SUFİLERİN SEFERİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Hasan Sevil*

    Tarikat Arapçada yol anlamına gelen “tarik” kelimesinin çoğuludur. Bu itibarla tasavvuf ekollerinin genelini ifade etmek için kelimenin çoğul hâli “tarikat” tabiri kullanılır. Müstakil bir ekolü anlatmak için de “tarik” lafzı kullanılır. Ancak halk arasında bir tek tasavvuf ekolünü ifade etmek için de yanlış olduğu hâlde “tarikat” kelimesi kullanılmaktadır. “Galat-ı meşhur lisan-ı fasihten evladır” fehvasınca bilenler de bu kullanıma ses çıkarmaz hatta zaman zaman kendileri de bu şekilde kullanır. Yine de kelimenin doğrusunu arada zikretmek, doğrunun hatırını gözetmek lazım gelir.

    Bilindiği gibi Nakşibendilik, Kadirîlik, Bektaşîlik, Mevlevîlik, Halvetîlik vs. tasavvuf ekollerinin isimleridir. Tasavvuf literatüründe bunlar; Tarîk-i Nakşibendiye, Tarîk-i Kadirîye, Tarîk-i Bektâşiye, Tarîk-i Mevlevîye ve Tarîk-i Halvetîye olarak zikredilir. Yani her bir ekolü ifade eden özel ismin önüne bir de yol kelimesi eklenir. Bu tariklerin bünyesinde yeni tarikler de çıkabilir. Bu yeni yollar da bu tariklere bağlılıkları, oradan neşet ettikleri unutulmadan kurucusunun ismiyle anılır. Nakşibendilik’in Hâlidiyye kolu, Halvetiye’nin Ramazâniyye kolu gibi kollar bu yollara örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca yeni zuhur eden tarikin içtihatları sonucunda zuhura çıkmasına vesile olan zata da literatürde “pîr”, “pîr-i sâni” veya “yol başı” denir.

    Tasavvuf ehli arasında Allah’a ulaşan yolların sayısının, çokluktan kinaye olarak, yaratılmışların nefesleri kadar olduğu kabul edilir. İnsanın dünya serüveninde hangi yolu tercih edeceği, hangi yoldan yürüyeceği kendi hikâyesinde izhar olacaktır elbette. Lakin insanoğlu genelde bir tecrübenin, önceden belirlenmiş bir hattın izinden gitmeye meyyaldir. O yüzden yaratılmışların nefesi kadar yol olduğu muhakkaksa da insanoğlunun genelde tercih ettiği belirli yollar vardır. Bu yollar ya ilk açılan yollardır ya da o yollardan neşet eden, yenileridir. Hâliyle bu minvalde kurulmuş, yenilenmiş ve çeşitlenmiş yollar ciddi bir geçmişe sahip; kurumsal anlamda yapılanmasını tamamlamış ve kendi usulünü ve geleneğini oluşturmuş olan yollardır. İnsanın yeryüzündeki hayatını tanzim ve tezyin için gelen dinin geniş şemsiyesi altında insana yolun, yolculuğun ve dünyadaki gayesinin ne olduğunu anlatmaya, göstermeye çalışır.

    Yol demek yolculuk demektir. Durak demektir. Heyecan demektir. Neşe demektir. Keder demektir. Ferahlık demektir. Meşakkat demektir. Ayrılmak demektir. Kavuşmak demektir. Hülasa edersek yol demek hayatın ta kendisi demektir. Bir gaye için yaratılmış dünya hayatının içinde geçirilecek ömrü belirli bir gayeyle; o gayeye ulaşmak için gösterilen gayret demektir. Hâliyle, yolculuk insan içindir. Yolculuk yolu olduğu kadar yolcu veya yolcuları da gerektirir. Dahası yola çıkılacak bir nokta ile varılacak bir yeri de ilzam eder. Yola giren kişi bunu bilir, kabul eder. Çünkü yola girmek veya bağlanmak bilinçli ve iradeli olmak demektir. Yola girmek bilinci, yola bağlanmak iradeyi ifade eder. Yola girmeyi istemekle birlikte birey talip olur. Talip yola girmeyi talep eden demektir. Yolcuğun, seferin başladığı noktaya bilinciyle bağlanan kişi de irade eden, yani mürit olur.

    Her yolun birtakım kuralları vardır. Bu kuralların bir kısmı bütün tariklerde müşterektir. Fakat her tarikin kendine has usulleri, müstakil âdetleri de vardır. Yani her tarik benzerlikleri olduğu kadar diğer ekol veya yollardan farklılıklara da sahiptir. Bu benzerlikler ve farklılıklar dünyanın, insanlığın zenginliğidir. Ancak bu farklılıklar ayrıntıdadır. Asıl olan niyet ve gayedir. Yani bütün yolların hedefi birdir. Bu hedef yegâne olan ve bütün yarattıklarından farklı olan yüce Allah’ta yok olabilmek ve orada öylece kalabilmektir.

    Her yol uzundur. Her yol meşakkat demektir. Mücadele ve mücahedeyle geçeceği muhakkaktır. Yol boyunca kişinin her daim uyanık olacağı ve kendisine odaklanacağı husus nefistir. Nefis bireyin yine kendisidir. Kendisiyle O’nun arasında engel teşkil eden eşyayla kurduğu bağlantıdır. Buna gelenekte mâsivâ denir. Mâsivâ, O’ndan gayrı her şeydir. Kişinin mâsivâyla olan bağlarını koparmadan, yolculuğu ikmal etmesi ve hedefe ulaşması mümkün olmaz. Böylesi bir sefere çıkmanın zorlukları yanında seferden vazgeçmek de bir o kadar zordur. Onun için “gelme gelme, dönme dönme” denilmiştir. Bütün mesele seferin farkında olmaktan ibarettir.

    Yola giren müridin görevi söz dinlemek, mürşidin görevi ise dervişin seyr-i sülûkunu tamamlamasını sağlamaktır. Mürşit kademeli bir şekilde aynı zamanda “sâlik” diye isimlendirilen müride yolun kurallarını yaşatarak gösterir. Ki intisap yani bağlanmak bu kuralların başlangıcıdır. Bu bir nevi biat zinciriyle bağlanmak, sınırlılık ve sıkıntıları baştan kabul etmektir. Mürit bu bağlantıyı kabul ettikten sonra sülûku başlamış olur. Bundan sonra yapacağı şey söz dinlemek, yani sözü bireysel yaşamında pratiğe aktarmaktır. Aslında “seyr” bir bakıma herkes için geçerlidir. İslam inancında dünyaya gönderilen her birey yaşamı boyunca yaratıcıya doğru bir seferdedir. Bu seferin hızı ve şekli, amaca doğru kat ettiği mesafe her kişiye göre değişir. Bazıları bu mesafeyi hızlıca kat eder ve dünyadaki yaşamını sürdürmeye devam ettiği hâlde amaca ulaşır. İşte bu hâl ölmeden önce ölmektir. Bazıları ise çok yavaş hatta hiç ilerlemeden yerinde kalır. Böylesi kişiler için sefer bir durağanlıktan ibarettir. Bir diğer grup da seferi aksi istikamete çevirerek hedefin ne olduğunu unuturlar. Dervişin seferinin farkı, bilinç sayesinde amaçtan şaşmadan ilerlemektir. Seyr mütemadiyen devam eden harekettir. Yol durmaksızın, aynı yönde ve peş peşe atılan adımlarla kat edilebilir. İşte bu seyrin istikameti şaşırmadan devam etmesi demek olan sülûktur.

    Seferin veya seyrin başlangıcı fiziksel âlem değildir. Ancak bizim duyularımız aracılığıyla algılayabildiğimiz kısmı dünyada geçirdiğimiz kısmından ibarettir. Seyr-i sülûkun yükümlülükleri de bu dünyada geçirilen kısımla alâkalıdır. Bundan sonra seyrini tamamlayan yükümlülüklerden azade olarak seferine devam eder. Bu sebeple dervişler rıhlet eder, irtihal eder, yürür veya göçer. Bu kavramların tamamı sefer ve yolculukla ilgilidir. Onlar göç ettikleri evrende seyrin bir parçası olan yeni bir aşamadadırlar. Aslında her birey bu aşamaya geçer. Ancak hatırda tutulması gereken yaşam şeklimizin buradan sonraki yaşamımızı da şekillendirecek olmasıdır. Yukarı da saymış olduğumuz terimler ise bu bilincin diri tutulmasına yönelik uyarılardır.

    İslam inancında insanın ruh olarak varlığa adım atmasıyla sefer başlar. Seferin nihai noktası başlangıca geri dönmektir. Dönüş mutlak ve kaçınılmazdır. Mesele oraya nasıl dönüleceğidir. Dünya hayatı sadece bu seferin bir kesitidir. Tasavvufta dünya hayatı arınması için insana verilmiş bir fırsattır. Arınmanın yönteminin bir parçası olan seyr-i sülûkta, sâlik birtakım aşamalardan geçer. Bu aşamalar da yine yolculuk terimiyle ifade edilir. Yukarıda da bahsettiğimiz şekilde yola giren derviş o andan itibaren “seyr ila’llah” durumundadır. Bu terim açıkça Allah’a doğru yolculuk anlamına gelir. “seyr ila’llah” sâlikin kendi benliği ile O’nun dışındaki her şeyle kurduğu ilişkiden kurtulmak için verdiği mücadele sürecini ifade eder. Yoksa yola girmek her şeyin bittiği anlamına gelmez. Başarıp başaramamak sâlikin gayretiyle alakalı bir durumdur. Bu yolu başarıyla geçip “vâsıl-ı ila’llah” olan mürit için yolculuk sona ermiş değildir. Bundan sonraki aşama “seyr maa’llah”tır. Kavram olarak bu ifade Allah ile yolculuk anlamına gelir. Eşya veya mâsivâ ile kendi duygu, istek ve benliği arasında kişinin oluşturduğu bütün alaka, ilgi ve bağlardan kurtulan insan veya ruh bundan sonra yola O’nunla devam eder, O’nun ahlakını kendi ahlakı olarak ancak kendi kapasitesi kadar kazanır ve bu davranış şekilleri sâlikten zuhur etmeye başlar. Bu durumda yolda yaşanacak bir süreçtir. Yolculuk süresince bir nevi aşama olan bu süreçlerin her birinde takılıp kalmak da mümkündür. Bundan sonra sâlik O’ndan geriye doğru sorumluluk sürecini tamamlamak üzere ancak bütün kazanımlarıyla veya tasavvuf literatüründeki ifadesiyle O’nun bütün lütuflarıyla geriye doğru yoluna devam eder. Yeniden halkın yani yaratılmışların ya da faniliklerin içinde devam edecek olan bu süreç O’nu hep hatırda tutarak, O’nu anarak devam edecek olan sefer kısmıdır.

    İslam’da tefekkür yani düşünme pratiği önemli bir yere sahiptir. Bunun için Hazreti Allah, Kur’ân-ı Kerîm’inde sık sık insanlara akıllarını kullanmalarını ve tefekkür etmelerini, düşünmelerini, eşyayı ve hadiseleri dikkatli bir şekilde incelemelerini salık verir. Nitekim bu yalın bir düşünme şeklinin ötesinde yaratılış ve nedenini, eşyanın ötesindeki gerçekliği anlamak ve özümsemek için yapılması gereken bir süreçtir. Derunî yolculuğuna O’nu hatırdan bir an bile çıkarmadan devam eden sâlik bundan böyle yolculuğun her aşamasının farkında olarak eşyayı ve hadisatı incelemeye ve irdelemeye başlar, her anında bir yolculuk yaşar. Bir şuur ve idrak içerisinde, her an O’nun huzurunda olduğunun bilincine varır. Yaptığının “bâzgeşt” yani yeniden bir yolculuk ve tekrar eden yolculuklar sürecinin içerisinde olduğunun idrakine varır. Yaratılmışlar arasına geri dönüş ve mahlûkatla birlikte geçirilen zaman “halvet der encümen”in (yaratılmışlar arasında yaratanla birlikte olabilme) de yaşandığı bir süreçtir. Sâlik bu noktada O’nun dışındaki her şeyle kişisel bağlarını koparmış, kalbinden mâsivâyı sürüp çıkarmış olur. Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şeyler içsel yolculuğun süreçleridir. Dikkat edilesi gereken şey ise hadisat ve eşyayla olan ve kopartılması gereken bağlar yine derunî duygularla kurulan bağlardır. Yoksa günlük hayatın gerekliliklerini terk etmek demek değildir.

    Dervişler dünya hayatı içerisinde de birtakım seyahatler gerçekleştirir. Bu seferler yolculuğun zahirî amacına göre farklılıklar gösterebilir. Yunus Emre’nin Tapduk Emre’nin verdiği emir üzerine çıktığı yolculuk bu nevi seferlerden birisidir. Kaderinin tayin edildiği noktaya, sembol olarak bir meçhule atılan nesneyi aramaya çıkmış olsa da Hazreti Yunus kendi düğümlerini çözecek, eşya ve hadiselerle kurduğu bağları koparmasına yardım edecek olan ve ezelde tayin edilmiş, mürşidini aramak üzere yola çıkmış ve uzun bir seferin ardından aradığını bulmuştur. Eşrefzâde Abdullah-ı Rûmî Hazretlerinin mürşidi Hacı Bayram-ı Velî’nin emriyle yola koyulduğu Hama seyahati de bundan farklı değildir. Eşrefzâde ve Yunus Emre zahiren çıktıkları yolculuğun gerçekte derunî seyahatlerinin yani seyr-i sülûklarının bir parçası olduğu bilinciyle hareket ettikleri için tasavvufta birçok mertebeyi kat ederek yüksek makamlara ulaşmışlardır. Onların yaşadıkları içsel tecrübelerin izleri her iki zatın da ortaya koydukları eserlerde açıkça görülmektedir. Her ne kadar bu türlü seferler kişinin özgür iradesiyle gerçekleşmiş gibi görünse de intisaptan sonra böyle bir sefer sâlik için tercihî bir sefer değil, zorunlu bir yolculuktur. Zahiren sefer olarak kabul edilebilecek bir başka seyahat türü de erbâb-ı tasavvufun yaşadığı sürgünlerdir. Atpazarlı Kutup Osman Efendi ve Mustafa Âhî-i Resmî hazretlerinin Kıbrıs sürgünü ile Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin Limni adasına sürülmeleri (ikamete mecbur edilmeleri) bu türlü seferlerinin birkaç örneğidir. Aslında bunlara sürgün demek bile doğru değildir. Bu lafız ancak tabir için kullanılabilir. Bu türlü yüksek şahsiyetler üzerlerine giydirilen mürşitlik vazifelerini bir süre de o diyarlarda sürdürmek için ezelî takdirin yegâne belirleyicisi tarafından görevlendirmişlerdir. Nitekim gittikleri yerlerde sürdürmüş oldukları faaliyetler de bunun bilincinde olduklarının göstergesidir.

    “Dostun evi gönüllerdir. Gönüller yapmaya geldik,” düşüncesiyle hareket eden sufiler hem İslam diyarlarına hem de gayri müslim memleketlerine yine birtakım yönlendirmelerle seferler gerçekleştirmişlerdir. Gazneliler zamanında Hint topraklarına seyahat edip zahirî seferini günümüz Pakistan topraklarında yer alan Lahor’da nihayete erdiren Ali bin Osman el-Hucvîrî Lahor’a seyahat ederek o coğrafyada birçok insanın İslam ve tasavvufla şereflenmesine vesile olan kişilerden birisidir. Osmanlı fetihlerinden önce Rumeli’ne sefere çıkan derviş zümrelerinin halkla kurdukları münasebetlerin fetihlere zemin hazırlayıp bu coğrafyanın İslamlaşması için kapıları nasıl açtıkları herkesin malumudur. İşte bu tür seferler yolculuğun amacı istikametinde nasıl bir bilincin mevcut olduğunun göstergesidir. Bu tür şahsiyetlerin uyandırdıkları ışığın günümüze kadar hâlâ aydınlatmaya devam ettiğinin farkında olmak da bize düşmektedir.

    Geçmişte yaşanan tasavvuf hayatında sefere gönderilmek bir tarikat pratiği iken günümüzde bunun kısmen böyle olmadığı açıktır. Geçmişteki uygulamalar oldukça meşakkatli ve dayanılması güç olan uygulamalardır. Seyahate çıkan dervişler zor şartlar altında bu seferleri gerçekleştirmişler ve zahirî hayatın zorluklarıyla mücadele etmişlerdir. Günlük yaşamlarını zorlukla sürdürebilecekleri şartlarda kıt kanaat hayatlarını sürdürerek bu seferleri gerçekleştirmişler. Bazen bir yol büyüğünün makamını ziyaret amacıyla yola çıkmışlar, bazen mürşidinin verdiği emri yerine getirmek için seyahat etmişlerdir. Seyahatleri esnasında yanlarında içinde bulundukları gün için yetecek kadar yiyecek taşımışlar, fazlasını nimetin sahibine karşı saygısızlık kabul etmişlerdir. Güzergâhlarında yer alan bir dergâha misafir olduklarında üç günden fazla orada kalmayı ar kabul etmişler, eğer zorunlu olarak üç günden fazla kalacak olurlarsa mutlaka bir işin ucundan tutmuş ve o tekkede görülecek hizmetlerde mutlaka görev almışlardır. Günümüz modern hayatında artık rastlayamadığımız bu tür seferlerin ehemmiyetle üzerinde durulması gerekilen noktası ise seferin farkında olunmasıdır. Farkında olmak sâlikin esasa odaklanması demektir. Esas üzere olan usule de uyarsa elbet vuslata erecektir. Vesselam.

    *Araştırmacı, Yazar