SAVAŞ VE MÜZİK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yalçın Çetinkaya

    Eflâtun “Devlet” adlı eserinde müzik hakkında Sokrates, Adeimantos ve Glaukon arasında geçen konuşmayı nakleder. Bu konuşmada Yunan modları tartışılmaktadır. Modların insan ruhu üzerindeki etkileri konuşulurken, söz döner dolaşır Dor ve Frigya modlarına gelir. Dor ve Frigya modları, antik Yunan müziğinde önemli modlardır çünkü. Bu düşünürler tarafından Dor ve Frigya modları, özellikle Dor modu, mücadeleci, savaşçı bir insanın mücadelesindeki havaya uygun, diğeri ise insanları yola getirmeye çalışan, uyarıcı bir insanın havasına uyan modlar olarak tanımlanır.

    Bundan neredeyse iki bin beş yüz yıl önce, milattan önce yaklaşık üç yüz ellili yıllarda antik Yunan’ın filozofları, müziğin mücadeleci ve savaşçı bir insan üzerindeki etkilerini tartıştıklarına göre, savaş ve müzik arasında kadîm ve köklü bir ilişkinin olduğu muhakkak. Ayrıca Yunan düşünürlerinin bu önemli tartışması, Yunan askerî yapısında askerî müzik topluluğunun olduğunu gösteriyor. Yunan askerî yapısı yanında, o dönemin güçlü Makedon ordusunun askerî yapısında da askerî bir bandonun olması ihtimali oldukça yüksektir. Aristo’nun, Makedon kralı İskender’in danışmanlığını yaptığı dikkate alınacak olursa, ayrı bir Yunan ordusu yerine, bölgenin hakimi durumunda bir Makedon ordusu olması gerektiği düşünülebilir.

    Müziğin savaşçılar üzerinde nasıl bir etkisi olduğu, müziğin nasıl bu kadar direkt bir etki gücüne sahip olduğu gibi konular, aslında üzerinde çalışılması gereken ihmal edilmiş konulardır. Müziğin ruhu gıdası olduğu sözünü hepimiz biliriz, ayrıca müziğin barışı ifade ettiğini, ruhu dinlendirdiğini, insanı sakinleştirdiğini de biliriz. Lâkin insanı savaşan hazırlayan, savaşa hazırlayan ve konsantre eden bir yanının da olması ilgi çekicidir. Müziğin insan ruhu üzerindeki etkileri hakkında pekçok kadîm kültürde yazılmış metinler bulabilmek mümkün. Kızılderililerin savaş tamtamlarından özellikle kadim Hind müziğinde kullanılan üç yüz ilâ beş yüz arasındaki raganın her birine varıncaya kadar, insan ruhunun çeşitli hâlleri üzerinde etkili olduğunu söyleyebiliriz. Hatta yağmur ragası veya güneş ragası gibi tabiatın farklı hâllerine uygun olarak icra edilen ragalar var. Aynı şekilde antik Yunan modları ve en son Osmanlı müziğinde kullanılan makamların da neredeyse tıpkı Hind ragaları gibi, insanın farklı ruh hâllerine karşılık geldiğini kaynaklardan öğreniyoruz. Dolayısıyla, müziğin insan ruhu ve davranışları üzerindeki etkisi tartışılmaz. Bu konuda en esaslı ve çarpıcı bilgileri İhvân-ı Safâ adlı İslâm düşünce topluluğunun metinlerinde bulabilmek mümkün.

    İhvân’ın, musikinin ruha tesiri konusundaki görüşleri, kaleme aldıkları musiki risalesinden edindiğimiz bilgiye göre, şöyledir: “Kardeşim, Allah seni ve bizi katında bir ruhla takviye etsin. Bil ki, her sanat iki el ile işlenir. Sanata mevzu olmuş ‘el-Heyûlâ’, tabii ecsamdır. Masnû’âti, ma’mûlâtı tamâmen cismânî şekillerdir. Ancak, mûsikî sanatı böyle değildir. Buna va’zedilmiş ‘el-Heyûlâ’, ruhânî cevherlerden ibarettir. Bu da, dinleyenlerin nefisleridir. Bu nefislere tesirleri, görüntülerdir. Bunların hepsi de rûhânîdir. Bu da mûsikî lahnlerinin sesler ve nağmeler olmasıdır. Nefislere tesirleri, sanatlarına konulmuş ‘Heyûlâ’daki sanatkarların sanatlarının tesirleri gibidir. Nefisleri güç işlere ve yorucu sanatlara doğru harekete geçiren nağmeler ve sesler, bunlardandır. Nefisleri, bedenlere zor ve yorucu gelen eylemleri başarmak için azimle takviye eder ve dinçleştirir. Öyle eylemlere ki, nefislerin ruhları ve malların biriktirilmişleri harcanır. Bu, harplerde ve savaşta yiğitlendirmek için kullanılan teşcî edici lahnlerdir. Bilhassa harpleri niteleme ve cesurları övgüde ölçülü beyitlerle tegannîde bulununca…”

    Şunun gibi:

    “Mâzin’den olsaydım Benî el-Lakite’nin iki devesi,

    Zühl bin Şeybân’a mübâh olmazdı.”

     

    Yine el-Besûs binti Munkız’ın şiiri:

    “Yemin olsun Munkız’ın evinde olsaydım,

    Evlerime komşu olan Sa’d asla zulmedemezdi.

    Ne yazık ki ben gurbet evindeydim,

    Böyle iken kurt gelince koyunlarıma gelir.

    Ya Sa’d ! Gururlanma kendinle, göç, kaç !

    Sen öyle bir kavim içindesin ki, komşuların ölülerdir.”

     

    Bu ve buna benzer beyitlerin, Arap kabîleleri arasında intikam için gerçekleştirilen ve uzun yıllar süregiden harplere sebep olduğu söylenir. Yine aşağıdaki beyit, kavimler arasındaki husûmetin nasıl alevlendirildiğinin anlaşılması bakımından faydalı bir örnek teşkil etmektedir:

    “Hüseyin ve Zeyd’in kapıştığını hatırlayın,

    Ve güçlü devenin yanına ölü(p) düşüşünü…”

     

    Eski Türklerde savaş ve müzik

    Müziğin bir savaşçı veya savaşa giden bir ordu üzerinde önemli tesirleri olmalı ki çok eski tarihlerden beri güçlü orduların beraberinde savaş alanına kadar götürdükleri askerî müzik icra eden toplulukları bulunuyordu. Özellikle Türklerin, Hun Türkleri’ne kadar uzanan güçlü bir askerî müzik geleneği vardı. Bazı kaynaklar Mısır’da ve Sümerler’de büyük davulların ve yüksek sesli boruların, orduda askerî müzik icrasında kullanıldığını belirtse de, davul gibi, buna ilave olarak zurna, boru ve zil gibi enstrumanları kullanan ilk devletlerin Orta Asya Türkleri olduğu kesinlik kazanmış bir bilgidir. Kaynaklara göre bilinen savaş maksatlı ilk askerî müzik topluluğu Hun Türkleri tarafından kurulmuştur. Bu bilgilerin yazılı olduğu kaynakların Türk kaynaklarından ziyade Çin kaynakları olduğuna dikkat çekmek isterim. Hun Türkleri, askerî müziği tuğ takımları ile yapmaktaydılar ve önce Selçuklular ve daha sonra Osmanlı’daki mehterin temelini de bu tuğ takımı oluşturmaktaydı. Hun Türkleri’nde askerî müzik, öncelikle savaşlarda önemli bir yere sahip olmuştur. Savaşlarla birlikte bazı resmî törenlerde askerî müzik kullanılmaktaydı. Hun Türkleri’ne ait kaynaklarda, Hun savaşçılarının savaş esnasındaki haykırışlarının davul sesine karıştığı ve bu seslerin de düşmanı korkuttuğu belirtilmektedir.

    Türkler’de askerî müzik, güçlü sesler çıkaran, adeta gücün simgesi olarak kabul edilen davul ve daha sonra Osmanlı’da develer üzerinde taşınan “Kös” adlı büyük bir vurmalı enstrumanın gürültülü sesi üzerine kuruluydu. Çünkü davul veya kös, öncelikle düşmanı tedirgin eden yüksek bir sese sahipti. Hun ve daha sonra Kök Türkler ve ardından Uygurlar üzerinden askerî müziğin Çinliler tarafından da kullanıldığı biliniyor. Orta Asya’da askeri müziğin İran ordusunda da kullanıldığı muhakkak. Türkler’de askerî müziğin Selçuklular’da da önemli bir yere sahip olduğunu ilgili kaynaklardan öğrenmekteyiz. 1105 yılında vefat etmiş olan Kaşgarlı Mahmud dahi, “Dîvân-ı Lûgâtı’t-Türk” adlı eserinde Türk askerî müziğine temas eder ve savaşlarda davullar çalındığından bahseder.

    Selçuklularda Askerî Müzik

    Selçuklularda, devletin resmî askerî müzik topluluklarını oluşturan müzikçi takımlar vardı. Bu takımlara tablhane  denmektedir. Tablhane esas olarak zurna, boru, davul, kös ve zilden oluşan bir çalgı takımıdır. Savaş ve barış durumlarında sultanın yanında bulunurdu.

    Selçuklular nevbet denilen müziği diğer Türk devletlerinde olduğu gibi hakimiyet alâmeti olarak kullanıyordu. Türkler ‚de nevbet Hunlar ve Göktürkler‘ den beri hakimiyet alameti olarak benimsenmiş ve bu gelenek Osmanlılar’a kadar sürmüştür. İbn Haldun, Türkler‘ in bu konuya aşırı derecede önem verdiklerini belirtir.  Nevbet günde beş vakit, sultanın kapısında müzik çalan askerî mızıka takımının yaptığı uygulamadır. Selçuklu emirlerinden sadece sultanın izin verdikleri, günde üç vakit nevbet çaldırabilirlerdi. Eğer bu verilen izin dışında beş vakit nevbet çalarlar ise izne ve emre itaat etmeyip  isyan etmiş sayılırlardı.

    Abbasi halifeleri ve Selçuklu sultanları günde beş defa nevbet çaldırdıkları gibi sefere çıkıldığında , taç giyme ve veliaht törenlerinde, bir kişiye hil’at verildiğinde, zafer kazanıldığında veya bir isyan bastırıldığında, hükümdar ve elçilerin karşılanma uğurlanma törenlerinde, bayram ve mevlid günlerinde, şehzadelerin doğumunda ve sünnet düğünlerinde , hacıların karşılanmasında , halife ve sultanlar yakalandıkları ağır bir hastalıktan kurtulduklarında veya Bağdat’a döndüklerinde de nevbet çalınırdı.

    Selçuklu sultanları sefere çıktıklarında veya bir yere gittiklerinde nevbet takımlarını da beraberlerinde götürürlerdi. Nizam’ülmülk, halife ve sultanların sefere çıkarken cenk davulunun vurulmasını emrettiklerini söyler.  Sultan Alaeddin Keykubat saltanat alameti sayılan çetr yanında köz, boru, nakkare ve zurna bulunduran nevbet takımlı bir ordu ile Alaiye Kalesi’ni fethetmiştir. Papaz Grigor’un Sultan Mesud’un Keysun kuşatması ile ilgili olarak aktardığı “Sultan Mesud, muazzam bir ordunun başında olduğu hâlde ilerledi. Çan sesleri, kılıç şıkırtısı ve binlerce mızrağın çıkardığı gürültü Keysun şehrinde bulunan ve bunları gören bizleri korku içine düşürdü.” şeklindeki ifadesi bize müziğin ordu ile birlikte düşmanı korkutmak amacıyla kullanıldığını göstermektedir.

    Selçuklular’daki Tablhane’nin, Osmanlı’daki mehterhanenin örneği olduğu ve mehter bölüğünde görev alacak müzisyenlerin mehterhanede müzik eğitimi alıp yetiştiğini de yine bu konuda yazılmış önemli kaynaklardan öğrenmek mümkün. Bu kurum ve gelenek, gösterdiği bağlılık ve başarılara karşılık, Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubat tarafından Osman Gazi’ye, has adamlarından Kara Balaban Çavuş vasıtasıyla, hakkaniyeti temsilen ve istiklâl sembolü sayılan Tuğ, Âlem, Tabl (Davul), Nakkare (Çiftenara), adaleti temsilen de ak (beyaz) renkte bir sancak gönderilmiş ve böylece bu askerî müzik geleneği Selçuklular’dan Osmanlı’ya intikâl etmiştir.

    Osmanlı’da fetihlerin ve savaşların ayrılmaz bir parçası olarak mehter

    Osmanlı, özellikle Selçuklular’dan tevarüs etmiş müzik birikimiyle birlikte, fetihten itibaren İstanbul’un kadim müzikleriyle de kaynaşıp gelişmiş yüksek seviyede bir müzik kültürüne sahipti. Selçuklular’daki askerî müzik geleneği ve askerî müziğin eğitiminin verildiği müessese olarak tablhane, Osmanlı’ya da intikâl etmiş ve tesis edilen mehterhane bünyesinde hem askerî müzik eğitimi verilmiş hem de geliştirilerek yaşatılmıştır. Osmanlı’da bütün mehter bölüklerinin bağlı olduğu “Mehterân-ı Tabl-ı Âlem-i Hâssa” adıyla hizmet veren askerî müzik teşkilatı Türkler’de İslâm öncesi dönemlere uzansa da, mehter ve mehterhane Osmanlı döneminde ortaya çıkmış ve müesses bir yapıya kavuşturulmuştur. Mehter ve mehterhane gibi kelimeler de on altıncı yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanmıştır.

    Osmanlı mehterhanesinin kuruluşu hakkında pek bilgi olmamakla birlikte, ilk önemli girişimin Fatih Sultan Mehmed Han tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. Hatta fetihten sonraki ilk nevbethâne de Demirkapı semtinde kurulmuştur. İlerleyen yıllarda, devletin büyümesi ve genişlemesi neticesinde mehter ve mehterhanenin yapısında da bazı değişikliklere gidilmiştir. Mehter, Osmanlı’da sadece savaş zamanlarında değil, barış zamanlarında da vazife yapmıştır, bu sebepten dolayı repertuarı sadece askerî müziklerden, marşlardan ibaret değildir. Ayrıca Osmanlı’da en köklü müzik eğitiminin verildiği bir kurumdur. Mehterin Osmanlı’da taşıdığı bu önem, onun kendi içinde bir eğitim sisteminin oluşmasını da zarûrî hâle getirmiştir. Osmanlı’nın köklü kurumu mehterhane, Sultan II. Mahmud tarafından 1826 yılında Mızıkâ-yı Humayun’un kurulması ve Yeniçeri Ocağı ile birlikte Enderun’un mehter bölüğünün lağvedilmesi neticesinde kapatılmıştır.

    Osmanlı’da, mehterle birlikte askerî müzik yüksek seviyelere ulaşmış, seferlerin ve fetihlerin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un fethi esnâsında mehter kullanmıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre Fatih Sultan Mehmed, Bizans İmparatoru’na son defa “teslim ol” çağrısı yapar, Bizans İmparatoru Sultan’ın bu çağrısına “ret” cevabı verdikten sonra, önce “Gülbang-ı Muhamedî” okunur, ardından da Nevâ Ceng-i Harbî vurulup, “Allah Allah” nidalarıyla hücuma geçer ve Konstantin bu şekilde fetholunur. Hatta fethin başladığı 5 Nisan gününden itibaren mehter sesleri bütün Konstantiniyye’de yükselir ve bu sesler Anadolu yakasında bile işitilir.

    Osmanlı’da mehter ritmi Semâî-i Harbî, Peşrev-i Harbî ve Ceng-i Harbî olmak üzere üç şekilde vurulmaktaydı. Ceng-i Harbî, savaşlarda hücuma geçilmeden hemen önce askeri motive etmek ve hücum emrini duyurmak maksadıyla güçlü bir şekilde vurulmaktaydı. Fakat Ceng-i Harbî vurulmadan önce mutlaka “Gülbang-ı Muhammedî” adı verilen bir dua okunmaktaydı.

    Osmanlı’dan günümüze ulaşabilen orijinal mehter marşı neredeyse yok gibidir. Bugün dinlemekte olduğumuz mehter marşlarının en fazla 100-150 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu mehter marşlarından sadece birkaçının çok eski tarihlerde bestelenmiş olduğu bilgisine sahibiz. Bu eski birkaç mehter marşından bir tanesi de Ali Ufkî Bey’in “Mecmuâ-i Sâz u Söz” adlı eserinde tesbit edilen “Nevâ Ceng-i Harbî” olarak isimlendirdiği mehter marşıdır. Bu marş günümüzde “Hücum Marşı” olarak bilinmekte ve icra edilmektedir. Diğeri de IV. Murad’ın, Bağdad’ın fethinde büyük bir kahramanlık göstererek şehid düşen Genç Osman adına bestelenmiş mehter marşıdır. Belki günümüze ulaşabilmiş birkaç orijinal mehter marşı daha bulabilmek mümkün olabilir. Mesela bazı Macar müzisyenlerin icra ettikleri ve Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait olduğu ileri sürülen mehter marşlarına rastlamak söz konusudur.

    Osmanlı’da mehter savaşta olduğu kadar barış zamanlarında da, dînî bayramlar ve bazı resmî devlet törenleri olmak üzere çeşitli durumlarda ve zamanlarda kullanılmıştır. Osmanlı’da esnaf mehterleri için de ayrı bir paragraf açmak gerekmektedir. Ama “mehter” deyince ilk akla gelen şey, güçlü ses ve ritmiyle düşmana verdiği korku ve Osmanlı askerinde meydana getirdiği yüksek moral ve motivasyon idi. Bazı kaynaklarda, savaş meydanına ilerleyen Osmanlı ordusundan yükselen mehter marşı ve kös sesinin, bu sesleri işiten düşman askerinin moralini bozduğu ve korkuttuğu bilgisi mevcuttur.

    Mehterin güçlü ritmi ve melodik yapısı, bazı Avrupalı bestecileri de etkilemiştir ve bu etkilenme, bestecilerin eserlerine yansımıştır. Mesela Avusturyalı besteci Wolfgang Amadeus Mozart bu bestecilerden bir tanesidir ve bazı eserlerinde bu etkiyi görebilmek mümkündür. Mozart’ın bu anlamda ilk akla gelen eseri ünlü “Saraydan Kız Kaçırma” adlı operasının uvertürüdür ve Mozart’ın bu uvertüründe mehter etkisi açık bir şekilde hissedilmektedir. Öte yandan, bugün senfoni orkestralarında “Timpani” adıyla kullanılan devasa davul, 1700’lü yılların sonlarına doğru, mehterdeki Kös adlı büyük davuldan etkilenilerek senfoni orkestrasına dâhil edilmiştir.

    Kökleri Hun Türkleri’ne kadar uzanan, Kök Türkler ve Uygur Türkleri’nde “nevbet” olarak adlandırılan, sonra Selçuklular’a intikal eden, ardından Selçuklu Sultanı’nın Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda hediye ettiği ve Osmanlı’da yaklaşık 530 yıllık bir geçmişe sahip olan, Osmanlı ordularının Avrupa’da pek çok zafer kazanmasına katkı sağlayan mehter ve mehter geleneği, II. Mahmud tarafından 1826 yılında Enderûn’un mehter bölüğünü kapatıp batılı anlamda bir bando-mızıka takımının ve okulunun kurulmasıyla sona erdi. Mehter bölüğü kapatılmakla kalmadı, mehtere ait bütün repertuar ve enstrumanlar da yakılarak yok edildi. Böylesine muhteşem bir müzik kültürü ve geleneğinin böylece kökü kazınmış oldu.

    Avrupa’da askerî ve sivil bandoların tarihi de oldukça eskiye gitmektedir. Bando, askerin yürüyüşüne uygun bir ritimle çalmaktaydı. Makedon ordusundaki askerî bandoyu hatırlatmak isterim. Roma İmparatorluğu’nda da askerî müzik icra edilmekteydi. Eski Roma ordusunda piyadelerin korno, atlı süvarilerin de trompet çaldıkları kaynaklarda belirtilir. Napolyon’un ordusunun da bir bando takımı olduğu biliniyor. Nitekim kapatılan mehter bölüğünün yerine ihdas edilen “Mızıkâ-yı Humayun” adlı bando-mızıka okulunun başına getirilen İtalyan müzisyen Giuseppe Donizetti, Napolyon ordusunda bando şefi olarak görev yapmaktaydı. Avrupa’da kurulan sivil bandolar da mevcud. Bu sivil bandolar, ülkenin önemli günlerinde, millî bayramlarında şehrin parklarında veya halka açık meydanlarda halkın önüne çıkıp müzik icra etmektedir.

    Dünyanın neresinde olursa olsun savaşan bir askerin yüksek motivasyona ihtiyacı var. Bu motivasyonu da ona en iyi sağlayan şey, güçlü bir müzik. Bu, müziğin de gücünü göstermesi bakımından önemli olsa gerek.