MARJİNAL Mİ MERKEZÎ Mİ? METİNSEL, İLMÎ VE SOSYAL BİR MEKÂN OLARAK KİTAP KENARLARI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Elif Sezer-Aydınlı*

     

    Jules Verne’in Arzın Merkezine Yolculuk romanındaki Profesör Lidenbrock karakteri üzerinden gelişen paradoksun iddiası şudur: İlk başta marjinal gibi görünen bir şeyi azimle kazmaya devam edersek odak noktamızı değiştirecek yeni bir çekirdekle karşılaşabiliriz. Matbaa öncesi İslami/Osmanlı yazın dünyasında boş sayfaların ya da sayfa kenarlarının kullanımı bu bakımdan Lidenbrock paradoksunu anımsatır. Başta fiziksel olarak kenarda/ marjinde/ periferide gördüğümüz şey, zaman zaman metnin, ilmin ve hatta toplumun yeniden şekillendiği bir merkez görevini üstlenebilir. Bu bakımdan, kitap kenarlarının mekânsallığı hem fiziksel hem metaforik anlamda merkezîlik-çevresellik bağlamında yeniden düşünülmeyi hak etmektedir.

     

    İslam yazın dünyasında sayfa kenarlarının ilmî üretim açısından merkeziyeti dendiğinde akla gelen ilk şey, kuşkusuz, hâşiye geleneğidir. Şekilsel olarak sayfa kenarında metnin verevine ya da satır aralarına kısa açıklamalar şeklinde alınan kayıtlara hâşiye denmiştir.

    İlmî üretim geleneği açısından ise hâşiyeler şerhteki bazı güç ve kapalı anlamları açıklayan ve tamamlayıcı bilgiler sağlayan bir eser türüdür ve daha çok ders kitabı olarak okutulan eserler üzerine yapıldığı görülmektedir. Kelam, fıkıh, belâgat, tefsir, hadis, mantık, münâzara gibi ilmî sahalarda bazen aynı şerh üzerine bazen “hâşiyetü’l-hâşiye” ismiyle hâşiyelerin üzerine yüzlerce hâşiye yazılmıştır. Hatta, taşbaskı ve matbaa döneminde dahi varlığını koruyan hâşiyeler bazen metinden daha uzun olduğu için sayfanın ortasına yazılmış ve metin onun etrafına örülmüştür.[1]

    Bazılarının ünü ana metni bile aşan ve tek başına eser teşkil etmeye başlayan hâşiyeler, değişen yazarlık ve sahicilik algılarına bağlı olarak, geçmiştekinin aksine, bugünkü metinsel ve tarihsel çalışmalarda merkeziyetini kaybetmiş görünmektedir. İsmail Kara buna istinaden şerh ve hâşiyelerle ilgili kitabında şöyle sormaktadır: “Asırlara hükmederek gelen meşru ve başarılı bir telif tarzı ve yaygın bir ilmî faaliyet türü, XIX ve XX. asırda nasıl hantal, gayrimeşru, güven telkin etmeyen, gelişigüzel ve zayıf bir alan hâline ge(tiri)lebilmiştir?”[2] Kara, kendi sorusuna cevaben ilim-bilim anlayışının değişmesi, orijinalite ve yenilik odaklı ilim ve fikir tarihi tasavvuru, modernleşme zihniyeti ve çabaları gibi nedenler üzerinde durur. Bu gerekçeler günümüz tarih ve edebiyat çalışmalarında neden kenar notları ve diğer metin dışı unsurların fazla değer görmediğine cevap olarak da zikredilebilir. Günümüzde yazarın kelamı ve otoritesi merkez kabul edilirken, gelenekte en az onun kadar önemi haiz olan ve hatta onun varlık sebebi olan metnin muhatabı, oluşma ve tüketim süreçleri ile sosyo-kültürel ortamı yan bilgiler olarak değerlendirilmiştir.

    Yazma eserlerin vikâye, zahriye, şukka, kapak içleri ve derkenarlarında bulunan notlar sayesinde, yazma eser üzerindeki tüm boşluklar o metnin sosyo-kültürel zeminini gözler önüne seren mekânlar hâline gelmektedirler, gelirler. Kitabın yazılışında izlenen yöntemle ilgili mukabele-sema-istinsah kayıtları, nerede tutulduğunu/barındığını gösteren temellük kayıtları ve mühürler, nasıl muamele gördüğünü ve okunduğunu gösteren mütalaa ve toplu okuma notları ve sair notlar bir kitabın serüveni ve sosyo-kültürel ortamı hakkında önemli ipuçları verir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda kenar notlarına verilen önemin artmasında ve bu notların “dökümanter” değerine işaret edilmesinin arkasında bu düşüncenin etkisi vardır.[3]

    Kenar notlarının bize en çok fikir verdiği konuların başında geleneksel okuma pratikleri gelir. Geçmişte kitap ne Avrupa’da ne de Asya veya Orta Doğu’da bugünkü gibi ağırlıklı olarak izole bir ortamda sessizce yazılan ve okunan bir şey değildir. İslam Dünyasına baktığımızda, Ortaçağ’dan itibaren kitap, Kurân-ı Kerîm’in aktarımından hareketle, ana yöntem olarak sözlü bir şekilde (rivâyet) aktarılmış, hatta üretilmiştir. İsmail Erünsal, “VIII. asrın ortalarına kadar İslam dünyasında yaygın olan kitap, insanların ezberleyip hafızalarında muhafaza ettikleri ve naklederek (rivâyet) varlıklarını sürdürdükleri ‘sözlü kitap’tır.” der.[4]

    Yazılı kitabın sözlü olanla ve meclisle olan sıkı bağı sonraki dönemlerde de devam etmektedir; buna en iyi kanıtlardan biri de üzerlerindeki sema-kıraat kayıtlarıdır. Bu kayıtlar yazmaların başlarında, sonlarında ve kenarlarında yer alan, cami ve medrese halkalarındaki hâzirun ve mekânın kendisi hakkında bilgi veren, özellikle hadis literatüründe güvenilirlik ölçütü olarak kullanılan kayıtlardır. Sema/kıraat/mukabele gibi farklı formlardaki notlar sayesinde kitap üretiminin merkezinde yer alan rivâyet yöntemi ve meclis ortamı kitapların kenarlarında tecessüm etmektedir. Örneğin Konrad Hirschler, İbn Asâkir’in 12.yy’da 80 yılda tamamlanan Şam Tarihi kitabının üzerinde beş yüzden fazla sema kaydına dayanarak mecliste yer alan kişilerin sosyo-kültürel özellikleri hakkında önemli gözlemlerde bulunmaktadır.[5]

    Yazma eser kültüründe, yazılı aktarım yolunun baskın olduğu dönemlerde dahi kitap meclisle bağını her zaman korumuş; kitap seslendirme ve dinleme, kitapla muhatabının temel ilişki kurma biçimlerinden biri olarak varlığını devam ettirmiştir. Osmanlı döneminde camilerde ve medreselerde kurulan ders halkalarında, mevlidlerde, hikâye ve şiir meclislerinde kitaplar/metinler seslendirilmiştir. Başta Kurân-ı Kerîm tilâveti olmak üzere, Mevlid ve Muhammediye gibi dinî törenlere eşlik eden metinler ve toplumun dinî/millî kimliğini besleyen dinî-hamâsi kahramanlık hikâyeleri çoğunlukla yazılısından seslendirilen metin türlerinden bazılarıdır.

    Kenar notları, açıklama, eleştirme, düzeltme gibi farklı fonksiyonlara sahip olarak metinle cami ve medreselerdeki ilmî meclisler arasında bir nevi ara form oluşturmuştur. Özellikle hoca-talebe ilişkisinin zayıfladığı, bireysel okumanın ve kitaplara erişimin arttığı 18.yy ile birlikte sayfa kenarları ders halkalarının yerini tutmaya başlamıştır. Örneğin Aslıhan Gürbüzel, İsmail Hakkı Bursevi’nin (ö. 1725) notları üzerinden metindışı (paratextual) alanın gerçek meclisi taklit ederek bir eleştiri, açıklama ve öğretim alanına–Gürbüzel’in veciz ifadesiyle taşınabilir bir meclise (portable majlis)–dönüştüklerini iddia eder.[6] Gürbüzel’in El-Rouayheb’in iddiasından yola çıkarak söylediği gibi, 17.yy’dan itibaren yakın okuma –yani “mütalaa” ederek okuma– arttığı için, bu notları yazan âlimler kenar notları aracılığıyla okuyucuya bir nevi talebeleri gibi yol göstermişlerdir.[7] Mütalaa notları da yine âlimlerin bireysel/yakın okuma esnasında metnin ait olduğu disipline veya başka bir disipline dair aldıkları çeşitli muhtevadan notlardır. Örneğin 18.yy’da yaşamış Veliyüddin Cârullah Efendi (ö. 1738) de–hacimli kitap koleksiyonu üzerindeki notlarına bakıldığında– kitaplarını mütalaa yoluyla okumuş âlimlerden biridir. Cârullah Efendi’nin kitaplarında temellük, istinsah, mühür gibi metin dışı not ve unsurlar dışında beğendiği şiirleri, eser ve yazarlarla ilgili fikir ve eleştirilerini, dönemin tarihi ile ilgili olayları da kitapların kenarlarına kaydettiği görülmektedir.[8]

    Kenar notları metinle ilgili olabileceği gibi müstensihin ya da okurun metinden bağımsız konularda aldığı harici notlar şeklinde de olabilir. Bu notlar, kenar notlarının toplumsal tarihe dönük yüzüdür ve onların tarih yazımı açısından sadece tâlî kaynaklar olmadıklarını göstermektedirler. Yazma eserlerdeki harici kayıtlar, doğum/ölüm kayıtlarından sürgünlere, siyasi hadiselerden tabiat olaylarına adeta bireyin ve toplumun hafızasının saklandığı bir mahfazadır. Sami Arslan’ın gözlemlediği üzere, “Bu kayıtlarda okur ya da malik tarafından önemli ve kayda değer görülen şeylerle karşılaşırız. İçerik olarak doğumlar, ölümler, izdivaçlar, terekeler; zelzele, yangın, ay tutulması gibi tabii afetler, rutin olaylar; aritmetik kayıtlar, kelâm-i kibarlar, bibliyografik bilgiler, eserin fihristi; günlük ticari kayıtlar, nüsha ödünç kayıtları; cifr, münşeât örnekleri, mektup suretleri, ilaç terkipleri, pratik tıp, kavgalar, barışlar, taşınmalar, fiyatlandırmalar gibi birçok farklı alanda karşımıza çıkarlar.”[9]

    Yazma eserlerin kenarları, bireysel okumanın yanısıra bazen toplu okumayla ilgili bilgileri de ihtiva eder. Örneğin, 18. ve 19.yy’da üretilmiş ve İstanbul’da büyük okur kitleleri arasında dolaşıma girmiş olan Hamzanâme, Ebumüslimnâme, Firuzşahnâme gibi türler, üzerlerindeki kenar notları sayesinde, toplu okumanın özellikleriyle ilgili çarpıcı bir literatür oluşturmaktadırlar. Aşağıdaki örnek notta görüldüğü gibi bu literatür, kitabı seslendiren (isim, memleket, meslek), okumanın gerçekleştiği yer (semt, mahalle, adres), mekân ve bazen de ortamdaki dinleyiciler ve onların tepkileri hakkında bilgi veren kalıplar şeklinde birincil elden yazılmış binlerce not ihtiva eder:[10]

    Bu kitabı Eyüb Sultân civârında, Nişancı Mustafa Mahallesi’nde, Şeyh Murad Tekkesi karşusunda, Derviş Hasan’ın kahvesinde, Bâb-ı Seraskerî hüsn-i hatt çıraklarından Eyüblü Mehmed Derviş Efendi kıra’at itmişdir, 10 Receb 1281.[11]

    Yine aynı literatürde kitap kenarları şiirler, okurların hikâyeyle ilgili duygu ve tepkileri, askerî nişanlar ve diğer görsel notlar dışında okurlar arası iletişim notlarına da ev sahipliği yapmaktadır (bkz. Resim 2).

    Okurlar bu notlarda bazen okunacak sayfalar ya da başka hikayelerle ilgili önerilerde bulunur, bazen kitabı bozdukları için birbirlerine kızar, bazense okuma hızı konusunda birbirleriyle rekabete girerler. Örneğin bir okur okuma hızıyla şöyle övünmektedir:“İstanbullu Osman Efendi üç saatde kıra’at eylemişdir. Bu kitāb üç sa‘atde okunur ve likin [lâkin] iki sa‘atde her kim okur ise eline çelenk takarım, 6 Mart 49.”[12]

    Başka bir okur düelloyu kabul ederek notun altına şöyle yazar: “İşbu Müslimnāme’nin dördüncü cildi nihâyet yürek olundukda iki sa‘atde kıra’at olunub ahbab dahî safâ eylemişdir. Eğer su‘âl iderseniz […] gözü alışmış olarak kıra’at olunmuşdur.”

    Üçüncü kişi okuyanın hızıyla ilgili şaşkınlığını şöyle ifade etmektedir: “İşbu kitabı iki sa‘atde okuyan kerata ve pûzevengin ağzı kara vaporı imiş[,] nasıl okunur!”

    Dördüncü bir kişi ise bu hıza inanmadığını dalga geçerek göstermektedir: “Eğer söz ile ise ben dahî yarım dakîkada kıra’at eyledim. Nasıl kıra’at eyledim su‘âl olunursa gözden geçirerek kıra’at olunmuşdur.”

    Yukarıda metin ile meclis arasında bir ara form olarak nitelediğimiz kenarların bu örneklerde meclisin doğrudan temsili hatta okurlar arasında doğrudan iletişimi sağlayan fiziksel mecralar olarak katılanların eğlendiği, öğrendiği ve –tabii ki– kavga ettiği meclisin kendisi hâline geldiğini gördük.

    Sonuç olarak, bu yazıda bazı örnekler üzerinden fiziksel olarak yazma eserin kenarında/ marjininde/ periferisinde gördüğümüz kayıtların aslında yazma eser kültürünün tam kalbinde yer aldığı gösterildi. Kenarlarda ve sayfaların herhangi boş bir yerinde yer alan kayıtların zaman zaman metnin, ilmin ve hatta toplumun yeniden şekillendiği yeni merkezler oluşturduğu iddia edildi. Örneğin, ilmî üretim ve aktarımda bazen esas metinden daha belirleyici olan hâşiye türü eserler başlangıçta sayfaların kenarlarından kök salıp büyümüşlerdir. Kitap ve koleksiyon sâhibi âlimlerin kitaplarına aldıkları mütalaa veya diğer fevâid türünden notlar metinlerin ve görüşlerin eleştirilmesinde, açıklanmasında ve genişletilmesinde çok önemli roller üstlenmişlerdir. Sema-kıraat gibi notlar metinlerin aktarım zincirlerini belirlemede ve metinle meclisin iç içeliğini göstermektedir. Bazen bireysel ortamda bazen toplu okuma ortamlarında alınmış notlar ise tarihyazımı için kritik bilgiler verirken okuma, eğlenme ve öğrenme meclislerinin bir temsili olarak karşımızda durmaktadırlar.

    Şimdi Lidenbrock paradoksuna dönerek bu gözlemler ışığında tekrar sorabiliriz: Kenar notlarının dünyasında yeterince derine inersek acaba metin dışında yeni merkezler bulabilir miyiz? Yazıda gösterdiğimiz örneklere bakarsak, geleneksel metin yazımıyla, okumayla, ilmî meclisler ve toplumsal tarihle ilgili çok sayıda yeni araştırma odağı bulabiliriz gibi görünüyor. Sadece metinleri değil nüshaları tüm karakteristik özellikleriyle değerlendirmek, kitap ve okuma kültürüyle olduğu kadar, toplumsal tarih ve ilmî geleneklerle de alakalı yeni kapılar açacaktır.

    * Dr., Freie Universität Berlin.

     

    [1]Tevfik Rüştü Topuzoğlu, “Hâşiye,”TDV İslâm Ansiklopedisi 16 (1997): 419-422.

    [2] İsmail Kara, İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz: Şerh ve Haşiye Meselesine Dair Birkaç Not (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2022), 5.

    [3]Dökümanter kaynaklar olarak kenar notları hakkında kültleşmiş bir kaynak olarak bkz. Manuscript Notes as Documentary Sources, ed.Andreas Görke&Konrad Hirschler (Beirut: Orient-Institut Beirut, 2011). İstinsah kayıtlarının tarihyazımı açısından önemini Molla Lütfî’nin yazdığı eserlerin nüshaları üzerinden inceleyen bir örnek için bkz. Sami Arslan, Osmanlı’da Bilginin Dolaşımı: Bilgiyi İstinsahla Çoğaltmak (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2020).

    [4] İsmail Erünsal, Ortaçağ İslam Dünyasında Kitap ve Kütüphane (İstanbul: Timaş Yayınları, 2018), 46.

    [5] Konrad Hirschler, The Written Word in the Medieval Arabic Lands: A Social and Cultural History of Reading Practices (Edinburg: EdinburgUniversityPress, 2012).

    [6]Aslıhan Gürbüzel, ‘‘A Portable Majlis: On Publishing Reliable Editions in Ottoman Manuscript Culture,’’ Scribal Habits in Near Eastern Manuscript Tradition s içinde, ed. George Kiraz and Sabine Schmidtke (New Jersey: Gorgias Press, 2020).

    [7] Khaled El-Rouayheb, Islamic Intellectual History in the Seventeenth Century: Scholarly Currents in the Ottoman Empire and the Maghreb (New York, NY: Cambridge University Press, 2015).

    [8]Osmanlı Kitap Kültürü: Carullah Efendi Kütüphanesi ve Derkenar Notları, ed. Berat Açıl (İstanbul: Nobel Akademik Yayıncılık, 2021).

    [9]Osmanlı’da Bilginin Dolaşımı, 28.

    [10]Bu notlarla ilgili ayrıntılı inceleme için bkz. Elif Sezer-Aydınlı, A Manuscript Community in Ottoman Istanbul (18th-19th Centuries): Heroic Stories, Social Profiles, and Reading Space, Basılmamış Doktora Tezi, FreieUniversitesi Berlin, 2022.

    [11]Dâstân-ı EbaMüslim, Ankara, Millî Kütüphane, MS Yazmalar 8504/20, 59b.

    [12]MK 8688/01, 126b.