İNSAN YIKICILIĞININ KÖKLERİ ÜZERİNE: TÜRSEL NARSİZM VE VARLIĞIN KORUNMASI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ekrem Demirli

    “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım (dedi Allah); melekler, ‘Yeryüzünde bozgun

    çıkartacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın’ dediler.” (Ayet-i Kerime)

     

    “Simurg bir gece Çin semasında uçarken kanadından bir tüy düştü,

    herkes onun güzelliğine hayran oldu, dünyadaki kavganın sebebi bu.” Feriddüdin Attar

     

    Tolstoy doğada bahar mevsimiyle birlikte yaşanan yenilenmeyi en ince ayrıntılarıyla betimledikten sonra bu büyük değişim karşısında sabit ve durağan kalan yegâne şeyin insanların kendi kendilerine uydurdukları doğrular, benimsedikleri kabuller uğruna sürekli savaşmaları, birbirlerini öldürmeleri olduğunu söylerken haklı olabilir mi? İnsanlar yeryüzünde iradesizce değişime tabi varlıklar gibi yaratılmış olsaydı, hiç kuşkusuz, değişime direnmek ve sürekli durağan kalmak kınanacak bir iş olurdu. Ahlak evren/varlık hakkındaki bilgimize göre yaşamak ve davranmak olarak tanımlanabilir. Evrende sürekli bir değişim yaşanıyor ise insanın bireysel ve toplumsal hayatı da sürekli değişimden payını almalıdır. Bu itibarla birçok devrimci, toplumsal ve bireysel değişimi savunan yazar, değişimi evrenin genel ilkesi kabul ederek ahlakın referans noktası hâline getirmiştir. Lakin insanı öteki varlıklardan ayrıştıran şey bilinç ve iradeli eylem olduğuna göre, o zaman insan davranışlarının doğaya göre düzenlenmesi veya doğayı insan için herhangi bir şekilde kılavuz kabul ederek o istikamette değişimi talep etmek, adil bir yaklaşım olmaz. Hiç kuşkusuz Tolstoy insanı öteki varlıklar gibi ele almış, onu iradesiz bir varlık olarak telakki etmiş değildi; hayata duyduğu büyük sevgi, ölüm karşısında yaşamı tercih etmesi, büyük yazarın böyle bir eleştiri ortaya koymasına yol açmış olmalıdır.

    Vakıa savaşmak, sonuçları itibarıyla ne kadar ürkütücü bir iş olsa bile, hayatın en kadim gerçeğidir ve savaşın kendisi insan hayatındaki en büyük değişimdir. İnsanlar savaşarak dünyayı değiştirir, savaşmakla daralan hayat kanallarını genişletir, savaşmakla yeni düşüncelere kapılar açarlar. Bu itibarla savaş, Herakleitos’un dediği gibi, her şeyin ilkesidir. Belki de toplumsal hayatı hiçbir şey savaş kadar temelli bir şekilde değiştirmez, hiçbir şey onun kadar hayata yeni bir istikamet çizmez. “Hükümdarlar girdikleri yerin altını üstüne getirir.” mealindeki âyet-i kerîme, savaşların bu büyük etkisini anlatan bir ifade olarak okunabilir.

    İnsanlar niçin savaşır? Savaşın nedenini “kendilerince” benimsedikleri doğruları savunmak şeklinde düşünmek, tarihsel gelişim sürecinde insanı anlamamak olabilir. Bu itibarla savaşları ortaya çıkartan nedenleri tam olarak tespit edebilmek mümkün değildir. Üstelik savaşları engellemek maksadıyla bunlar üzerinde düşünmek olmayacak bir iştir. Semavi dinlerde yeryüzünde dökülen ilk kanın Kabil’in Habil’i kıskançlık sebebiyle öldürmesi olduğunu söyler. Bir insanın kardeşini herhangi bir şekilde yok edebilecek olması insan hakkındaki nihai bilgimiz değildir, fakat her zaman akılda tutulması gereken bir vakıadır. Bu öldürme hadisesinde üstünlük, yani kendini ve varlığını ötekine karşı tercih etmek inancının bütün nedenler arasında önde geldiğini kabul edebiliriz. İnsan bireysel varlığını veya toplumsal kimliğini üstün gördüğü, ötekiyle kendi ilişkisini bir rekabet addettiği ölçüde çatışmalar kaçınılmaz olacak, kendi varlığını korumak üzere baş vurulacak tedbirler dâhilinde savaş en etkilisi hâline gelecektir.

    Kadim düşünürler her şeyi maddi nedenlerle ele alır, doğanın özünde birbiriyle uzlaşmayan unsurlardan oluşmasıyla çatışmacı bir insan ve toplum hayatı arasında ilişki kurarlardı. Vakıa ateş, hava, su ve toprak gibi birbirini iten unsurlardan oluşmuş bir dünyada, hatta bütün dünyanın mikro örneği sayılan insanın içinde çatışmanın olmaması mümkün değildir. Bu itibarla savaş ve çatışma, insanın içinde başlamak üzere, her şeye nüfuz eden bir ilke hâline gelir. Esas savaşı veya büyük savaşlardan birisini bizzat insan kendi dünyasında yaşar, kendi varlığı bir savaş meydanı hâline gelir. Hz. Peygamber’in nefis ile cihat etmekten söz ederken “Küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz.” dediği aktarılır. Hadis sahih ise tam olarak bu kaotik durumu bize anlatmıştır.

    Müslüman ahlakçılar da selefleri gibi maddeci nedenler üzerinden doğadaki çatışmayı açıklamak istemiş, dikkatlerimizi ise -bilhassa metafizikçiler- bu unsurlardan oluşan varlıklarda ahengin ve itidalin nasıl tahakkuk ettiğine çekmişlerdi. İşin bu kısmı genellikle ihmal edilen bir takım düşüncelerle ilgilidir. Çünkü savaşın yıkıcılığının kökleri her şeyin varlık ilkesi ise o zaman hayat savaşın içinden nasıl ortaya çıkıyor, düzen nasıl tesis ediliyor, hayat nasıl kuruluyor? Bu soruların cevabı itidalin nedenlerinde aranır. İtidal insan ruhunun bedeni oluşturan unsurlardan üstünlüğüyle temin edilir. Başka bir anlatımla savaşmak alt düzeydeki unsurların birbirleriyle çatışması ise o zaman daha üst ilkeler savaşı başka bir iklime taşıma imkânına sahiptir. Hiç kuşkusuz günümüzde insanlar hadiseleri böyle kavramlarla anlatmazlar, bununla beraber edebî bir söylem olarak hayatın içindeki çatışmalar, farklılaşmalar bir söylem olarak kullanılır. Söz konusu nedenlerin yerine günümüzde bireysel ve toplumsal üstünlük fikri, varlığını korumak, daha çok da sürdürmek, zenginleşmek, refahı ele geçirmek gibi birçok neden savaşın nedeni olarak akla gelir. Bütün bu nedenler arasında daha müspet bir yaklaşımla bir hususa işaret etmek gerekir: O da büyük sufi düşünür Feridüddin Attar’ın insanın hemen bütün eylemlerinin temeline iyiyi, güzeli ve doğruyu bir şekilde bilmesinin yattığı hakkındaki fikridir. Böyle bir yaklaşım modern çağ insanı kadar dinî düşünceye değer veren insanlara da garip gelebilir. Fakat dikkatle incelendiğinde, ikna edici birçok unsurunu keşfedebileceğimiz bir kanaattir bu. Attar insanların yeryüzündeki mücadelesinin görünür ve arda kalan nedenler üzerinden iki şekilde düşünmemiz gerektiğini bize söyler. Daha doğrusu bütün tasavvuf düşüncesi bu ikileme dikkatimizi çeker, görünür nedenlerin ardında saklı daha derin, daha gerçek nedenlerin varlığını düşünmemizi ister. Bu sayede insan hakkında daha iyimser, savaşlar hakkında uzun vadede daha güçlü bir tahlil ortaya koyma imkânı bulabileceğimiz gibi aynı zamanda tarihi ve geleceği de daha iyi anlayabiliriz.

    Attar her insanın güzelin bilgisiyle yaratıldığını söyler. Bu güzellik ideası Simurg ile temsil edilen mutlak hakikatten bir iz görmekle insan aklına yerleşmiştir. Attar der ki “İnsanların kavgalarının gerçek nedeni, en güzeli görmüş olmanın verdiği mutsuzluk, arayış, müşkülpesentliktir.” Bu durumda insan bireysel ve toplumsal hayatında “savaşmaktan” geri durmayacaktır; ta ki en güzeli bulana kadar. Bulamayacağına göre savaş hayatın vaz geçilmez ilkesi olarak kalacaktır.

    Günümüzde insanların savaş kabiliyetleri bütün evreni yok edebilecek bir düzeye ulaşmıştır. Dinî metinlerde insan yeryüzünün varlık nedeni ve gayesi sayılmış, yeryüzünün yok edilmesini ise -insanın günahlarıyla kısmen alakalı saymakla birlikte- Tanrı’nın iradesine bırakmıştı. İnsanlar nükleer silahların dünyayı yok edebileceğini biliyor, bunun korkusunu bütün insanlık yaşıyor. Bunu nasıl izah etmek gerekir diye de düşünmeliyiz: Hiçbir varlık dünyayı bu şekilde değiştirme imkânına sahip olmamıştır, olamayacaktır da. Bu durum yani insanın bütün hayatı yok edebilecek bir düzeye ulaşmış olması, dinî metinlerde zikredilen insanın ayırıcı niteliklerinin tasdik edilmesi demektir.

    İnsan Kibrinin Nedenleri Arasında Din Bulunabilir mi: Halife Olmak İktidar Sahibi Olmak mıdır?

    Kur’ân-ı Kerîm’de insandan söz eden ayetler onu “yeryüzünde Allah’ın halifesi” olarak betimler. Allah meleklerine insanı halifesi olarak tanıtır, sonra ona secde etmelerini emreder. Melekler secde emri ile yükümlü kılınmadan insanın yaratılışının hikmetini sual etme sadedinde “Rabbimiz! Biz seni tespih ederken yeryüzünde kan dökecek, fesat çıkartacak birisini mi yaratacaksın?” derler. Meleklerin bu sözlerinin yanlış olmadığı ve insan hakkında doğru bir tespit olduğu kabul edilir. İnsan gerçekten de “kan döken, bozgunculuk çıkartan” bir varlık olarak yaratılır. Bu bozgun yani fesat kelimesini geniş anlamda alırsak, savaşmak ile ortaya çıkan yıkımlar, değişimler, kısaca dünyayı ve hayatı değiştirme imkânı şeklinde yorumlanabilir. Bazı bilginler şu soruyu sorarlar: Melekler insanın kan dökeceğini ve bozgun çıkartacağını nereden bilmişlerdi? İnsandan önce yeryüzünde insan türü varlıklar olduğundan başlayarak birçok görüş dile getirilmiş, insanın türlerin bir devamı olduğuna kadar birçok söz söylenmiştir. Fakat kanaatimce meseleye böyle yaklaşmak konunun nirengi noktasını kaçırmak demektir: Meleklerin neyi bildiği veya bilmediği sorunu bir yana, insanın Allah’a halife olmasıyla savaş arasında bir ilişki vardır. Çünkü halife kelime anlamıyla bir vekalettir ve kendisini vekil atayanın iradesiyle onun gibi hareket eder. Melekler kan dökmek ve bozgun çıkartmak diye dile gelen şeylerin ilahi iktidara ait nitelikler olduğunu bilerek bu sözü söylemiş, insanın Tanrı gibi hareket edip etmeyeceğini sormuşlardı. Binaenaleyh “kan dökmek ve bozgunculuk yapmak/bozmak ve değiştirmek” diye betimlenen bu özellik insanın kurucu özelliğidir. Nitekim aynı ayetler insanın cennette başlayan hayatının ağaca yaklaşma yasağını ihlal etmekle sona erdiğini söyler. Ağaca yaklaşmak cennette bozgun çıkartmak, kuralı ihlal etmek demektir. İslam ilahiyatı özellikle metafizikçiler bu hususu selefleri gibi bir karamsarlık ve insan kötülemesi üzerinden ele almazlar. Onlara göre burada sözü edilen şey insan potansiyelinin kendisidir ve Tanrı insanın böyle olmasını murat etmiştir. Çünkü insan Tanrı’nın halifesidir ve halifeden ortaya çıkan şey, Tanrı’nın isimleridir. Bu durumda yeryüzündeki hemen bütün hadiseler, özellikle insan üzerinden çıkan hadiseler, bizim Tanrı’yı tanımamızın bir aynası hâline gelecektir.

    O zaman şu soruyu sormak yerindedir: Acaba insan yıkıcılığının kökleri arasında düşünebileceğimiz türsel üstünlük, varlığı koruma güdüsü, ulvi gayelerle yaratılmışlık, Tanrı’nın halifesi olmak gibi iddiaları din mi beslemiştir? Bilhassa geçmiş dönemlerde “kutsal savaş, Tanrı uğruna savaş” gibi kavramları hatırlarsak savaşın bir türünde dinin ve değerlerin önemli bir rol oynadığını düşünebiliriz. Öte yandan hükümdarların kendilerini “Tanrı’nın gölgesi” diye kabul etmiş olmaları, savaşta ölenleri şehit kabul etmeleri din ile savaş meselesini dikkatle tahlil etmeyi gerektirir.

    Bu tarz sorulara kestirmeden olumsuz cevap vermek doğru değildir: İnsan halife ise o zaman insanın üstünlük fikriyle mücehhez olması ya bir ilahi ihsandır veya sınamadır. Hangisi olursa olsun insan eylemlerinde Tanrı’nın bir rolü olduğu, dinin bu rolü sürekli hatırlattığı kesindir. O zaman insana böyle bir güç veren Tanrı bunun neticelerini bildiği için bu iktidarı vermiş, insanı kendi halifesi olarak isimlendirmiştir. Kanaatimce İslam geleneği söz konusu olduğunda, halife kelimesi “sınırlı iktidar” anlamına gelerek insanın iç güdülerinden gelen arzularını, sınırsız hayallerini kontrol altına tutma amacı taşır. Tanrı insanı sınırsız hayaller ve sınırlı güçlerle yaratmakla onu büyük bir sınava maruz bırakmıştır. Her insanın içinde en büyük iktidar, tahakküm ve ele geçirme hayali varken fiilen buna güç yetirme imkânı yoktur. Öte yandan din halifeyi sorumlu tutmuş, işin başında ona cezayı göstermekle, sonuçların vebalini yüklemiştir. Bu meyanda insan iktidarının ve hükümdarlığın dince takdis edildiğini söylemek abartılı bir değerlendirme olacaktır. Bunun yerine söylenebilecek olan şey, insan arzularının ve sınırsız iktidar tutkusunun dince sınırlandırıldığıdır. Bu bakımdan halifelik Allah’a verilmiş bir söz ve ahit gibi insanı sınırlayan bir hakikat olarak insana rehberlik eder.

    Son Söz Yerine: Tanrı’yı Zorlamak ve Mehdici Akımlar

    Çağımızdaki savaşların arka planında konuşulan hadiselerden birisi de Tanrı’yı kıyamete zorlamak diye tabir edilen bazı Hristiyan-Yahudi kökenli tarikat ve dinî gurupların Mesiyanik iddialarıdır. Buna göre savaşlarla ve yeryüzünün düzeni bozmakla Tanrı’nın Mesih’i göndermesinin zemini hazırlanmalıdır. Benzer kanaatler Şia’nın bazı kollarında da mevcut kabul edilir. Doğrusu İslam’da ana akım düşüncede Tanrı’nın herhangi bir şeye zorlanması ilkece reddedilen bir sapkınlık kabul edilir. Tanrı bir şeye zorlanamaz Tanrı’nın iradesi insanca yönlendirilemez ve ona istikamet çizilemez. Bu bakımdan söz konusu eğilimlerin İslam ana akımlarınca anlamsız ve batıl düşünceler olarak görülecektir. Öte yandan söz konusu inançlara benzer tek inanç İslam geleneğindeki Mehdici inançlardır. Mehdi ile ilgili hadislere dikkat edince, Sünni ve Şii bütün geleneklerde bu inancın varlığını bulmak makul bir durumdur. Ancak Sünnilik içerisinde Mehdiliğin bulunuş tarzı herhangi bir kutsal savaşa veya Tanrı’yı bir şeye zorlamaya veya Ondan bir şey talebe imkân vermeyecek tarzdadır. Şia içerisinde Mehdi bitmeyen bir iradenin tahakkuk etmesi için gelecek, işi ikmal edecektir. Sünnilikte ise dinle ilgili bütün amaçlar gerçekleşmiş, irade tahakkuk etmiştir. Mehdi ise son kez hakikati söylemek üzere gelecektir. Bu bakımdan kavram ve isim aynı şekilde zikredilse bile, işlev tamamen farklı görülmüştür. Bu bakımdan İslam’ın ana akımında beklenen bir şey yoktur ve hayat bir önceki çağa veya sonraki çağa referansla ihmal edilecek veya ertelenecek bir şey değildir.