DİNDARLIK AZALIYOR MU ARTIYOR MU? MODERN DÜNYADA DİNE YÖNELİK MEYDAN OKUMA

  • Sabah Ülkesi - Cover
  •  Ekrem Demirli

     

     

     

    “Tanrı’nın varlığını bilmek bedihi bir bilgidir.” (İbnü’l-Arabî metafiziği)

     

    “Tanrı’nın varlığının kanıtlanması veya reddedilmesi eşit ölçüde imkânsızdır.” (Kant’ın Tanrı telakkisi, mealen)

     

     

    Giriş Yerine: Dindarlık Ölçülebilir mi?

    Toplumsal ve bireysel hayatta dinin etkinliği üzerinde kesin kanaatlere varmak, hâlihazırdaki durumu doğru tespit etmek bir yana, gelecekle ilgili öngörülerde bulunmak zordur. Bunun nedeni dinin kendisiyle karşılaştırılabileceği bir denginin bulunmaması olduğu kadar “sahih din” veya gerçek dindarı tespit edebileceğimiz kriter bulmanın imkânsızlığıdır. Bir çok dindar için böyle bir çaba haddizatında sınırı aşmak, dolayısıyla dindarlığa aykırı bir tutumdur.  Herhangi bir insanın veya toplumun ne kadar dindar olduğunu, dindarlığı ne şekilde idrak ettiğini soruşturmanın anlamı ne olabilir ki? Başka bir gerekçe bulmaya gerek yok; ilahi hitabın nifak, iman ve ihlas gibi imanın insanda bulunuş keyfiyetini anlatan hâllerle ilgili beyanlarına bakınca, kim mümindir, kim değildir, bunu tespit edebilmek dince de anlamsız hâle gelir. Bütün asırlar için ideal asrı teşkil eden kurucu neslin -sahabe nesli- dindarlıklarını belirleyen iki ciddi korku vardı: Birincisi hâlihazırda nifak üzere olup olmadıklarını bilememek, ikincisi ise son nefeste imanlı göçüp göçemeyeceklerini bilememekti. Akıbet hakkında tereddüt, bilhassa İslam geleneğinde ana akım ekollerin en ciddi korkusu, hatta yegâne meselesiydi. Hâl böyleyken kim dindardır kim değildir, hangi asırda dindarlık artar, hangisinde eksilir diye düşünmek, “selef” için garip bir merak olurdu.

    Bununla birlikte dindarlığı toplumsal ve bireysel hayatta tezahür eden formel yönleriyle ele alınca, dinin insan ve toplum kimliğinin takip edilebilir bir parçası olduğunu düşünmek, buradan hareketle bazı tespitler yapmak yaygın bir tutum olmuştur. Bu meyanda insanlar dinin sosyal tezahürlerine ve insan davranışları üzerindeki etkilerine bakarak toplumları daha dindar veya daha az dindar gibi hükümlerle taksim eder, her iki zeminde dini ölçülebilir bir tutum gibi ele almışlardır. Hegel sonrasında felsefi araştırma yönteminin kazandığı yeni boyutlarla bir çok yeni disiplin, yeni araştırma alanları ortaya çıkmış, din konusu ölçülebilir ve araştırılabilir alanlardan sayılmıştı. Din sosyolojisi veya karşılaştırmalı dinler araştırmaları dini sosyal olgular üzerinden ele almaya başladığında, bu tarz somut göstergeler incelenmeye çalışılmış, dinî hayatın bazı kriterler üzerinden değerlendirilmesi yaygınlaşmıştır. Her ne olursa olsun insanlar ölçmeye devam edecekler, fakat bu ölçme sürecinde gerçek dindarlığı ölçüp ölçmediklerini hiçbir zaman bilemeyeceklerdir. Çünkü din davranışlardan ziyade iman, sosyal ve ahlaki tutumlardan ziyade herhangi bir şekilde fark edilmeyen deruni teslimiyettir. En önemlisi de dini din kılan şey, Tanrı ile insan arasında genellikle bilinmeyen ve fark edilmeyen deruni bağdır. Bunu ölçmek ise hiçbir zaman mümkün olmaz. Üstelik dindarlık insanların öteki faaliyetleri gibi kendilerinin yapıp ettikleri bir iş de değildir; her şeyden önce ana akım dinî geleneklerde söylendiği üzere dini belirleyen şey hidayet, yani Allah’ın lütfudur. Hâl böyleyken dinin istikbali üzerinde akıl yürütmek, insanların gelecekte dinden müstağni kalabileceğini söylemek veya ortaya çıkan ahlaki ve toplumsal sorunları dinin büsbütün kaybolmasının delilleri kabul etmek,  dini “din” olmanın sınırları dışına çıkartmak demektir. Bilhassa İslam metafizik geleneğinin kurucu isimlerinin yaklaşımı ile bakarsak, şunu söylemek zorunludur: Din Tanrı ile insan arasındaki çok yönlü ilişkilerin bilgi-iman, ahlak ve hukuk bakımından düzenlendiği  genel nizamın adıdır. Söz konusu ilişkide özne ise Tanrı’nın kendisidir. O hâlde Tanrı bitirmeden toplumsal ve bireysel hayatta -derecesi ne olursa olsun- dindarlık asla bitmeyecektir; O bitirmeye hükmettiğinde ise zaten insanlık kalmayacaktır.   Muhakkik Müslüman düşünürler tam da böyle düşünür.

    Modern Dünyada Dini Tehdit Eden En Büyük Sorun: Ateist Dogmatizme Karşı Mücadele ve İslam  

    Dinin modern dünyada toplumsal, bireysel ve bilhassa entelektüel hayatta büyük değişimden geçerek var olduğunu söylemek doğru bir tespittir. Bu değişimler içinde en ciddi ve önemli olanı ise Tanrı telakkisindeki değişimdir. Tanrı telakkisindeki değişimin görünen yönü daha bireysel ve doğayla-evrenle özdeşleştirilen bir güç, üstün ve bilinemez bir ilke şeklindeki Tanrı tasavvurudur. Bu noktada ortaya çıkan yeni yaklaşımlar dinî hayatın kadim zamanlardan beri gelen yorumları ile irtibatı tezyif ederken başka birtakım sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu meyanda üzerinde durulması gereken en ciddi konu yeni anlayışlarda insan ve Tanrı ilişkisi sorunudur.

    İnsan ve Tanrı ilişkisi dinin özünü teşkil eder, bunda tereddüt yoktur. Öteki bütün konular, bilhassa toplumsal ve bireysel hayatı düzenleyen hükümler, bunun bir tezahürü oldukları ölçüde anlam kazanırlar. İslam söz konusu olunca nübüvvet meselesi Tanrı insan ilişkisinin daha farklı bir şekilde ele alınmasını iktiza eder. Haddizatında nübüvvet, seçilmişlik üzerine kurulu Yahudilik veya teslisi kabul eden Hristiyanlığa göre, daha çok İslam’a mahsus bir olgudur. Bu nedenle peygamberlik meselesini öteki dinler pek anlamıyor veya Müslümanlar kendi nübüvvet anlayışlarından bakınca öteki dinleri bilhassa Hristiyanlığı anlamakta güçlük çekiyorlar. Öyle veya böyle nübüvvet İslam’da dinin üzerine kurulu olduğu ana inancı teşkil eder.

    Burada bir paradoks vardır, en azından paradoks olduğunu düşünebileceğimiz bir durum vardır: Din Tanrı ile insan ilişkisi üzerine kuruludur diyoruz, sonra “Din nübüvvet üzerine kuruludur.” diyoruz. Bu iki cümle nasıl uzlaştırılmalıdır? Bu iki cümlenin uzlaştırılması İslam’da kelime-i şehâdet üzerinden yapılabilir. Allah hakkındaki bilgimiz peygamberle mümkün olur, onun rehberliğiyle Allah’ı tanımak geçerli bir dinî tutum hâline gelir. Bu nedenle maksat Allah fakat yol ve yöntem nübüvvettir. Bu itibarla İslam’da ana akım gelenekler, nübüvvet merkezli bir Tanrı telakkisini dinin merkezine yerleştirmişlerdir. Bu meyanda günümüzde Müslüman düşüncenin karşılaşabileceği en ciddi sorunlardan birisi, nübüvvet ve tanrı telakkisi arasında bir ayrım yapmanın imkânı ve ihtimali sorunu olacaktır. Müslüman toplum henüz bu meselenin ehemmiyetini kavramış görünmüyor; görünmüyor çünkü Müslüman toplumlar yeryüzünün ciddi sorununu “ahlaki” sorunlar olarak kabul ediyor. Hâlbuki bir dindar için bugün insanlığın en büyük sorunu ve geleceğini tehdit eden en ciddi konu, ateizmin yaygınlaşmasıdır; yaygınlaşmanın da ötesine geçerek, Tanrı hakkındaki hemen her konuşmanın belirsizleştirilmesi, sulandırılması ve içinin boşaltılmasıdır. Dini bu kadar tehdit eden başka bir konu yoktur. Çağdaş Müslüman düşüncenin Tanrı’nın varlığını öteki iman konularından ayırt ederek düşüncenin temel konusu hâline getirmesi gerekir.

    Buraya Nasıl Geldik?

    Modern çağda din hakkında birbirine aykırı iki gelişme ortaya çıkmıştır: Bunlardan birincisini entelektüel bakımdan dinin delil kısmının ve makuliyetinin sorgulanmasıyla ortaya çıkan zaafiyet şeklinde ifade etmek mümkündür. İkincisi ise paradoksal bir şekilde bilhassa son asırda dinin toplumsal ve bireysel hayat içindeki etkisinin artması, insanların dinlerini keşfetmeleri, dine yönelik ilgideki artıştır. Burada bir paradoks vardır fakat zaman içinde istikametin birincinin gücünü artırmasına, ikincinin ise zemin kaybetmesine doğru ilerleyeceğini söylemek bir kehanet değildir. İkinci alanda yani halk nezdinde dinin göstermiş olduğu genişleme ve canlılığın ancak göreli bir başarı ve arızi bir durum olduğunu hesaba katmak gerekir.

    Her şeyden önce modern zihin geldiği noktaya doğa, evren, tanrı ve din hakkındaki kanaatleri sorgulayarak geldi. Bu durum Descartes’ten itibaren ortaya çıkan yeni metafizikle ilgilidir. Bu anlayışa içerisinde görünüşte Tanrı’nın varlığının kanıtlanması makul hatta akli bir gereklilikti. Descartes Tanrı’nın varlığından kuşku duyulmaması gerektiğini söylemişti. Onun düşüncesini takip eden Spinoza hatta Leibniz gibi filozoflar için de durum aynı idi. Fakat ne olduysa Kant’ın Tanrı’nın varlığı meselesini ispatı ve reddi eşit ölçüde mümkün bir antinomi saymasıyla oldu. Gerçekte Kant’ın mirasının geride bıraktığı şey, bir yandan agnostisizm, öte yandan ahlakı temellendirmek için pragmatik amaçla kabul edilmiş bir Tanrı idi. Bununla birlikte Kant’ın ispat ve inkârı makuliyet zemininde eşitleyen yaklaşımı başka birtakım nedenlerle birlikte Tanrı’nın varlığını redde doğru yönelimi güçlendirdi. Kant Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasının imkânsızlığını söylediğinde, bilime yüklenebilecek olan görevi reddetmiş olmaktaydı. Bunun akabinde yeni bilimlerin gelişmesiyle birlikte Tanrı/din ile bilim arasındaki mesafe bir daha kapatılamayacak ölçüde  büyüdü. Buna bir de fiziksel kurallarla inşa edilen beşerî bilimlerin gelişmesini ve bilhassa tarih ve toplum yorumlarına dayalı ideolojilerin yayılmasını ekleyince din ile bilimler arasındaki irtibat tamamen koptu, hatta bilim dini terbiye etmenin yollarını aramaya başladı. Sonuç itibarıyla din ile bilim arasındaki mesafe bilimin lehinde olacak şekilde gelişti ve din rasyonellikle bağını büsbütün yitirdi ve din irrasyonel alana hapsedildi. Dindarlar büyük ölçüde bunu kabullenmiş, din ile akıl, din ile bilim arasındaki ilişkinin kurulamayacağını benimsemiş, dinin dünyaya makul bir şekilde katılmasının önünü kapatmışlardır.

    Ne Yapmalı? Saha Araştırmalarına Dönmek ve Yeni Yaklaşımlar Aramak

    İslam söz konusu olduğunda, dinî hayatın temelinde Tanrı’nın varlığı inancı bulunsa bile bu inanca nübüvvet meselesi mutlaka eşlik eder, bunu söyledik. Başka bir anlatımla İslam için Tanrı’nın varlığının herhangi bir şekilde kanıtlanması veya kabul edilmesi yeterli ve kurtarıcı bir değer teşkil etmez; en azından ana akım Müslümanlıkta -yani Ehl-i sünnet- nihai hakikat budur. Tasavvuf hemen hemen bütün dönemlerinde bu tavrı benimsemiş, nübüvveti düşüncenin ve pratiğin merkezine yerleştirmiştir. İbnü’l-Arabî “Allah’a inanmak yetmez, O’na Peygamber’in sözü üzerinden iman etmek gerekir.” derken bütün dönemlerinde tasavvufun bu bahisteki fikrini özetler. Mu’tezîle ise görece aklın bağımsız hareketini kabul etmiş, sorumluluk için aklı yeterli kabul edilmiş, nübüvveti en azından Sünniliğe göre daha hafif bir şekilde ele almıştır. Öyle veya böyle İslam’da ana konu nübüvvet olarak kalmaya devam etmektedir. Bütün büyük düşünürlerin temel konusu nübüvvet idi. İslam geleneğinde tecdit, ihya vb. bütün arayışlar nübüvvet telakkisi üzerine kurulu idi. Nübüvvet hadis, kelam, fıkıh, tasavvuf gibi bütün geleneksel bilim disiplinlerini birleştiren en üst ve ana konudur. Bununla birlikte söz konusu disiplinlerin nübüvvet meselesine odaklanabilmelerinin temel nedeni Orta Çağlardaki bütün medeniyet havzalarında Tanrı’nın varlığının bir ilke olarak kabul edilmiş olmasıydı. Söz konusu çağlar ateizmi bir istisna olarak telakki ediyor, makul ve  mantıklı bir tartışma ile aşılabileceğini düşünüyordu. İslam başta olmak üzere büyük dinler için en yeni şey, ateizmin kendisi değil, ateizmin yaygın ve görece “bilimsel” bir tutum olarak entelektüel hayatın merkezine yerleşme iddiası ve iştahıdır. Yeni olan budur ve bu iştaha karşı büyük bir mücadele verilmesi şarttır. Bu meyanda Müslüman düşünürler, beşerî ve fiziki bilimler üzerindeki araştırmalarını artırarak, yeniden sahaya dönmek zorundadırlar.  Müslüman bilim ve düşünce adamlarının sahayı (hadis, dil bilimleri, tasavvuf ve kelam bilhassa) terk etmelerinin üzerinden yaklaşık bin sene geçti. Sonradan gelenler ise bin senedir onların evvelce sahada ürettiklerini metinlerde “şerh” ederek tüketmekle meşgul oldular.

    Masa başı araştırmaların çağın büyük sorularına söyleyeceği şeyler olabildiğince sınırlıdır, bunu görmemiz gerekir. Bu itibarla antropolojik çalışmalar başta olmak üzere, dil, kültür, medeniyet araştırmaları kadar bilimlerde başarılı ve yetkin Müslüman düşünürlerin meseleye yönelmesi gerekmektedir.

    Unutmamak gerekir ki çağımızda dinin karşılaştığı bu büyük meydan okumalar karşısında metin merkezli araştırmaların ve masa başı çalışmaların ciddi bir söz söyleme imkânı ortadan kalkmıştır.