KÜRESEL TASAVVUF NEDİR?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Nile Green*

    Küresel tasavvufun ne olduğunu araştırırken, öncelikle kavramları tanımlamak faydalı olacaktır.  İlk olarak, tasavvufu İslam’dan farklı bir şey olarak görmek yerine İslam tasavvufu üzerinden konuşmak en doğrusu olacaktır. Tasavvuf -ya da “İslam tasavvufu”- İslam inancının zahirî hukuki yönlerinin tamamlayıcısı olarak İslam’ın bâtıni manevi yönlerini ortaya çıkarmaya yönelik kaide ve uygulamalar olarak anlaşılabilir. Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünnetine dayanan ve “O Evvel’dir, Ahir’dir, Zahir’dir, Bâtın’dır” (Hadîd:3) ayetini yansılayan tasavvuf, bu nedenle İslam’ın zahirî öğretilerinin yanı sıra bâtıni yönüdür. Ayrıca tasavvufu hem geniş bir uzam hem de yüzyıllar süren bir zaman boyunca aktarılmış öğretilerin oluşturduğu bir gelenek olarak anlamak faydalıdır. Mutasavvıflar daima bu öğretileri Hz. Peygamber’den halifeler Hz. Ali ve Hz. Ebubekir ve sonrasında takip eden yüzyıllar boyunca gelen üstatlar silsilesiyle dünyanın çok çeşitli bölgelerine kuşaktan kuşağa aktarılan ilkeler olarak anlamıştır. Modern dönemdeki büyük Müslüman reformasyonuna değin, yaklaşık bin yıl boyunca tasavvuf, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil Afrika’dan Çin’e değin İslam dünyasının diğer bölgelerinde de hâkim ve ortodoks İslam’dı.

    “Küresel” derken neyi kastettiğimize gelirsek, bu terim bölgelerarası ve yerel nitelikler arasındaki dinamik bir etkileşim olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda bir şeyin “küresel” olması için her yerde tamamen aynı olması ya da her yerde olması gerekmez. Öyle olsa, bu bir kutu Coca Cola incelemek gibi, çok sıkıcı olurdu! Öyleyse, küreselleşmeyi bir nesne, fikir ya da öğretinin (ya da tasavvufta olduğu gibi bu üçünün) dünyanın bir bölgesinden başka bir yerine aktarımı ve sonrasında mahallî şartlara uygun olarak adaptasyon süreci olarak anlarsak, çok daha ilgi çekici gelişmeler kümesini teşhis etmeye başlarız. Küreselleşme bölgelerarası ve yerel faktörler arasındaki dinamik etkileşim olduğundan; tasavvufi bir nesne, fikir ya da uygulama küreselleştiğinde, bu yeni kültürel ortamda akledilebilir (hatta cezbedici) olmakla birlikte kaynakladığı daha geniş İslam geleneğiyle fark edilir biçimde tutarlı kalması gerekir.

    Elbette bu, özellikle de İslam tasavvufu gibi zengin ve mürekkep bir gelenek için sürdürmesi zor bir dengedir; insanlık tarihindeki tüm büyük gelenekler gibi farklı zamanlar ve mekânlardaki iştirakçilerinin ana anlama kattıkları kendi yorumlarıyla zenginleşmiş toplayıcı bir karakteri vardır. Küresel tasavvuf tarihini heyecan verici yapan şey, tam da yerelde anlamlı olmakla birlikte diğer zamanlar ve mekânlara yayılan daha geniş gelenekle tutarlılığı sağlayan bu dengeleme eylemidir. Bu bağlamda, Osmanlı hat sanatının, seyredenin şablonu fark edip sonrasında kelimeleri ve anlamı çözmek için dikkatle bakmasını gerektiren ihtişamlı tertibi gibidir.

    Hâl böyleyken, tasavvuf öğretileri, merasim ve mimarisi farklı kültürel ortamlarda pek çok adaptasyona uğrasa da, bunlar yine de daha geniş İslam tasavvuf geleneğinin bir parçası olarak teşhis edilebilir. Orta çağın büyük Faslı seyyahı İbn Battuta Akdeniz’den Afrika’ya, Hindistan, Orta ve Güneydoğu Asya’ya değin gittiği hemen her yerdeki mahallî tasavvuf ayinlerine katılması örneğinde de durum böyledir. Ayrıca daha yakın zamanlar için de durum bu şekildedir; otuz yıllık seyahatlerim beni Türkiye, Suriye, Mısır, Yemen, Fas, Hindistan, Pakistan, İran, Afganistan, Çin, Orta Asya, Sri Lanka, Güney Afrika, Tanzanya, Myanmar, Malezya, Özbekistan, Kazakistan ve Balkanlardaki eski Osmanlı eyaletlerinde böyle mekânlara götürdü.

    Bu şekilde, küresel tasavvufun zenginlik ve etnisite kadar coğrafya ve dil farklılıklarını da aşarak farklı insanları ve yerleri nasıl birleştirdiğini görebiliriz. Peki, mahallî uyarlamalar ile bölgelerarası tutarlılık, sabit ile değişken arasındaki bu zor denge nasıl sağlandı? Bu soruyu yanıtlamak için artık soyut tanımlardan, tasavvufun yüzyıllardır dünyanın dört bir yanından pek çok insanı cezbeden büyüleyici kısımlarına dönebiliriz.

    Tasavvuf bir gelenek olduğu için -öğreti ve uygulamaları zaman ve mekân boyunca aktarılmıştır- bunu başarmak için bir mekanizmaya ihtiyaç duymuştur. Bu mekanizma, “müessese” ya da “kardeşlik” anlamları yerine kelimenin kökenindeki “tarik” (yol) açısından daha iyi anlaşılacak olan tarikattır. Çünkü “yol” kavramı tarikatın işleyiş biçimindeki farklı boyutları kapsar; bu ister insanı ilahi âleme bağlayan yol olsun, ister Hz. Peygamber’in zamanını günümüzdeki Müslümana bağlayan yol olsun, isterse de tarikatın teşekkül ettiği yeri yüzyıllar boyu yayıldığı yerlere bağlasın.

    Yol başlarının adıyla anılan tüm tarikatlar, bağlantının bu üç katmanını kurmaya yarayan bir silsileye ya da bir aktarım zincirine bağlıdır. Tüm silsileler Hz. Peygamber’le başlayıp nesilden nesile geçerek tarikatın pirine, oradan da o tarikatın bütün müntesiplerine bağlanır. Bu şekilde tarikat, Hz. Peygamber’e vahyedilen Kur’an’ın ve onun sünnetinin oluşturduğu İslam’ın temel öğretilerinin, Kur’an ve sünnete yani iman ve amele, neye inanıp nasıl amel edileceğine dair özel yorumları olan tarikatın pirine, oradan da yine farklı zaman ve mekânlardaki şeyhler aracılığıyla müntesiplerine aktarılan bir gelenek mekanizması olarak iş görür. Her şeyhin vazifesi ve sorumluluğu İslam’ın ezelî ve evrensel boyutlarını o tikel mekânda yaşayan insanlara anlaşılabilir hatta cazip şekilde aktarmaktır. Bu nedenle, tarikatın faal mümessili olan şeyh (kendi nispetince) temsil ettiği gelenekle tutarlı kalarak mahallî olarak anlamlı öğretiler sunmak gibi zor bir dengeyi sağlayan kişidir.

    En etkili tarikatlardan biri olan Nakşibendiyye, adını günümüzde Özbekistan’da kalan Buhara’da sırlanmış Bahâeddin Nakşibend’den (1318-1389) almıştır. Vefatından yüzyıllar sonra, müteakip Nakşibendî şeyhleri, Bahâeddin’in yolunu anavatanı Orta Asya’dan güneyde Afganistan ve Hindistan’a (Moğol İmparatorluğu’nda gelişen), batıda Anadolu, Suriye ve Güneydoğu Avrupa’ya (Osmanlı İmparatorluğu’nda gelişen) ve doğuda bugünkü Çin’e (Kaşgar’ın Hoca hükümdarları ve ayrıca Kansu ve Çinghay gibi bölgelerde etnik olarak Çinli Hui Müslümanları arasında yayıldı) kadar taşıdı.

    Her tarikatın kendine ait merasim ve adetleri yalnız silsile zinciriyle zamanlar ve mekânlar boyunca aktarılmakla kalmaz, esas olarak müntesibinin dünyevi âlemden ilahi âlemlere giden yolu adımlamasına yardım etmeyi amaçlar. Bu adetlerden en yaygın olanı, belirli kelime ve ifade kalıplarının tekrar edilmesi anlamındaki zikir, Kur’an’da çokça anılan ve “hatırlama” ya da Allah’ı düşünme anlamına gelen zikr’den alınmıştır. Farklı tarikatlar, müntesiplerine pirleriyle ilişkilendirilmiş farklı zikirler öğreterek bu yolla farklı yüzyıllarda yahut kıtalarda yaşayan müntesipleri arasında bir tutarlılık üretirler. Pek çok farklı dilin konuşanlarını Kur’an’ın dili (genellikle ifadeleri) ile bağlaması bakımından Arapça ifadelerin kullanımı ayrıca bu tutarlılığı garanti altına alır.

    Yine de farklı tarikatlarla bağlantılı pek çok merasim türünden bazıları çok renkli mahallî karakter taşımaktadır. Arapça bir kelime olan ve sufiler arasında büyük bir şeyhin vefat yıldönümüne atıfta bulunan ve mutasavvıfın ilahi maşukuna kavuştuğu bir olay olarak bir düğün gibi büyük bir neşeyle kutlanan urs(arus) böyle bir merasimdir. Türkiye’de urs en çok Celâleddin Rûmî (v.1273) ve onun Konya’daki güzel türbesiyle özdeşleştirilmiştir. Aslen urs erken orta çağda bugünkü Afganistan ve İran arasında kalan Horasan bölgesinden türemiştir. Bu ayin Anadolu’ya yayılmıştır çünkü Rûmî ve ailesi Moğollardan Selçuklu başkenti Konya’ya sığınmadan önce Horasan’da (özellikle Belh şehrinde) yaşamıştı.

    Fakat mültecilerin pek çoğu Moğollardan bugünkü Pakistan ve Hindistan’a doğru güneye kaçmış ve aralarındaki mutasavvıflar ursu Güney Asya’ya taşımıştır. Bu ayinin tohumları yeni kültürel ortama serpildikten sonra urs, Hint düğünlerinin yemekleri, şarkıları ve kutlamaları dahil Hint alt kıtasının tüm renklerini almıştır. Sonuç olarak, arus festivalleri Güney Asya’da çok popüler oldu ve büyük kalabalıkları bu ayinlere katılmak üzere kendine çekti: Her yıl yaklaşık yarım milyon insan, Hindistan’ın küçük bir kasabası olan Ecmir’de Muînüddin Çiştî’nin “urs”larına katılıyor. Gerçekten Güney Asya’da yıl boyunca yüzlerce mutasavvıfın vefat yıldönümleri türbelerinde kutlanır ve bu kutlamalara eşlik eden dünyevi ve mistik aşk dilini birleştiren Farsça ve Urduca sözlerle duygulu kavvali müziği, bazı dinleyicileri kendilerini ilahi sevgiliye yaklaştıran vecd hâline götüren sarhoş edici bir karışımda birleştirir. Urs festivalleri Güney Asyalı Müslümanlar (ve evliyalara saygı gösteren Hindu ve Şihler) için o kadar önemlidir ki, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda denizaşırı ülkelerde çalışmak için Hindistan’a göç edenler tarafından Güney Amerika, Malezya ve Singapur’da da başlatılmıştır.

    Bu tarikatlar ve merasimler farklı bölgelere yayılırken tasavvuf geleneklerini bir arada tutan ortak terminolojiye “tasavvuf sözlüğü” diyebiliriz. Genel olarak Arapça terimlere dayalı bu sözlük, doktrinler ve merasimler kadar dünyevi ve kozmik varoluş yolunda elde etmeyi amaçladıkları ahlaki dönüşümler ve mistik deneyimler için kullanılır, bunların aşamaları ve özellikleri için de benzer şekilde standart Arapça (bazen Farsça) terminoloji kullanılır. Merasimler gibi bu sözlük de anadilleri Hausa, Türkçe, Malayca veya Çince olan insanların farklı telaffuzlarıyla mahalli karakter kazanır. Ve bu dillerde kapsamlı tasavvuf edebiyatları geliştikçe, bu sözlük onları kendi geleneklerinden farklı yerlerde yazılmış daha önceki metinlere bağlayan bağlantı hattını oluşturur.

    İslam tasavvufunun müntesipleri elbette düzinelerce farklı dil konuşsa da, hepsi şeyhlerinin öğretilerini veya kendi deneyimlerini yüzyıllar boyunca tarikatlarının diğer üyelerinin deneyimleriyle ilişkilendiren ve insan dünyasında ilahi vahyin ezelî cevheri olarak görülen Kur’an’ın metnine müracaat eden ortak bir sözlüğü paylaşırlar.

    Bin yılı aşkın süredir, farklı tasavvuf yollarının müntesiplerinin, Kur’an ve Hz. Peygamber’in hayatında hülasa edilmiş Allah ve insan arasındaki ezelî karşılaşmayı anlama çabaları, Batı Afrika’dan Filipinler’in güneyine kadar (daha yakın zamanlarda da İsveç’ten Arjantin’e) akıl sır ermez zenginlikte bir tasavvuf edebiyatı üretti. Bazı durumlarda bunlar özgün dillerinde okunan ve o metinlerde saklı engin bilgilere erişmek için çalışılan belirli kitaplardı. Belki de bunların en meşhuru (Kur’an dışında) Osmanlı Balkanlar’ından Moğol Hindistan’ına ve Ming Çin’ine değin farklı dilleri konuşan sayısız okuru Farsça öğrenmek için heyecanlandıran Celâleddîn Rûmî’nin büyük Mesnevi’sidir. Arapça ve Farsça öğrenmenin zorlukları ayrıca uzun bir tasavvufi çeviri silsilesine yol açmıştır.  Muhtemelen bunların en bereketli olanı on dördüncü yüzyılda yaşamış Heratlı Câmî’nin (bugünkü Afganistan) Arapça, Çağatayca, Peştuca, Bengalce, Malayca ve hatta Gürcüceye çevrilen, İngilizce ve Fransızcayı saymıyorum bile, manzumelerinin şerhleridir. Bu sayede aynı tasavvufi hikâyeler (çoğunlukla da aynı tasavvufi kavramlar) farklı kültür ve dil sınırlarını aşarak yayılmıştır.

    Bu engin tasavvuf edebiyatı literatürünün diğer üyeleri, İslam tarihinin en erken döneminden günümüze kadar yazılan Hz. Peygamber’i metheden Arapça medih (methiye) şiirlerinde olduğu gibi, kendilerini aynı dil ve türlerde ifade etmişlerdir. Orta Doğu’dan Batı Afrika’ya değin uzanan bu Arap tasavvuf medih şiirinin modern zamanlardaki büyük temsilcilerinden biri Senegalli mutasavvıf Şeyh İbrahim Niasse’dir (v. 1975). Bu literatürün türleri, Çağatayca, Urduca, Malayca, Svahili dili ve son zamanlarda da İngilizce gibi farklı dillere uyarlanmıştır ve Arapça ve ardından Farsçayı İslam din öğretiminin meşru edebi araçları olarak izlemiştir.

    Bu türlerden biri de genellikle Arapça tezkire (anma kitabı) veya menakıb (hayat yolculuğu) şeklinde anılan sufi biyografileri olup, mutasavvıfın erdemlerinin ve başarılarının kutlandığı bu metinler farklı dillere adapte edilmiştir. Ama ister Eski Türkçedeki Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’daki maceralarını anlatan Velayetname, ister Güneydoğu Avrupa’daki Sarı Saltuk’la ilgili Saltıknâme, ister Sovyet döneminde gizlice yazılan Kazak mutasavvıfların hayatları ya da Arnavut Bektaşi Şeyh Recep Baba’nın Arnavutluk-Amerika arasındaki hayatı olsun, bu tür kitaplar bize dindar klişelerden fazlasını anlatıyor. Çünkü bu biyografiler bize yalnızca belirli kişilerin ahlaki cesaretlerini anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda orta çağ Türkmen kabilelerinden, kolonyal Hint askerlerine; Senegal Müritleri gibi yaşam dolu çağdaş Afrika topluluklara değin, onların müritlerinin yaşamları hakkında büyüleyici kültürel özellikleri ortaya çıkarıyor.

    Mimari de İslam tasavvufunun bölgelerarası ve yerel gelenekleri arasındaki dinamik etkileşimi de ifade eder. Elbette, Mimar Sinan’ın zarif Osmanlı eserlerinden Ming imparatoru Hongwu’nun saltanatı sırasında inşa edilen (dışarıdan gelenler için) egzotik pagoda tarzı Xi’an Ulu Camii’ne kadar çok çeşitli mimari tarzlar İslam medeniyetinin en büyük harikalarından biridir. Yine de, ister Balkanlar’da ister Çin’de olsun, camide mihrap, minare ve çoğu zaman Kur’an levhalarının varlığından başka, bu tür binaları tanınabilir kılan ortak özellikler her zaman vardır.

    Mahallî farklılık ve bölgelerarası benzerlik üzerine kurulu aynı karşılıklı etkileşim küresel tasavvuf mimarisinde de kendini gösterir. Elbette camiler bu geleneğin merkezî parçasıdır ama İslam tasavvufunun müntesipleri aynı zamanda kendilerini Hz. Peygamber’e bağlayan zincirin halkaları olan eski şeyhlerinin kabirlerinin etrafına sayısız türbeler inşa etmiştir. Bu türbeler belki de tasavvufun en karakteristik mimari ifadesidir. Camilerde olduğu gibi, türbelerin mimarları da bu mübarek mekânları hem yerel olarak anlamlı hem de daha geniş gelenekle fark edilir şekilde tutarlı kılacak şekilde dengelemeyi başarmıştır.

    Bunu sık sık kendi seyahatlerimde de tecrübe ettim; kerpiç bir kubbenin varlığı beni Sahra köylerinde veya Orta Asya’nın orta çağ vaha kasabalarında bir türbenin varlığı konusunda uyardı. Bu nedenle, İslam dünyasının batı yarısının çoğunda (Arap Orta Doğusu ve Afrika dahil), Arapça kubbe bir mutasavvıf türbesi ile eşanlamlı olarak kullanılır. Buna bağlı olarak, İslam dünyasının doğu yarısının çoğunda (İran, Orta Asya ve Hindistan dahil) kubbe için kullanılan Farsça kelime olan kümbet aynı amaca hizmet eder.

    Yine de bu tür bir tanınma, muazzam bir bölgesel ve yerel çeşitlilik yelpazesini mümkün kılar. Bölgesel üsluplar, Anadolu’nun yanı sıra Yunanistan, Hırvatistan ve Güneydoğu Avrupa’nın diğer bölgelerinde hâlen bulunabilen Osmanlı tarzı tekkeleri içerir. (Orta Doğu, Orta Asya, Hindistan ve hatta Çin’de de kullanılan tekke kelimesi, Farsça sufi dinlenme yeri anlamına gelen takiya’dan türetilerek bu binaları tanınabilir hâle getirdi.) Ziyaret ettiğim en unutulmaz yerlerden biri hem Osmanlı üslubunun güzel bir örneği hem de daha geniş bir tasavvuf mimari geleneğinin temsilcisi olan, Kuzey Makedonya’nın Kalkandelen şehrindeki Harâbâtî Baba’nın on sekizinci yüzyıla tarihlenen tekkesiydi ve bana büyük ölçüde Hindistan’ın güneyindeki Evrengabad’daki Şah Musafir’in on sekizinci yüzyıldan kalan takiyasını hatırlatmıştı.

    Daha sonra en büyük örnekleri İran, Pakistan ve Çin Orta Asya’sında bulunan büyük çinili türbeler vardır. Ziyaret ettiklerim arasında en etkileyici olanları kuzeybatı İran’ın dağları arasında mücevherlerle süslenmiş bir başparmak gibi duran (torunları Safevi İmparatorluğu’nu yöneten) Şah İsmail Safevi’ninki; (şu anda Çin’in Sincan eyaleti olan yerde kendi siyasi hanedanını kuran) Afak Hoca’nın yeşil çinili türbesi ve Pakistan’ın Multan şehrindeki Şah Rükn-ü Âlem’in parlak mavi çini şeritlerin pişmiş toprak tuğlaları çevreleyip vurguladığı burçlu kale benzeri orta çağ türbesiydi. Bu binaları inşa etmenin maliyeti -ve üçünün de siyasi iktidarla olan yakın bağları- bir tarihçi olarak yazdığım kitaplarda da incelediğim bir konu olan mutasavvıfların otoritesinin siyasi otorite ile karmaşık ilişkisine işaret ediyor.

    Yine de bu binaların manevi önemi ve parasını kim ödediyse ödesin, sarayların aksine her zaman fakirlerin en fakirine açık olduğu gerçeği inkâr edilemez. Sıradan insanların erişebileceği muhteşem ve pahalı mimari arasındaki bu görünüşteki çelişki, bu tür büyük türbelerin en yaygın isimlerinden birinde ifade edildi: Farsça dargah (veya Türkçe dergâh), aynı zamanda hem kraliyet sarayı hem de derviş hacılar için bir yer anlamına gelir. Bu yapılar için kullanılan diğer bir isim olan asitane (eşik) gibi dergâhın da “geçit” anlamında sembolik anlamı vardır. Çünkü mutasavvıflar için bu mübarek binalar dünyevi ve ebedî alemler, yer ile gök arasındaki eşikler veya kapılardı.

    * Profesör, California Üniversitesi (UCLA) Tarih Bölümü.