SÖZ BİR ANLAM FARKLI: “DÜŞÜNEN CANLI” MAĞARASININ YIKILIŞI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ekrem Demirli

     

    “Filozoflar insan düşünen canlıdır dediler, yanlıştır; her şey düşünür ve her şey canlıdır. İnsan kevn-i cami yani her şeyle irtibatlı varlıktır.”

    İbn Arabi  

     

    İnsan hakkında en çok duyduğumuz cümle “İnsan düşünen canlıdır!” şeklinde farklı tabirlere sahip bir cümledir. “İnsan düşünen canlıdır.” nihai formunu mantıkçılarda kazanmış, günlük dilde az çok ilk tanımıyla bağlantılı yeni anlamlar kazanarak kullanılmıştır. “düşünen” olmakla insan nihai tanımını kazanır, canlılar sınıfındaki başka herhangi bir varlığın iştirak edemeyeceği bir özellikle tebarüz eder. Bu tabir günlük dilde o kadar sık ve esnek kullanılır ki zamanla tabir esas anlamını ya büsbütün yitirir veya anlamı tamamen belirsizleşir. “düşünen canlı” olmak, herhangi bir kelime ve kavramı “öznel” bir düzlemde yorumlama hakkının kaynağı olarak görülmüştür demek ki.

    Tabirin en sık kullanıldığı bağlamlar ahlak ve görgü kurallarıdır: Birisinden söz ederken “düşünceli insan” dediğimizde, merhametli veya zarif olduğunu kast ederiz. “Düşünceli bir insan” bulunduğu yerde ve durumda yapılması gerekeni rastgele ve içgüdüsel değil, bir zarafet ve kibarlıkla yapıyordur. “Düşünceli insan” insana layık erdem hâlini anlatır. Bazen “düşünceli” dediğimizde sıkıntılı, dertli birinden söz ederiz. Demek ki düşünmek, sıkıntılı olmak, endişe etmek, bazen merhametli ve zarif olmak gibi anlamlar kazanan bir tabirdir. Buna mukabil “düşüncesiz olmak” kaba, zarafet yoksunu, içgüdüsel, insana layık davranışlardan uzaklık anlamına gelir. Binaenaleyh müşterek tecrübede “düşünmek” salt bilgi veya öğrenmenin sınırlarını aşarak ahlaki ve erdemli davranışı anlatan bir tabire dönüşür.

    Düşünce Tarihinin Aynası Olarak İnsan Tanımı: Deyim Bir Yorum Farklı

    İnsan düşünen canlıdır” tabirini düşünce tarihindeki ana yaklaşımları yansıtan bir ayna gibi görmek mümkündür. Her gelenek kendisine göre yorum yapar, kendi öncelikleriyle tabire yaklaşır, aynı kelimeleri kullanmış iken farklı yorumlarla tanımlar. Bu itibarla “düşünen canlı” üzerinde ittifak sağlandığını söylemek mümkün değildir; söz birdir, tabirler benzerdir, fakat düşünmenin mahiyeti ve nasıl iktisap edileceği hakkında birbirine bazen zıt, bazen farklı yaklaşımlar ortaya konulmuştur. Öncelikle cümlenin gerçek sahibi kimdir, ona bakmak gerekir. Bunu anlayabilmek için de düşünme faaliyetinin nasıl ve ne şekilde cereyan ettiğini akla getirmek gerekir. Düşünme faaliyeti gözlemlerimizle elde ettiğimiz verilerin saklanması, sonra belirli bir şekilde tasnif edilmesinden hareket ediyorsa, düşünme faaliyetini tecrübi bir yolla temellendirmiş olabiliriz. Buna mukabil daha akılcı, rasyonalist yaklaşımlar ise düşünme faaliyetini önceleyen bir aklın ve ruhun varlığını esas alır. Onlara göre düşünmek sahip olduğumuz bir cevherin, bilhassa bizi öteki canlılardan ayrıştıran ruhun bizzat kendi eylemidir; onun eyleme geçmesi için herhangi bir şeye veya etkiye ihtiyacı yoktur. Ruh özünde düşünendir.  Bu durumda düşünmek, bu cevherin özel hareketi anlamına gelerek tecrübeden bağımsız bir şekilde ortaya çıkan ve tecrübenin verilerini kendi ilkelerince tashih eden üst ilkeye atıf yapar.

    Bu yönüyle düşünme faaliyetini açıklama amacı taşıyan yaklaşımlar temelde tecrübeci ve akılcı olmak üzere iki kısma ayrılabilir: Tecrübeyi esas alanlar kadim zamanlardan beri dini geleneklere ve dini düşünceye daha yakın olanlar iken salt akılcılar ise Grek felsefesiyle başlayarak Müslüman Meşşai filozoflara, daha sonra ise orta çağlara ve Avrupa’ya uzanmıştır. O zaman düşünen canlı tabirini bu geleneklerin karşıtlığı ve çatışmaları üzerinden takip etmek gerekir.

    Düşünmeyi Açıklamada Akılcı ve Tecrübeci Yaklaşımlar

    Varlık tasavvurunu “rasyonalist” bir şekilde temellendirmek isteyen yaklaşımlara göre düşünmenin insanın ayırıcı özelliği olabilmesi için düşünme faaliyetinin sabit ve müstakil bir hakikatle icra edilmesi gerekir. “Sabit” yani değişmez ilkeleri olmalıdır, müstakil yani bedenden bağımsız olabilmelidir. İnsan aklı veya ruhu bedeninden ayrı bir cevher olarak bulunuyorsa bu cevher kendi basına düşünebilir veya düşünmenin öznesi-konusu hâline gelebilir. Bu yorumla düşünmek, haddi zatında ruh sahibi varlık olmayı iktiza eder ve ruhumuz olduğu için zorunlu bir şekilde -başka bir şeye ihtiyaç duymaksızın- düşünürüz. Fakat bu yaklaşım bütün insanları içeren genel bir tanım değil, belirli istisnalar üzerinden giden seçkinci ve elitist bir tasavvurdur, daha sonra dinlerin yaklaşımını anlamaya çalışırken bu elitizmi bir “rakip” olarak akılda tutmak gerekir. Bu elitizm içinde “düşünmek” bir rüçhaniyet, belirli insanların kendisiyle ayrıştığı özel bir kabiliyettir.

    Düşünmek yoluyla öteki varlıklardan ayrışan insan gerçekte düşünen ruhuyla yani daha üst bir varlık hâli olarak ortaya çıkan ruhuyla sadece “canlılık” ilkesine sahip hayvanlardan ve bitkilerden ayrışır. Bu yaklaşım “animist” telakkilerin hâkim olduğu dönemlerde insanın nasıl tanımlandığı ve ayırıcı niteliğinin nasıl tespit edildiğini fark etmek bakımından mühimdir. Çünkü daha sonra Müslüman düşüncede de gördüğümüz üzere her şey canlıdır ve canlı olan her şeyin “içgüdüsel” bile olsa aklı veya düşünmesi vardır; onlar da ihtiyaçlarını karşılar, onlar da yaşamları için lazım olan şeyleri tedarik eder ve kendilerini koruyabilirler.  Fakat insan düşünen canlıdır dediğimizde bu seviyedeki bir akıldan, bu şekilde kullanılan bir düşünme faaliyetinden söz etmeyiz.  Bu itibarla düşünmek, öteki varlıklarda bulunmayan bir “ruh” inancıyla yakından ilgili sayılmıştır. Esas insan tanımını teşkil eden düşünceler bu ruh fikriyle ilgilidir.

    Bu ruh akıl anlamında kullanılabilir; özellikle klasik felsefe eserlerinde akıl ile ruh, nefs ile zihin arasındaki ayrımı tespit güçleşse bile özünde bunlar yekdiğerinin yerine ikame edilebilen ifadelerdir.  Öyle veya böyle düşünmenin insanı ayrıştıran bir nitelik olması düşünmenin tarzını ve yolunu gösteren bir yaklaşıma dayanır. Filozoflar bu şekilde aklın kuvve hâlinden fiil hâline gelmesiyle düşünme faaliyetinin kendi içinde gerçekleştiğini düşünmüş, dış dünyanın ve tecrübenin ise burada sadece “işaret” ve hazırlayıcı-hatırlatıcı rolü üstlendiğini söylemişlerdir.  İnsan varlığını fark etmekle düşünmeye baslar, düşündükçe aklı yetkinleşir, nihayetinde ahlaklı bir varlık olarak anlamına kavuşur.

    Bu süreçte bilhassa Müslüman filozofların yaklaşımlarında insanı tanımlayan düşünmenin üç evrede kullanıldığını görüyoruz: Birincisi, Tanrı’nın alemi bir bilmek-düşünmek sürecinde var etmiş olmasıdır. Bu yönüyle düşünmek, kadim düşünürlerde en yetkin anlamını kazanarak, var etmenin ilkesine dönüşür. “Bilmek yaratmaktır.” veya “Düşünmek alemin varlık ilkesidir.” tabirin kullanıldığı en önemli bağlamı bize verir.  Bunun neticesinde alem akıllarla başlayan bir süreçte ortaya çıkar. Son olarak ise düşünme kabiliyeti insanda ortaya çıkar. O zaman insandaki düşünme kabiliyeti salt duyumlar yoluyla elde edilen bir bilgilenme yolu değil, ilahi varlıktan başlayarak üst ve değerli varlıklarda ortaya çıkan bir kabiliyette ortaklık anlamına gelir. Demek ki düşünmenin kendisi ilahi olana iştirak etmek, maddi ve cismani düzeyden soyut olana doğru yükselebilme kabiliyeti demektir. Hiç kuskusuz acılarla dolu bir hayat sürmesinin gerçek nedeni varlığında barındırdığı bu çelişkili ve çatışmalı yapıdır: Bedeni ile ait olduğu dünyanın dışından olduğunu aklıyla bilmek insanı üzüntülere maruz bırakır, endişe ve hüznünün gerçek nedeni olur.  Düşünme ve akıl ile ilgili birçok teori bu tasavvurun bir parçasıdır. Bilhassa aklın bedihi bilgilerle mücehhez olması, dünyayı ve her şeyi akılla idrak edebilmek, kavramlar üretebilmek, ahlakın akılla temellendirilmesi gibi konular insanın evrensel bir hakikat olarak aklı taşımasından doğar.

    Peki bütün bunlar çağdaş dünyada ne anlama gelir?

    Her şeyden önce geçmiş nazariyenin önemli bir kısmını temellendirmek, modern zihin tartışmaları içerisinde anlamlandırmak güçtür. Müslüman filozofların Aristoteles üzerinden dile getirdikleri “akıllı evren,” “akıl” denilen varlıklar ve insandaki akıl tasavvuru, modern zihin için anlamsız sözlerdir. Çağımızda zihnin tarihsel şartların ürünü olduğu fikri hâkimdir. Bu düşünce herhangi bir şekilde “dış ve üst” atıfları ise mutlaka mitolojik kabul edecektir. Fakat çağdaş yaklaşımlar daha beklenmedik ve şaşırtıcı bir gelenekle yakınlık arz edebilir: Din içerisinde ortaya çıkan kelam ve tasavvufun düşünme teorileri modern dünyanın yaklaşımlarıyla bir şekilde yakınlaşabilirler. Bunun nedeni söz konusu geleneklerin daha tutarlı veya sistematik teori olmalarından veya gerçekle daha iyi irtibat kurmuş olmalarından kaynaklanmaz, belki tam aksine, bu benzerlik, söz konusu teorilerin sistematik olmamalarından kaynaklanır.

    Bilhassa tasavvuf ve onun imkânları dahilinde geliştiği dinî düşünce geleneği bir yapı-söküm gibi sistematik ve determinist akıl telakkisinin tezyif edilmesi üzerine kurulu idi.  Onlara göre düşünmek daha çok tecrübeden beslenen, insanın dünyayı tanıması ile ilerleyen zaman içinde bir üst yönlendirmeyle doğruya ve kurtuluşa insanı taşıyan faaliyettir. Bu düşünmenin salt akılla gerçekleştiğini, insanın kurtuluşunu kendi aklında taşıdığını düşünmek doğru değildir. İnsan idrakini yönlendiren şey varlığını koruma güdüsü iken onun düşüncesini “gerçek” bir düşünce olmaktan çıkartan şey de varlığını koruma sürecinde ortaya çıkan korkular, kaygılar ve çıkarcı reflekslerdir. Bu bakımdan sistematik ve tutarlı bir akıl teorisinden söz etmek mümkün değildir. O zaman biz düşünmeyi daha refleksif, daha duyulur dünyada şekillenen, gözlemlere bağlı bir faaliyet gibi düşünmeliyiz. Müslüman düşünürlerin kelam ve tasavvuf kanadının ana yaklaşımı buydu. Bu nedenle onlar, Meşşai filozoflardaki gibi akıllar, salt akıl ve aklın kendi faaliyeti olarak düşünme konusuna yabancı idiler. Üstelik onlar, başka bir yönden de, çağdaş dünyanın telakkilerine yakın idiler: Bu da akıl ile sosyal ve psikolojik şartlar arasında kurdukları yakın ilişkilerdir.

    Özellikle tasavvufun Meşşai filozoflardakinden farklı bir düşünmeye varmış olmasının birçok nedeni olmakla birlikte burada iki gerekçe üzerinde durmak gerekir: Birincisi Meşşai filozofların “cevher” hâlindeki akıl tasavvurları daha sonraki tasavvufa yatkın gelse bile ilk sufilerce doğru bulunmuyordu. Bunun nedeni Tanrı’nın inayeti ve nübüvvete olan ihtiyaçtı. Akıl kendi başına bir cevher ise düşünme faaliyetini kendi başına sürdürebilir, kendi kurtuluşunu kendisi ikmal edebilirdi. Sufiler bunu kabul etmiyordu. İkincisi ise düşünme faaliyetinde Tanrı’nın yeri sorunu burada belirleyici bir role sahipti. Sufiler için düşünmek ile Tanrı’nı bilmek-bulmak arasında bir ilişki olmalıdır. Daha doğrusu düşünmek bizi Tanrı’ya götürmelidir fakat bu, götürmekten daha çok Tanrı’nın gelişiyle ilgili olmalıdır. İnsan düşünme faaliyetiyle hazırlanır, sonra bekler: Bu durumda düşünmek zorunlu bir şekilde “huzur” yani bulunmak, müşahede etmek anlamlarına dönüşerek Tanrı’nın önünde durmayı anlatan bir tabire kavuşur. Biz düşünen canlı tabirinin iman eden, müşahede eden anlamlarına dönüştüğünü bu şekilde fark ederiz. Böylece düşünme faaliyeti bir yerde dikkatimizi özne olarak Tanrı’ya vermekle bizi dönüştüren bir süreç haline gelir.

    Bütün bu gerekçeler tasavvuf ve kelamda düşünme faaliyetinin sistematik gelişmesini engellemiş, daha doğrusu “sistematik karşıtı” anlayışlara icbar etmiştir.  Binaenaleyh onlar güçlü ve sistematik bir akıl-düşünme teorisi ortaya koydukları için değil, bir teori ortaya koymayı reddettikleri için daha esnek ve daha kabul edilebilir bir düşünme anlayışı geliştirdiler.  Bu yaklaşım yani sistematik ve tutarlı bir yapı oluşturmamak, dinin esnekliğinin ve evrenselliğinin en önemli nedenidir. Bu bakımdan çağımızdaki birçok yaklaşımla dinî geleneğin irtibat kurabilmesinin nedeni bu pratik ve pragmatist tutumdur. Fakat bu durum kendi içinde birtakım açmazları da barındırmaktadır:

    Her şeyden önce bu durum dinî düşünce geleneklerine bir esneklik kazandırmış olsa bile, onları konuşamaz ve gerçek hüküm veremez hâle getirir. Meselenin bu kısmı farklı bir tartışmayı içerse bile, bu sistematik olmayan yapı ile çağdaş dünyadaki düşünce teorileri arasında irtibat kurulabilecek bazı alanlar keyfedilebilir. Günümüzde zihnin daha çok ilişkiler içerisinde düşündüğü, refleksif hareket ettiği kabul ediliyor. Hepsinden önemlisi doğru denilen şeyin bulunduğu bir alan veya katman yok. Bir de insan düşüncesini etkileyen faktörler arasında psikolojik olanlar, bilhassa bilinç dışı kavramının öne çıkmasıyla düşünmenin anlamı ve keyfiyeti tamamen değişti. Bu yaklaşımların bir kısmıyla dinî düşünce hesaplaşmak, onlarla mücadele etmek zorundadır. Bununla birlikte bilinç dışı ile daha yakın ve uyumlu bir yaklaşım kurabileceği bazı tabirler de mevcuttur. Mesela tasavvufta ortaya çıkan “ansızın” gelişen düşünceler, bazı durumlarda insanı yönlendiren “şeytani vesveseler”, vehimler, ilkalar gibi insanı yönlendiren hadiseler, bazı ilham ve sezgi türleri bilinç dışı kavramıyla irtibatlı olabilecek kavramlardır.