ELYAZMASININ HUZURUNDA: ELLE YAZILMIŞ KİTAPLAR VE DİJİTALLEŞTİRİLMİŞ MODERN KOPYALARI HAKKINDA TEFEKKÜRLER

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Jonathan Parkes Allen*


    İnsanlar neyle geçindiğimi sorduklarında, her zaman en kolay cevabı, araştırma yapan profesyonel bir tarihçiyim, cevabını vermeye uğraşıyorum (bu da kulağa olması gerekenden daha etkileyici geliyor). Ama biraz daha açıklama yapacak havadaysam şöyle diyorum: Dijital beşerî bilimlerle uğraşıyorum, ayrıca çalışmalarım da Arap alfabesiyle yazılmış kitapların, elyazmaların dijital yöntem ve araçlarla kesişmesine odaklanıyor ki bu bağlamda, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde bulunan ve hibe veren çeşitli kurumlarca desteklenen geniş bir takımın içinde yer alıyorum.

    Bu tasvir kulağa pek şatafatlı gelebilir belki, fakat gerçek şu ki bugünlerdeki günlük çalışmamın büyük kısmı, her gün saatler boyunca her türden Arap alfabeli (yani Arap harfleriyle ama Arapçadan başka bir dille de yazılmış olması muhtemel metinlerin) elyazmaları üzerinde ağır ağır çalışarak, her bir satırı en az birkaç, bazen daha fazla sayfada yazıya döküp az biraz açıklamaktan ibaret. “Mesleğime ait” zamanın geri kalanının çoğu da elyazması kültürü, elyazmasından matbuata geçiş, ayrıca çeşit çeşit dijitalleştirme projelerinin sonuçları hakkında okuyup düşünmekle geçmekte; zira ben de söz konusu projelerden birinde yer alıyorum, üstelik bu proje için saatler boyunca, bilgisayar bilimi uzmanı olan meslektaşlarımın “çalışma verisi” olarak kullanabilecekleri transkripsiyonlar hazırlıyorum, değerlendirilmesi gereken yeni modeller için onlardan veri dizileri alıyorum, döngü böylece devam ediyor (genel anlamda, giderek daha iyi sonuçlar verecek şekilde). Zamanımın bir kısmı hâlâ, lisansüstü eğitimim sırasında ders aldığım disiplinle, yani Orta Çağ ve erken modern İslam dini, kültür tarihiyle geçiyor; daha geniş anlamda tabii kitap ve bilgi teknolojileri üzerine düşünmenin yanı sıra teknik çalışmalar da bugünlerde ana çalışma ve düşünce alanım hâline geldi.

    İslam kültürüne dair dijital beşerî bilimler çalışmalarımızın pek çok hedefi var. Bunlardan biri, Arap alfabesi için, el yazısı metinleri okuyacak sağlam model ve uygulamaların meydana getirilmesidir, ama bu da şu an mümkün olanın en ucunda duran bir tasarıdır. Benim katkım öncelikle veri girişi ve değerlendirme safhasında –bilgisayar bilimi uzmanı olan meslektaşlarımın uğraştığı karmaşık ayrıntıları açıklamamı beklemeyin lütfen– yer alsa da, şu sorular hakkında da kafa yordum, yoruyorum: Böylesi bir çalışma ne anlama geliyor; çalıştığımız metinler ve geçmiş dönemlerle nasıl bir ilişkisi vardır; elle yazılan kitabın oldukça eski ve “geleneksel” tekniğinin yeni dijital teknoloji biçimleriyle bu kesişimi, bu tür şeyleri mümkün kılan şu fazlasıyla teknolojikleşmiş dünyanın bazı kusur ve açmazlarından kurtulmamıza nasıl kılavuzluk edebilir? Aşağıda, sizinle bu meselelerden bazılarında gezinmek istiyorum. Ayrıca bu elyazmalarının, insan elinden çıkma fiziksel birer eser olarak ne anlama geldiğini; mevcudiyetin aktarımı ve anlam bakımından ne iş gördüğünü ve onlarla dijital ortamlarda etkileşime girdiğimizde ne olduğunu izah etmeyi ümit ediyorum.

    İşimi her daim seviyorum desem yalan söylemiş olurum, zira ya kullandığımız dijital altyapıyla ilgili teknik sorunlar nedeniyle ya da deşifre edip dijital ortama aktarmam gereken el yazısı çeşitlerinin doğası gereği, ki bu daha sık oluyor, yaptığım bazı işlerin düpedüz sıkıcı, ayrıca çetin ve sinir bozucu olması hiç de nadir değil. Gelgelelim, (farklı derecelerde vâkıf olduğum ve yenilerini eklemek için sabırsızlandığım) tüm dillerde yazılmış İslam kültürüne ait elyazmalarını çok seviyorum. Arap alfabesi tam anlamıyla bir keyif kaynağı; bana kalırsa görsel hüner ve çeşitlilik, ayrıca estetik zevk bakımından ancak Çince ve ondan türemiş karakterlerin dengi (tabii Latin alfabesiyle şekillenen elyazması ve güzel yazı geleneğinde uzman olan biri de bu gelenek içinden aynı derecede güzel ve çok yönlü örnekler sunabilir kuşkusuz). Yeni üslupların, özgün yazı tarzlarının ve dikkat çekici istif özelliklerinin keşfedilmesi; Arap alfabesinin pek çok edebî türü sayfaya aktarmak adına pek çok farklı bağlamda asırlar boyunca gelişmesi beni her daim şaşırtıyor.

     

     

     

    Çalışmamın sırf sıkıcı değil, zahmetli de olan kısmı, hem Arap alfabesinin hem de elyazması formatının el verdiği, sonu gelmeyen çeşitlilikten kaynaklanıyor. Arap alfabesi elle yazıldığında, harflerin şekillerinden kaylanaklanan ve bitişik yazımı kolaylaştıran durumdan ötürü, çok geniş bir bitişik yazma yelpazesine sahiptir. Buna karşın bitişik harf çeşitliliğinin çok daha dar olması gereken matbu eserlerde esneklik en güncel dijital yazı tiplerinde ancak kısmen kurtarılmıştır. Ayrıca dizgiyle basılmış sayfalar, âdeta cetvelle çizilmiş bir düzen ve tanzime uymak zorundayken, elyazmaları böylesi mecburi kısıtlamalardan haberdar değildir. Elyazmalarında metin sayfadan sayfaya dalgalanmalara maruz kalabilir; ana metin, şerh, haşiye, talikat, tashihler ve benzerleri, genellikle birbirlerinden sonra gelen okur ve yazarların eseri olan zengin bir kümede girdap gibi dönerek bir araya gelir. Bu eserlerin pek çoğunda bir canlılık vardır; müstakil ciltler (ki çoğu, birbirini izleyen farklı metinlerin derlemesi –Arapçada mecmû’a– idi) zaman içinde, yeni sahipleri ilave sayfalar koydukça ya da derkenara yeni metinler yerleştirdikçe, giderek büyür.

     

     

    İslam kültürüne ait elyazmalarından elime ilk hangisini, nerede aldığımı söyleyemem tabii, fakat İslam kültürüne ait elyazmalarına yaptığım ilk düzenli akınları hatırlıyorum; Princeton Üniversitesi’ndeki nadir kitap ve elyazmaları okuma salonunda. Okurun elyazmalarını bizzat eline almasına izin verilen belki de bütün arşivlerde olduğu gibi, orada da metinler âdeta kutsal eşyalar gibi denetimli alanda ve koruyucu kılıflarda muhafaza edilir. Köpükten küçük kızaklar bu narin kitapların açık durmasını sağlar, pamuktan yapılma yumuşak ağırlıklar sayfayı açık tutar. Üstelik okur, zarar görmesinler diye herbir kâğıt parçasına aşırı hassasiyet göstermeli, aynı zamanda okunabilecek veya fotoğraflanabilecek kadar düz durmalarını sağlamalıdır. Gelgelelim, genellikle oldukça küçük boyutlarda olan bu metin-eserler fiziksel açıdan daha az ele gelir olsalar da aşırı hassasiyet, hatta bir tür hürmet gerektiren, etkili bir mevcudiyet taşırlar.

    İslam kültürüne ait olsun veya olmasın, elyazmasının gerçekten esrarengiz bir havası vardır. Fakat bu esrarengiz hava, elyazması metinlerin çokça üretildiği, çoğaltıldığı ve değiştirildiği, artık büyük ölçüde geçmişte kalmış yaşam dünyalarıyla günümüz arasındaki uzaklıktan kaynaklanmaz. Elyazması kitap geçmişte de heyecan veren bir “eser”di, metin içeriği yekûnünden daha büyük bir güç kanalı ve kaynağıydı; kelamın gücü sırf insanların onu okuyabilmesine bağlı değildi. Bizzat harfler de kutsal bir yükü yüklenebilirdi. İnsan kültürü babında, matbaadan evvel, modernite öncesi dünyada kitapların görece kıtlığı (Arap alfabesi kullanan diller için on dokuzuncu yüzyıla kadar süren bir durum) her kitaba bir mana yüklüyordu; geniş ölçüde metne doyduğumuz günümüzde zor anlayacağımız bir durumdur bu. Ortalama okur söz konusu olduğunda elyazmaları bugün de kıttır, ama bunun nedenleri farklıdır; zira özel koleksiyonlarda saklanırlar, ayrıca hasar, hırsızlık gibi durumları önlemek adına, doğrudan fiziksel kullanımları sınrlanmıştır ve sıkı bir nizama tabi tutulmuştur. Bu kısıtlamalar, yine elyazması için okura verilen veya verilmeyen izinler okuru mecburen nüsha kültürünün dışına itip metinle farklı türden karşılaşmalara zorlayacak gibidir.

     

    Bir elyazmasını bizzat, “kanlı canlı” incelemek gerçekten de bir hassasiyet idmanıdır; duyuların odaklanmasını ve dikkat dağıtan unsurların kenara itilmesini talep eder. Okuma salonunda ancak bir iki parça eşyaya izin vardır, gerisi dolapta kalmalıdır; üstelik elyazmaları kütüphaneden dışarıya çıkarılamayacağı için, hiç zaman kaybedilmemelidir. Elyazmasının basit fiziksel düzeneği hassasiyet ister; sayfalar genellikle inceciktir ve her zaman kolayca açılmaz veya dümdüz durmazlar. Üstelik, ekseriyetle üzerinde çalıştığım dönemler de dâhil olmak üzere, pek çok dönemin elyazmaları çoğunlukla gayet küçüktür, cebime sığabilirler. Bu da yazının, zaman zaman okuru büyüteç kullanmaya mecbur bırakacak denli küçük olması demektir (bu bağlamda büyütme özelliği dijital ortamların sağladığı çok hoş faydalardan biridir). İnsan genel anlamda pekçok elyazmasıyla uğraşmak zorundadır, bu da metinler arasında geçiş yapmayı imkânsız kılmasa da zorlaştırır. Sayfalar hızlıca çevrilemez, aksine teker teker, dikkatle çevrilmelidir. Modern dönemden önce, matbaadan evvel kuşkusuz pek çok okur benzer bir hassasiyet deneyimine sahipti; elindeki yazma sürekli geri dönülen, okunan ve tekrar okunan, not düşülüp onarılan, istinsah ve ihtisar edilen bir nesneydi. Bu tür işlemlerin izleri günümüze ulaşan elyazmalarında sık sık karmışıza çıkabilir. Bu izleri sıklıkla tespit edebiliyor ve deneyimlerimizin bazı yönlerini uzak atalarımızınkilerle örtüştürebiliyorken, elyazması dünyasının diğer yönlerini günümüzde yeniden keşfetmek daha zordur.

     

    Hemen her yazıda olduğu gibi bu makaleyi de bir metin işleme uygulamasında yazıyorum, el yazısı becerilerim geçen 10-20 yılda iyice köreldi. Kütüphane raflarımda, içiçe konmuş not defterini taşıyan birkaç poşetim var gerçi, ama bu defterlerin hemen hepsinde boş sayfalar daha fazla, ayrıca bu defterlerin çoğu, elle yazmak için yaptığım ölü yatırımların enkazı. Matbu metinler nicedir gözlerimizi doyurduğundan, Latin alfabesi dünyasında yazmalara dikkat kesilmek epeydir zor, üstelik bir zamanlar yeryüzündeki tüm okuryazarların elle yazılmış sayfayla kurduğu türden bir ilişkiye girmemiz de çok zor. Aşağıda göreceğimiz üzere, dijital ortam, işleri daha da karmaşıklaştırıyor, ama bu gidişat mutlaka “iyi” ya da “kötü” yönde olmak durumunda değil.

    Elyazmasında garip bir mesafe ve garip bir canlılık var; ulaşamadığımız ama bizimle konuşmaya devam eden, bizim de konuşmaya devam ettiğimiz bir dünya hissi. Elyazmasını öyle veya böyle bir kitabı okur gibi okuyabiliriz, ama elyazması, matbularda göremeyeceğimiz şekilde araya giriverir; sayfanın sınırlarını aşan okur notlarını veya kenardan ana metne taşmaya devam eden, giderek genişleyen bir derkenar şerhi bahçesini görebiliriz burada. Bizzat elyazısı bize daima insana bağlı köklerini hatırlatır; kalemi eline alıp mürekkebe batırma, kalemin ucunu açma, dökülen mürekkebi silme, sayfayı ayarlama gibi yazdıkça devam eden bir akış içinde hareket eden birinin eli bu sayfaya değmiştir. Bir harfin şeklindeki tuhaf dönüşler, diğer yuvarlakların içi boşken içi doldurulmuş bir ‘ayn harfi gözü, atlanan kelimeler veya yazım yanlışları; yaşayan, nefes alıp veren, yanılgıya düşebilen bir insan bu sözleri yazmış, metinle boğuşmuş, yorulmuş, kendini teşvik etmiş, sıkılmış, heyecanlanmıştır. Sanayi aracılığıyla üretilmiş ürünler böylesi bağlantılara hemen hiç izin vermez; gündelik yaşantımızdaki çoğu şey yalnızca bir parçası insani olan geniş kolektiflerin, irade ve enerjilerin eseridir. Elyazması bir el işinden ibaret değildir; bir tür el izidir, diğer insanların fiziksel izidir, biz de bunun parçası olmayı sürdürür ve kendi izimizi bırakırız.

    Elyazması bir anlamda diğer canlıların izlerine benzer; bir tuzlanın kenarındaki kilde herhangi bir rakunun bıraktığı iz mesela, ya da kadim bir denizde koşuşturan Paleozoik eklembacaklıların fosilleşmiş izleri veya, ki bu örnek elyazması muhitine ciddi ölçüde daha yakındır, bir göl kenarında yürüyen yontma taş devri insanlarının muhafaza edilmiş ayak izleri ya da dünyanın her yanında görebileceğimiz, el baskısı mağara resimleri. Tüm bu izlerde bir mevcudiyet söz konusudur; yaşamak ve geçimimizi sürdürmek zorunda olduğumuz gündelik maddi dünyaların ve yaşamın mevcudiyetidir bu. Elyazmasında, kendinden iz bırakmaya çalışan bir adamın (veya modern öncesi İslami çevrelerde oldukça ender durumlarda olsa dahi, bir kadının) mevcudiyetini hissedebiliriz, hâlbuki bu insan çoğunlukla başkalarının sözlerini aktarıyordur. İşte elyazması metin, matbu metinlerde söz konusu olmayacak surette, böylesi bir mevcudiyeti aktarır. Peki, bu metinlerle kütüphanenin ya da arşivin sakin ortamında değil de bilgisayarımızın ekranında, nasıl bir fiziksel ortamda olursak olalım, karşılaştığımızla ne olur?

    Bu soruyu yanıtlamaya çalışırken alanımı sınırlı tutacak, öncelikle son birkaç aydır yapageldiğim belirli dijital çalışmalara odaklanacağım. Yukarıda da belirttiğim gibi, bugünlerdeki çalışmalarım büyük ölçüde elyazmalarının çalışma verileri için kullanılabilecek bir forma dijital ortamda transkripsiyonundan ibaret. Buradaki özel amaç da elyazısı metinleri bir dereceye kadar tanıyabilecek, dolayısıyla diğer hedeflerin yanı sıra keşif ve analiz hedefiyle bir elyazmasında veya elyazmaları arasında arama yapma becerisi sağlayacak araçların meydana getirilmesi. Müstakbelde söz konusu olacak bu kullanım şekillerinin etiği ve düzeneği çözümleyip tartışmaya kesinlikle layık bir konu olsa da bu konuyu şimdilik kenara bırakacağım; daha ziyade, transkripsiyon gibi gündelik bir işi yaparken ne yaptığımı dikkate almak istiyorum. Evvela, transkripsiyonunu yapacağım metinleri toplamak adına, dijitalleştirilmiş metinlerden oluşan geniş ve devamlı büyüyen bir dünyaya erişimim olduğunu belirtmekte fayda var; Orta Çağ ya da erken modern dönem müstensihleri bulundukları yerde ne varsa onunla çalışmak durumundayken, ben Arap harfli kitapların tarihsel çeşitliliğinin neredeyse tamamı arasından seçim yapabiliyorum ki bu gerçekten baş döndüren bir imkân. Elbette bu elyazmaları selinde, matbaa ve matbaa sonrası dünyasıyla çokça benzerliği olan bu malumat tufanında kolayca kaybolmak mümkün.

    Öte yandan, kullandığım araçlar modernite öncesi müstensihlerin kullandıklarından oldukça farklı ve fiziksel açıdan yoğun olsa da, metinle girdiğim etkileşim onlarınkiyle bazı benzerlikler taşıyor. Satır satır ilerlerken çok dikkat etmem gerekiyor, ama dijital ortam bunu hem daha kolay hem daha zor hâle getiriyor. Transkripsiyonum satır satır ilerlediğinden, her bir satır bir görüntü ekranında; asıl metin yukarıda; transkripsiyonumu kaydedeceğim boş alan aşağıda kalıyor, dolayısıyla metnin sayfadaki düzenine daha az dikkat ediyorum. Kalem yerine klavyem var; birkaç saat böyle çalıştıktan sonra parmaklarım, ellerim ve kollarım farklı bir şekilde de olsa yoruluyorlar. Kalemin ucunu açmak için ara vermek zorunda değilim gerçi, ama gözlerimi bilgisayar ekranından uzaklaştırmam gerekiyor. Kalk, dışarı çık, diyorum kendime, bağa bahçeye bir göz at, sonra içeri dönüp yazı işlerine devam et! Zaman zaman çocuklarım babaları ne yapıyor diye aşağıya inip çalışmamı bölüyorlar; evde veya yakınlardaki pazar tezgâhında çalışan, modernite öncesinin pek çok müstensihi için durum muhtemelen farklı değildi.

    Genellikle müstensihleri hataya zorlayan nedenler yüzünden ben de düzeltilmesi gereken hatalar yapıyorum sık sık; bilmediğim bir kelime, yorumlanması zor bir harf biçimi, fiziksel yorgunluk, dikkat dağıtan dış etkenler gibi nedenler. Belirli bir üslupla yazan falan müstensihin eline alıştıkça, müstensihin harfleri yazma şekli ve diğer tercihlerindeki hususiyetleri tanıyacak şekilde ehlileştiriyorum kendimi. Birkaç sayfadan sonra kendimi bir “akış”a kaptırmam mümkün oluyor, ama bu da dikkat eksikliğinden kaynaklı hatalara kapı açabiliyor, dolayısıyla tashih her zaman gereklidir. Selefimin altta duran fiziksel tabakaya karşı çok dikkatli olması ve ancak satırın üstüne ya da derkenara not düşmekle yetinmesi gerekirken,  benim tashih sonrası gördüğüm hatalarım olsa olsa transkripsiyon platformunun günlüğüne kaydediliyor, dolayısıyla müstakbel herhangi bir okur, ister insan ister makine olsun, bu düzeltmeleri fark etmeyecek.

     

     

    Belki de en çarpıcı fark, ürettiğim satırlardan kendi özel kimliğimin genel anlamda silinmesidir, ki bu fark sadece dijitalde değil, genel olarak matbuat için de geçerlidir. Nihai ürünlerimiz bağlamında topluca üreteceğimiz müstakbel belgelerin bir yerinde, projede kullanılan çalışma verilerini üreten herkesle birlikte elbette benim adım da anılacaktır. Grafik arayüzün arkasında tabii ki benim işlerimin izleri de var, ama bizzat harflerin şekillerinde böyle bir iz yok, bana özgü şu elin hiçbir nişanesi yok. Başka herhangi biri aynı harfleri yazabilir ve harfler de tıpatıp aynı görünür, ancak bir yazı fontundan diğerine geçilirse değişirler. Elbette bu türden seri üretim, böylesi tektipleştirme neticesi pek de biricik değildir, zira sanayi odaklı modernitenin alametifarikasıdır; tekrar tekrar ortaya çıkar, her zaman biraz sarsıcıdır, modernitenin o diğer büyük demirbaşının, yani bireyin –sözde– merkezîliğinin karşısına dikilir. Başka yerlerde olduğu gibi burada da birey arka planda kaybolur, izi diğer herkesin izine karışır.

    Benzer bir durum elbette elyazmaları için de bir ölçüde geçerlidir; çok iyi bir hattat başka birinin hattından temelde fark edilmeyecek kadar iyi yazabilir. Ama bu durumda bile hiç değilse eserinin ketebe kaydına adını yazabilir ve okuyacak kişilerden dua isteyebilir. Gelgelelim, elyazmalarının muhtemelen çoğunda münferit hatları tespit etmek nispeten kolaydır, zira hatlardaki kusur ve farklılık yazanın nişanesidir.

    Modernitenin ve sanayileşmenin doğası, ayrıca kendiliğin dönüşümü hakkında bazı büyük açıklamalar yapmaya çekiliyorum, ama bu ayartmaya direneceğim. Elyazması kültürünün daha derin anlam ve yankılarını, “dijital beşerî bilimciler” olarak yaptığımız işin bu kültür mahsulleri için, ayrıca onlarla karşılaşmalarımız, onlarla neler yapabileceğimiz ve bize neler yapabilecekleri bağlamında ne anlama geldiğini anlamak için hâlâ uğraşıyorum. Size yapacağım telkin şundan ibaret: Dijital elyazması, dikkati azaltma ve yok etme eğiliminde olan dijital bir dünyada bile dikkati geliştirmenin iyi bir yoludur. Hangi araçları geliştirirsek geliştirelim, bu ortamda kolay ve mutlak kestirmeler yoktur; her zaman bir dereceye kadar direnç, zorluk ve bireysellik vardır, bunların da yönlendirilmesi gerekir. En iyimser görüşle şunu düşünüyorum: Dijital etkileşim bize bu tür metinlerle, eserlerle fiziksel karşılaşmalardan farklı türden bir mevcudiyet ve katışmaya izin veriyor, üstelik daha fazlası için imkânlar taşıyor. İşte bu yüzden ihtiyatlı bir iyimserlik taşıyorum, sırf yaptığım bu işten para kazandığımdan değil, bilakis dijital ortam ve araçlar sayesinde daha muazzam kavrayış ve karşılaşmalara yönelik ciddi bir imkân söz konusu olduğundan; elverir ki bu ortam-araçta yapabileceklerimizin ve yapamayacaklarımızın ihtiyatlı ve kararlıca farkında olalım.

     

    *|University of Maryland, College Park.