibaren neredeyse tamamen kilise etkisi ve kontrolünde varlığını sürdüren müzik, klasik döneme, yani Johann Sebastian Bach’ın ölüm tarihi olan 1750 yılına kadar kilise etkisinde kalmayı sürdürür. Barok dönem için, kilise kaynaklı müziğin zirve yaptığı dönem de diyebiliriz. Hatta geç rönesanstan itibaren, Claudio Monteverdi ve Girolamo Frescobaldi gibi İtalyan bestecilerin aynı zamanda çağının en önemli kilise eserlerini verdiğini söylemek mümkün.

    1750 yılında Bach’ın ölümüyle müzikte barok dönem sona erer ve klasik dönem olarak adlandırılan dönem başlar. Barok, bir saray süsleme sanatı olarak kabul edilir, aslında bir mimari tarzdır fakat müzikte de rönesans sonrası ve klasik öncesi dönem “barok” olarak adlandırılır. İlginçtir, Avrupa müziğinde klasik dönemin temellerini atan da Bach’ın çocuklarıdır. İtalyan bestecilerin hakkını da vermek gerekir tabii. Bana göre Luigi Boccherini ve özellikle 1771 yılında yaylılar beşlisi için bestelediği Opus 11, 5 numaralı Mi Majör menuet de güzel bir klasik dönem öncü eseridir.

    İster Türk ister Batı müziğinde, eski ve değerini kaybetmemiş müzik eserleri genellikle kelimenin müzikteki teknik anlamının dışında, “klasik” olarak adlandırılır. Ancak Avrupalı müzikbilimcilerin müzik tekniği açısından Avrupa müzik tarihini dönemlere ayırdıklarında, klasik kavramının anlam muhteviyatının, müzik bilimi açısından daha somut teknik izahlara sahip olduğu görülecektir. Bazı Türk müziği tarihçileri de, tıpkı Avrupa müzik tarihinde olduğu gibi Türk müzik tarihini Osmanlı Devleti süreci içinde müziğin seyrine göre dönemlendirmişlerdir. Ancak bu dönemlendirme, Avrupa müzik tarihine bakılarak ve biraz da taklit edilerek yapılan bir dönemlendirme olduğu için, Avrupa müzik tarihindeki müzik tekniği açısından yaşanan gelişmeleri tam olarak yansıtmamaktadır. Avrupalı müzik bilimciler ve müzik tarihçileri, Avrupa müzik tarihindeki dönemlendirmeyi daha bilimsel yöntem ve analizlerle yapmışlardır. Türk müzik tarihindeki dönemlendirmeyi Avrupa müzik tarihindeki dönemlendirmeyi taklit edercesine yapan Türk müzik tarihçilerine “klasik” kelimesinin anlamı sorulduğunda vereceği cevap büyük bir ihtimalle, “klasik” kelimesinin sözlük anlamına benzer bir cevap olacaktır. Yani, zamana mütehammil ve zaman geçtikçe değeri daha da artan varlıklar, değerler ve müzik eserleri. Örnek: Itrî…

    Hâlbuki Avrupa müzik tarihindeki dönemlendirme incelendiğinde, her müzik döneminin teknik olarak da bir izahı olduğu görülmektedir. Mesela barok dönem müzikleri, kontrastlık üzerine kuruludur. Sürekli bas partisi (basso-continuo), uzun müzik cümleleri gibi teknik özellikler, barok dönem müziğinin en önemli özellikleri arasındadır. Ve tabii, barok mimarinin yansıması olarak “müzikte süsleme”…

    Barok dönem müziklerinin bu başlıca özellikleri, klasik dönemde değişmeye başlar. Avrupa müzik tarihinde “klasik dönem” olarak adlandırılan dönemin, barok dönemin en önemli bestecisi Johann Sebastian Bach’ın ölüm tarihi olan 1750 yılında başladığı ve klasik dönemin en önemli bestecilerinden Ludwig Van Beethoven’in ölüm tarihi olan 1827 yılında sona erdiği kabul edilmektedir. Klasik dönem, Avrupa’da müzik sanatının kilise etkisinden uzaklaştığı, Aydınlanmanın da etkisiyle değişime uğradığı dönemdir. Rönesans sonrası ve erken barok dönemde yükselmeye başlayan operanın, Willibald Gluck’un getirdiği yeniliklerle değişmesi, başta Joseph Haydn olmak üzere Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig Van Beethoven’in müzik sanatının ufuklarını genişletmesi, klasik dönemin en belirgin özellikleri arasında sayılabilir. Barok dönemin sonlarına kadar devam eden kilise etkisi ve müzikteki tekdüzelik, klasik dönemle birlikte geride kalır ve Avrupa müziği yeni ve coşkulu melodilerle çeşitlenmeye başlar. Klasik dönem “Haydn-Mozart Çağı”, “Piyano Çağı” gibi tanımlamalarla da anılmaktadır. Gerçekten de piyano, klasik dönemin en önemli ve gözde enstrümanı hâline gelmiştir. Fakat asıl bu dönemin hazırlayıcısı olduğunu düşündüğüm Joseph Haydn için ayrı bir sayfa açmak gerekiyor.

    Hep düşünmüşümdür, Joseph Haydn olmasaydı Mozart olur muydu, Beethoven olur muydu? Hiç kuşkusuz, kendilerine verilen hayatı yaşamak üzere dünyaya gelir ve müzikle de ilgilenirlerdi, hatta iyi birer müzisyen olabilirlerdi. Ama gerek Mozart ve gerek Beethoven üzerindeki Haydn etkisini düşünecek olursak, bu iki büyük besteciyi “büyük” yapan unsurun da Haydn olduğunu anlayabiliriz. Beethoven, 1792 yılında kendisine örnek aldığı ve adeta idolü hâline getirdiği Joseph Haydn ile çalışmaya gönderilir, hatta iki yıl birlikte çalışırlar da. Her ne kadar kişiliklerinin uyum sağlamadığı söylenirse de Beethoven’ı etkileyen en önemli besteci Haydn’dır. Şu da bir gerçektir ki müzik dünyasında bir önceki besteci ya da besteciler, sonrakileri mutlaka etkilemiştir ve etkilemeye devam edecektir.

    Joseph Haydn, aslında ilginç ve gerçekten de çağına damgasını vurmuş öncü bir bestecidir. Müzik tarihinin en uzun ömürlü bestecilerinden biri olan Haydn, “Baba Haydn” olarak da anılırdı. Öncüydü, çünkü klasik dönem olarak adlandırılan parlak müzik döneminin senfoni ve yaylı çalgılar kuarteti geleneğini yerleştiren, Haydn’dır… Haydn sadece bu geleneği yerleştiren değil, aynı zamanda müziksel biçimlerin değişimlerini yönlendiren bir bestecidir. Bu bakımdan, Haydn Batı müziği tarihinde bir kırılma noktası ve değişim sembolüdür. Eskimiş ve geleneksel bazı uygulamaları rafa kaldırıp ve belki de barok dönemin artık sıkıcı gelmeye başlayan üslubunu aşarak klasik dönemi hazırlayan öncü bir bestecidir. Haydn zamanında müzik, toplumun beğenileri doğrultusunda şekillendiği için, Haydn hiçbir zaman kaliteden ödün vermeyen ama bunu yaparken de halkın beğenisini kazanmayı başarabilen bir bestecidir. Haydn, halkın müzik beğenisini çok iyi anlamış, bunun yanında halkın dilini de bilen bir sanatçıdır. Yani gerçek bir aydın ve öncü müzisyen tavrıdır bu. Çünkü müzikte geleneğin üzerine gitmek ve onu, hiç kimseyi incitmeden geliştirerek değiştirmek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Haydn, kendi dönemi adına bunu başarabilmiş bir sanatçıdır. Haydn’a göre bir besteci eserini üretirken kendi üst düzey bilgisini dinleyicinin anlayıp beğeneceği ve keyif duyacağı eserler üretebilmek için de kullanabilmelidir. Bu müzisyen davranışıyla Haydn, Batı müziği tarihinde birçok besteciden ayrıldığı gibi, kendinden sonra gelen besteciler için de bir prensipler bütünü oluşturmuştur diyebiliriz.

    Haydn denilince akla hiç şüphesiz senfoniler ve kuartetler gelir. Haydn, senfoninin babası olarak bilinir. Ondan önce bestelenen senfoniler, opera uvertürü olan sinfoniadan ortaya çıkmış üç bölümlü ve klasik öncesi tarzlardır. Haydn, senfoniye yeni şeyler katmış ve senfoniyi de zenginleştirmiş bir bestecidir. Ama kuartet konusunda Haydn’ın hakkını vermek gerekir. Yaylı çalgılar için yazdığı kuartetler, aslında amatör müzisyenlerin düzenledikleri müzik akşamları için yazılmaya başlanmıştır. Ancak daha sonra Esterhazy prensinin talepleri üzerine her hafta bir konser için kuartet bestelemiştir. Ve her hafta sipariş üzerine bestelediği bu eserler ona giderek sıkıcı gelmeye başlamış ve bir anlamda özgürlük arayışına yönelmesine yol açmıştır diyebiliriz. Hatta iki kez Londra’ya gitmiş ve alışkın olduğu Viyana ortamından uzaklaşarak müzik yapmak onun Londra’da büyük ilgi görmesine sebep olmuştur. Özellikle Esterhazy prensi Anton’un ölümünden sonra Haydn için gerçek bir “özgür müzisyenlik” dönemi başlar diyebiliriz. Hatta kendisi de, prensin ölümünden sonra çıktığı turnelerle kendisini adeta yeniden keşfetmiş ve gerçek Haydn profilinin bu dönemden sonra belirginleşmeye başlamış olduğunu ifade etmiştir. Düşünün, Prens Nikolaus’un bir zamanlar Viyana dışına çıkmasına bile izin vermediği Haydn, bütün bu engeller kalktıktan sonra dışa açılmaya başlar ve gerçek kimliğini de Avrupa’nın çeşitli ülke ve şehirlerine yaptığı bu turnelerden ve orada verdiği konserlerden sonra bulmaya başlar. Hatta bu durumu kendisi de; “Prensin ölümüyle dışa açıldım ve ancak o zaman bir müzisyen olduğumu fark edebildim… müzisyen olmanın da özgür olmak anlamına geldiğini… özgür olmadan müzisyen olunamayacağını” diyerek açıklamaya çalışmaktadır.

    Joseph Haydn, Batı müziği tarihi içerisinde belki de en üretken, en bilgili fakat buna rağmen halkla olan bağını koparmamış ve halkın beğenilerini daima önemsemiş bir müzisyendir. Özellikle halk ile barışık olmak ve halkı anlayabilmek, yıllarca Aristokrat bir ailenin bestecisi olarak yaşamış Haydn için çok ayırt edici bir durumdur aslında. O, halkının değerlerini, zevk ve beğenilerini her zaman önemsemiş ve üretkenliğini halkın da anlayabileceği eserler besteleyerek değerlendirmiş düşünür bir bestecidir… Yaşadığı dönemde müziğe kattığı yeniliklerle öncü vasfını elde etmiş, ama daha da önemlisi müziğin o günkü gidişatını görerek geleceğe yönelik yenilikler yapmayı göze alacak kadar da cesur bir bestecidir Haydn.

    İşte bu Haydn önce Mozart’ı ardından da Beethoven’i keşfedip Avrupa müzik kültürüne kazandırmış ve müzikte klasik dönemin öncülerinden olmuş bir bestecidir.

    Klasik dönem müziğinin merkezi: Viyana

    Klasik dönem müziğinin merkezi Viyana’dır ve Viyana bütün çekiciliği ile, Avrupa’nın her yanından en önemli bestecilerin ve icracıların bir araya geldiği müthiş bir müzik şehri hâline gelir. Avrupa’nın kabiliyetli müzisyenlerinin Viyana gibi bir şehirde toplanması, düzeyli bir müzisyen rekabetinin ortaya çıkmasını da sağlar ve bu düzeyli rekabet hem müzisyen kalitesini yükseltir hem de birbirinden değerli besteci ve icracıların yetişmesine ve güzel eserlerin bestelenmesine yol açar. Ayrıca bu gelişme ve yükselme, hiç şüphesiz dinleyicinin de rafine hâle gelmesine katkı sağlamıştır. Fakat Viyana halkının üst düzey ve seçici bir müzik dinleyicisi hâline gelmesindeki en büyük katkının Haydn ve Esterhazy ailesi olduğunu hatırlatmakta fayda var. Haydn, patronu Esterhazy’nin kendisinden her hafta açık alanlarda Viyana halkının dinlemesi için kuartetler bestelemesini istemesi -her ne kadar her hafta bir kuartet bestelemek Haydn’a sıkıcı gelmişse de- ve bu kuartetlerin Viyana’da halka bir konser lezzetinde sunulması, Viyanalıların nitelikli birer müzik dinleyicisi hâline gelmesine önemli katkılar sağlamıştır.

    Viyana’nın bu denli önemli bir müzik ve kültür şehri hâline gelmesinde, Avusturya ordusunun, Avrupa’nın da yardım ve destekleriyle Osmanlı kuşatmasını kırarak Osmanlı ordusunu ciddi bir mağlubiyete uğratmasının büyük payı vardır, çünkü Osmanlı’nın bu denli büyük bir mağlubiyete uğratılmasının Avusturya ve Viyana’ya mükâfatı da büyük olmuştur. Viyana, Osmanlı kuşatmasının kırılmasından ve Osmanlı’ya karşı elde edilen büyük başarıdan sonra Avrupa’nın büyük maddi armağanları ile oldukça zengin ve refah seviyesi yüksek bir şehir hâline gelmiştir. Refah seviyesinin yükselmesi hiç şüphesiz şehrin çekiciliğini artırmış ve şehir bir müddet sonra Avrupa’nın en önemli kültür ve sanat şehri hâline gelmiştir. Şehrin refah ve kültür-sanat seviyesinin yükseldiği zamanlarda, Viyana’da şu tür ilanlara sıkça rastlanır olmuş: “Çello bilen aşçı aranıyor.”

    Klasik dönem müziğinin özellikleri

    Klasik dönem müziğinde Aydınlanma düşüncesinin etkilerini görmek mümkündür. Aydınlanma etkisi olarak tanımlanabilecek etkiyi, müziğin kilise etkisinden uzaklaşmasıyla ve armoninin barok dönem armonisinden farklılık kazanarak ve zenginleşerek yeni bir biçim almasıyla özetlemek mümkün olabilir. Aydınlanma etkisinin yanı sıra, saray sanatı olarak kabul edilebilecek olan barok dönemin aşırı süslemesine karşı, Paris’te yükselen Rokoko stilinin etkisinden de söz etmek gerekmektedir; öyle ki Rokoko stili etkisi, klasik dönem müziğin en belirgin ve ayırt edici özelliğidir. Hafif, zarif, eğlenceli, kolay anlaşılır olmak gibi özellikleriyle rokoko, barok dönemin uzun temalı ve sıkıcı, bol kontrastlı müzik biçiminin, yerini kısa ve akılda kalıcı, coşkulu müzik cümlelerine bırakmasını sağlamıştır. Ben klasik dönemin bu müzik biçimine en iyi örneğin, Wolfgang Amadeus Mozart’ın “Rondo Alla Turca”sı olduğunu düşünüyorum. Kısa, akılda kalıcı ve coşkulu müzik cümleleriyle bu eser bana göre klasik dönemi en iyi anlatan eserlerden biridir. Klasik dönem müziğinin en iyi ve güçlü bir biçimde ifade bulduğu enstrümanın da piyano olduğunu hatırlatmak isterim.

    Operadaki değişim ve yeniliği de unutmamak gerekir. Ciddi ve ağır operalar (opera seria), artık giderek yerini komik operalara (opera buffa) bırakır. Bu opera tarzının öncüsü de Çek besteci Christoph Willibald Gluck’tür.

    1752 ile 1831 yılları arasında yaşamış olan Alman edebiyatının önemli oyun yazarı ve romancısı Friedrich Maximilian Von Klinger’ın Sturm und Drang (Fırtına ve Gerilim) adlı romanı ve oyunu, Goethe ve Schiller’i de etkileyen “Fırtına ve Gerilim” adlı bir sanat akımının ortaya çıkmasına yol açar. Bu akım, aslında on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru bir derin duyarlılığın ortaya çıkmasını da sağlar.  Bu akım için en önemli şey sezgi ve duygulardır. Aslında bu akımın, romantizmin de zeminini hazırladığı kabul edilmektedir. Fırtına ve Gerilim adı verilen bu sezgi ve duyarlılığı önemseyen akım, müziği ve müzisyeni de etkiler. Özellikle Joseph Haydn’ın bazı eserlerinde Fırtına ve Gerilim akımının etkilerini görmek mümkündür. Fırtına ve Gerilim akımının müzikte en iyi yansıdığı enstrümanın, piyanonun da atası olarak kabul edilen klavikord olduğunu belirtmeliyim.

    Klasik dönem müziğinin ortaya çıkması, yükselmesi, gelişmesi ve yaygınlaşmasındaki en önemli etkenlerden biri de, Almanya’nın Mannheim şehrinin müzik düşkünü valisinin, Avrupa’nın en önemli müzisyenlerini yılda bir defa, adeta bir müzik festivali düzenlercesine davet ederek oluşturduğu müzik ortamıdır. Avrupa’nın değerli müzisyenlerinin çalışmalarını sergileyip diğer davetli müzisyenlerle paylaştığı bu müzik ortamı, giderek Avrupa’nın yeni bir müzik ekolüne dönüşür ve “Mannheim Okulu” ya da “Mannheim Ekolü” olarak anılır. Bu okul bünyesindeki müzisyenlerden meydana gelen orkestra, Mannheim’a davet edilen bestecilerin yeni eserlerini icra eder, eserler besteciler tarafından kritik edilir ve böylece Mannheim’de doğup filizlenen bu ekol, Viyana’ya kadar uzanarak bütün Avrupa’yı etkisi altına alır. Hatta Mozart, Mannheim orkestrasını dinlediğinde hem ilk kez dinlediği klarnetten hem de orkestranın entonasyonu, sonoritesi ve ses dinamiği yüksek bu orkestradan etkilenir. Bu orkestranın icra ettiği eserler, Haydn-Mozart tarzının da temelini oluşturur.

    Klasik dönemde bazı formların geliştiğini, değişime uğradığını hatırlatmalıyım. Mesela senfoni, özellikle Haydn’ın katkıları ile eski tip “sinfonia”dan farklılaşır. Çalgı formlarında da değişim ve gelişim gözlenir ki bu çalgı formlarının başında sonat formu gelir. Çağın yükselen enstrümanı piyano için sonatlar ve konçertolar bestelenir. Bu arada yaylı çalgılar için bestelenen kuartetleri de unutmamak gerekiyor. Klasik dönemin müzik tarihine en büyük ve en değerli armağanının Wolfgang Amadeus Mozart olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Bu arada Mozart gibi bir müzik dâhisinin üzerindeki Türk ve Osmanlı müziği etkisinin de altını çizmek gerekiyor.

    Avrupa klasik müziğinde, “klasik dönem” başlığı altında yükselen bu değişim ve gelişimin, yetiştirdiği besteciler ve Beethoven ile birlikte romantik dönemin ortaya çıkmasındaki etkisi de dikkat çekicidir.

    Görüldüğü gibi Avrupa müzik tarihinde “klasik” kavramı, sadece zamana mütehammil olan, geçen zaman içinde eskiyip unutulmak yerine daha çok hatırlanan, beğeniyle dinlenmeye devam edilen varlık ve değerler için kullanılmamaktadır. Ancak Osmanlı-Türk müziği için kullanılan “klasik” kavramı, sadece bu anlamı muhtevi olsa gerektir. Bugün Avrupa müziği konusunda eğitim gören herhangi bir öğrenciye klasik müziğin ne demek olduğu sorulsa, muhtemelen alınacak cevap, bu teknik gerekçeleri ihtiva ediyor olacaktır. Fakat ne olursa olsun, müzikte veya sanatın diğer dallarında klasik olabilen her şey değerlidir ve güzeli ortaya koyabilmek bakımından sanatçı için iyi bir örnek teşkil etmektedir. Bugün Avrupa müziğinde Haydn, Mozart ve Beethoven gibi besteciler ve onların eserleri nasıl bugünün bestecileri için bir örnek teşkil ediyorsa, Türk müziğinde de Itrî, Hâfız Post, Dede Efendi ve III. Selim gibi bestecilerin eserleri eskimiyor ve besteciler için örnek teşkil etmeye devam ediyor.

     

    * Prof. Dr., İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü.