ÖDÜLLER VE ÖDÜNLER

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Selman Bayer

    Edebiyat da diğer tüm sanatlar gibi iltifata tabi bir marifettir. Kendi tarihi boyunca her daim teşvik, takdir ve takdime ihtiyaç duymuştur. Bu yönlendirmelerin ışığında yolunu bulmuş, serpilmiş ve gelişmiştir. Bu bazen şifahi bir övgü olmuş, bazen takdir ve takdim eden bir yazıyla iltifat gösterilmiş, bazen taklit, bazen ise takip yoluyla marifetin hakkı teslim edilmeye çalışılmıştır. Bütün bunların yanında belirli kişi, mahfil ve kurumlar tarafından farklı ödüllendirmelere de başvurulmuştur. Doğrudan edebiyat eserine ya da eserin müellifine yönelik farklı mahiyette ödüller takdim edilmiştir. Antik Yunan’daki Dionysos Şenliklerinden İslam öncesi Arap coğrafyasındaki Muallaka-i Seba’ya kadar dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı dönemlerinde edebiyat bir şekilde ödüllendirilmiş ve teşvik edilmiştir. Zeytinyağıyla dolu, sanatlı bir şekilde tezyin edilmiş kavanozlardan, Kabe’nin kapısına asılacak prestij listelerine, bir kese dolu altından, dönemin ressamlarınca yapılan tablolara kadar birçok farklı yöntemle ödüllendirilen edebî eser ve müellifi bu yolla teşvik, takdir ve takdime kavuşmuştur.

    Modern öncesi dönemde, zikrettiğimiz şekilde birçok farklı yollarla gösterilen bu temayüllerin modern dönemde kurumsal bir ödül anlayışına dönüşmesiyle söz konusu teşvik, takdir ve takdim de kurumsallaşarak ödül kavramında mündemiç kılınmıştır. Sanatın yüzlerce yıllık hikâyesinde zanaattan sanata, amatörden profesyonele, yerelden ulusala ve hatta uluslar ötesine dönüşüyle paralel bir şekilde ortaya çıkan ödül kavramı hızlıca kabullenilmiş ve farklı coğrafyalarda irili ufaklı farklı örnekleriyle bütün dünyaya yayılmıştır. Elbette bu ödüller sayesinde edebî eserlerin nicelik ve niteliksel artışı söz konusu olmuş ve marifet iltifatıyla buluşarak bereketlenmiştir. Modern dönemdeki isimlendirmesiyle ödül edebiyatın hayat kaynağı gibi olmuştur. Ödülde temerküz eden iltifatla yazar onaylandığını hissetmiş, yazarın eseri tabiri caizse edebiyat tarihinin nadide eserler kitaplığına ya da güzide listelerine bir adım daha yaklaşmıştır.

    Geçmişte olduğu gibi bugün de sanat muhatabına ve onun iltifatına muhtaçtır. Bir müellif ve edebî eser kitlelerin ve zamanın ona biçtiği değer ölçüsünde varlığını devam ettirebilmekte ve belki bugün geçmişten çok daha fazla teşvik, takdir ve takdime ihtiyaç duymaktadır. Geçmiş dönemde sanat edebiyat mahfilleri, onun nitelik ve sınırları net ve homojen bir şekilde hayat bulduğu için bir sanatçı ve eserinin kabul edilmesi için niteliği yeterli olabiliyorken bugünün dünyasında nitelikten çok daha fazlasına ihtiyaç duyulduğu aşikârdır. Bugün bir eserin yalnızca geniş ya da muhatap aldığı kitleler tarafından bilinmesini bırakın başı sonu belli matbu bir eser olarak ortaya çıkabilmesi için bile epey zorlu bir süreç gerekmektedir. Çoğu yazarın bu süreci başarıyla geçse dahi sonrasında kendisini kabul ettirebilmesi için çok daha çetin şartlarla karşı karşıya kaldığı muhakkaktır. İşte bu anlamda ödül bu yola çıkmaya gönül indirmiş her edebiyat eseri için, tabiri caizse, yolunu aydınlatan bir kandil, tanınması için yakasına iliştirilmiş bir karanfil ya da salonlara kabul ettirebilecek bir kavalye özelliği taşımaktadır.

    Nitelik için tartışmalı olsa da nicelik anlamında daha önce hiç görülmemiş bir gelişme kaydeden edebiyat dünyası nitelik anlamında da bu gelişmeye ayak uydurabilmek için daha kurumsal ve yenilikçi çözümlere muhtaç görünmektedir. Modern dönemin edebiyatının nadide eserlerini, klasik külliyatını ve belirli bir dönemi, anlayışı temsil eden özel eserlerini belirlemesi için önünde büyük bir zorluk vardır. İyi eserleri ayırt edip onları kitlelere sunarken çok daha geniş bir havuzun içerisinden bir tercih yapmak zorunda kalması teşvik, takdir ve takdim imkânını dikkatli ve titiz bir şekilde kullanılmasını da beraberinde getirmektedir. Bu titizlik çoğu zaman edebî hassasiyetler üzerinden tanımlansa da aslında zamanın ve mekânın ruhundan azade kalamamaktadır. Bu anlamda hem zanaatla hem de gündelik hayatla arasındaki mesafeyi artıran sanat bağımsız ve kendi kurallarıyla var olan bir tür olarak özgürleşmenin sonuçlarıyla baş başa kalmaktadır. Bu özgürleşme, Baudrillard’ın dediği gibi cüretkâr bir tavırla sanatın hayatın yerini almaya niyetlenmesine sebep olabilmekte, bunun için de, heyecanla, güçlü ve pragmatik bir sistemin himayesine girmesini sağlamaktadır. Büyüyen ve bağımsızlaşan sanat ya da edebiyat varlığını devam ettirebilmesi için yeni imkânlara olduğu kadar yeni kitlelere de ihtiyaç duyacağı açıktır. İşte burada yeni ve daha sıkı pazarlıklara ve hatta zorundalıklara sebep olan iş birlikleri söz konusu olmuş ve edebiyat dönüşümünde yeni bir evreye geçerek sektöre dönüşmeye başlamıştır. Her daim iltifata muhtaç olan marifetin bu ihtiyacını kurumsal bir ödül mekanizmasıyla giderme arayışı da böyle ortaya çıkmıştır.

    Başta da ifade ettiğimiz gibi ödül bir edebî eserin teşvik, takdir ve takdiminden ibarettir. Eser ödül sayesinde yeniden hayat bulur, yeni bir nefesle farklı kesimlere ve insanlara ulaşır. Bu sayede isim yapar, şöhret bulur ve kişisel ve kurumsal kütüphanelerde yer bularak serpilir. Elbette zamanın da onayıyla müstesna bir külliyatın nadir parçalarından birine dönüşebilir. Bütün bu sürecin asıl muharrik kuvvetinin yalnızca ödül olduğunu söylemek iddiasında değiliz. Bunu iddia etmek binlerce yıllık edebiyat geleneğini ve onun hâlâ tam anlaşılamamış işleyiş biçimini yok saymak demektir. Lakin, en azından modern dönemde ve daha 1960’lı yıllara tekabül eden küresel edebiyatta ödülün rolü bu kadar kuvvetlidir desek mübalağa etmiş olmayız. Edebiyatın pre-modern dönemlerinin ardından ulusal ve dünya edebiyatı olarak var görünmeye başladığı, neredeyse 200 yıllık dönemde bunun işaretleri görülmüştür. Edebiyatın kapitalizmle evliliğinin muhkem hâle gelmesiyle ortaya çıkan küresel edebiyatla nihai hâline kavuşmuştur.

    Bu evliliğin sayesinde de ödül gibi yeni kurumlar ortaya çıkmıştır. Edebiyat ödülü de bu kurumlardan biridir. Nihayetinde edebiyat ödülü dediğimiz şey estetik ve kurumsal bir tanıtım faaliyetidir. Bir edebiyat eserinin niteliğinin onaylanması, kendine özgün taraflarının vurgulanması ve akranlarının arasından seçilip ön plana çıkartılmasından ibarettir. Daha evvelden belirlenmiş nitelikli bir jüri tarafından belirli bir isim, kurum, anlayış adına belirli bir esere ya da eserlere verilen teşvik, takdir ve takdimdir. Modern edebiyatın belki de en önemli prestij kaynağı olan ödüller esere ve yazara kazandırdığı itibar kadar maddi kazanca da sebep olmuştur.

    Bugün ödül kurumu küresel edebiyatın bünyesinde var olma gayesi güden eserler için tabiri caizse bir inisiyasyon yerini tutmaktadır. Modern dönemin daha büyük ve daha planlı bir kültürel faaliyete ihtiyaç duyması, şehirlileşen ve kendi kişisel gelişimi için imkâna sahip olan kesimlerin bereketli açlığı ve sektörel anlamda büyük kazanımlar vadeden edebiyatın velut gelişimi kapitalizmin dikkatinden kaçmamış ve edebiyatın sektörle uzun süreli flörtü Nobel ödülleri gibi ulusal ve uluslararası ödüller aracılığıyla mutlak bir evliliğe dönüşmüştür.

    Ödül kavramı ya da anlayışı modern öncesi dönemde de var olduğunu söylemiştik. Fakat modern dönemde bu ödül kurumsallaşmış kendi estetik yargıları ve geleneğine sahip olabilmiştir. Bu imkânlar sayesinde edebiyatın nitelik ve nicelik anlamında yeni bir maceraya atıldığını söyleyebiliriz. Elbette bu macera beraberinde yeni tartışmaları da getirmiştir. Ödüllerin ardındaki niyetin sorgulandığı, edebiyatın özü itibariyle ödülle arasına mesafe koyması gerektirdiği, ödüllerin edebiyatı belirli bir kalıba sokma gayreti içinde olduğu gibi itirazlar yükselmiş ve ödüllere karşı olan edebiyatçılar çıkmıştır. Bugün de ulusal ve uluslararası bazda benzer tartışmalar ve itirazlar söz konusu olabilmektedir. Özellikle uluslararası ödüllerin daha önce hiç olmadığı kadar bir eserin dünyanın birçok farklı yerinde bilinmesine ve okunmasına vesile olmuş ve edebiyatı başka bir boyuta taşımıştır.

    Her ne kadar ödüllere yönelik birçok farklı eleştiri de olsa kurumsallığı ve ciddiyetiyle temayüz etmiş ödüllerin edebiyata olan katkısı reddedilemez. Bu katkılar sayesinde daha önce hiçbir edebiyatçının hayal edemeyeceği kadar geniş ve kalabalık bir okur kitlesini vadeden dünya edebiyatından söz edebilmekteyiz. Dünya Edebiyatı kavramını Goethe’nin kullandığı anlamda kullandığımızı ifade edelim. Goethe bu kavramı kullanırken edebiyatın ulusal sınırlarını aşarak kültürlerarası iletişim ve etkileşimde büyük bir misyon üstleneceği düşüncesiyle hareket etmişti. Bu anlamda, edebiyatın bu son yüzyılda yaşadığı evrim Goethe’nin hayali olan dünya edebiyatı idealinin gerçekleşmesi olarak da okunabilir. Elbette birtakım haklı itirazları ve çekinceleri de göz ardı etmemek gerekir. Bütün bu itirazların temelinde yatan özelliklerin en başında nitelik gelir. Bu yüzyıllık dönüşüm ve ödül kültürünün yerleşmesi ve yaygınlaşması nitelik açısından ne kadar faydalı olduğu sorusu burada cevaplanabilecek bir soru değildir. Diğer yandan önemli bir soru olduğunu not düşmek gerekir.

    Nitelik tartışması edebiyatın her döneminde var olagelmiştir. Bu tartışmayı küçümsemek, yok saymak ya da etkisini hafifletmeye çalışmak yerine edebiyatın yüzyıllar boyunca yaşamasına vesile olan hayati bir unsur olarak kabul edilmelidir. Farklı dönemlerde farklı edebiyatçıların birbirlerini nitelik anlamda hedef alması beraberinde estetik bir çatışmaya sebep olmuş fakat her daim son sözü zaman söylemiştir. O yüzden bugün birbirlerini nitelik anlamında kıyasıya eleştiren birçok isim edebiyat tarihinin güzide vitrininde aynı anda boy gösterebilmektedir. Şeyh Gâlib’in Nâbî’yi eleştirirken ortaya koyduğu büyük eseri Hüsn-ü Aşk’ı gibi eserlerin yanında, Dostoyevski’yi kıyasıya eleştiren Nabokov’un bu eleştirilerin de katkısıyla şöhretine şöhret katması mezkûr diyalektiğin bereketi olarak okunabilir.

    Diğer yandan nitelik meselesini tarif ederken ortaya çıkan farklı yorum ve tavırlar da tarih boyunca beraber olagelmiştir. Sanatı birtakım dünveyi beklentiler için yapıyor olmak eleştirisi her dönemin rayiç eleştirilerindendir. Fakat edebiyat tarihi böylesi beklentilerin de iyi sanat eserlerine sebep olabileceğini göstermiştir. Modern öncesi dönemde edebiyatın bir sanat dalı olmakla beraber maişet temini için kullanışlı bir zanaat olduğu da su götürmez bir gerçektir. Bugün artık hesabı kapatılıp hakkı teslim bir dönem olan geçmiş dönem eserlerinin birçoğunun bugün idealleştirilen perhizkâr, müstağni sanatçı tipinin çok dışında bir sanatçı profili tarafından üretildiğini reddetmek imkânsızdır. İstiğna yalnızca sanatçı için değil her insan teki için elzem bir erdemdir. Sanatçı müstağni olursa çok daha iyi olur ama müdanaya meftun büyük sanatçılar da olabilir, olmuştur. Yani sanatın ve sanatçının herhangi bir kutsallaştırılmaya maruz kalmadan gündelik hayatın içerisinde berdevam olması kadar sanatçının marifetine karşı beklediği iltifata iştahlı olması da normaldir. Modern öncesi dönemde sanatçı etraflıca bir eleştiri, mübalağalı bir tanıtım ya da çoğu zaman içi boş bir tazim beklemez. Onun beklediği çok daha pratik şeylerdir. Bu beklentiler varlıklı, nüfuzlu bir mahfile kabul edilmekten, ömürlük bir imtiyaza hatta bir kese altına kadar hayatını kolaylaştıracak unsurlardır. Mesela Osmanlı şiirinde arzıendam eserlerin birçoğunun birkaç kese altın, bürokraside bir makam ya da ömürlük bir bağış için üretildiğini söyleyebiliriz. Hatta bugün kınanabilecek böylesi bir tutumun o dönemde gayet normal kabul edildiği de ehlinin malumudur.

    Bugün her ne kadar bu anlayışa mesafeli olunsa da bu yüzyılda bile buna benzer tavırlara rastlanabilir. Cemal Süreyya’nın “Biz gazeteci olmak için şiir yazıyorduk.” ifadesi benzer tavra örnek olarak zikredilebilir. Yani edebiyat rahatlıkla gündelik hayatın içerisinde aranan konfor, maişet temini için bir araç olarak kullanılabilmektedir. Larry Shiner’in harikulade eseri Sanat’ın İcadı’nda ifade ettiği gibi 18. yüzyıl Fransa’sında bir yerlere gelmek isteyen gençlerin en kolay başvurdukları yol müzik ve edebiyatta bir kariyer planlaması yapmaktır. Rousseau bu anlamda önemli bir örnektir. Onun henüz genç yaşında Dijon Akademisinden aldığı ödül kariyeri açısından çok önemli bir etken rolünü üstlenmiştir. Dahası Rousseau’nun ödül için yazdığı makalenin içeriği de dikkat çekicidir. Akademinin sanat ve bilimlerin ahlaken yarar sağlayıp sağlamayacağı konusundaki sorusuna hayır cevabı vererek almıştır bu ödülü. Yani bugün artık tam anlamıyla içselleştirilmese de genel kabul görmüş sanatın sadece zevk için yapıldığı görüşünü o zamandan savunabilmiş ve bununla ödül alabilmiş olması epey manidardır.

    Rousseau’nun bu değerlendirmesi günümüz sanat anlayışını öngörmesi açısından ehemmiyeti ortadadır. Bu anlayış zamanla yerleşmiş ve kapitalizmle birlikte yerini sağlamlaştırmıştır. Bu çerçevede gelişen edebiyat iletişim imkânlarının genişlemesi, küreselleşmenin getirdiği yeni kazanımlarla birlikte uluslararası bir pazarın oluşması neticesinde küresel edebiyat ve küresel okur gibi yeni kavramlar hayat bulmuştur. Zanaattan sanata, yerelden evrensele, ulusaldan küresele doğru yaptığı yolculukta edebiyat birtakım imkânlara kavuştuğu gibi yeni boyunduruklar, handikaplarla da muhatap olmuştur. Kapitalizmin emrinde bir sektöre dönüşmesi sonrasında arz-talep dengesini gözetmek zorunda kalmış ve hızlı ve tipik üretim bandına girmiştir. Tabiri caizse yoksul Tanrı yazar bir anda varlıklı kalem işçisine dönüşmüş bu sayede edebî metinler de ciddi bir dönüşüme uğramıştır. Bir zamanlar muhayyilenin at koşturduğu alabildiğine özgür çayırlar olan edebî metinler, çağrışımlar dünyası zamanla yerini sınırlı ve ancak anlık heveslerin resmigeçit yaptığı peyzajlı bahçeleri andıran hendesi metinlere bırakmıştır. Edebiyat evreninde kudretli ve tek güç olan yazar tahtını ve otoritesini ajanslar ve yayınevleriyle paylaşmak durumunda kalmıştır. Uluslararası ölçekte yayınevleri ve ajansların yanına devasa kitap siteleri eklenmiştir. Artık mutfağınıza alacağınız bir mikserle mesela Balzac’ın Sönmüş Hayalleri’ni aynı siteden alabilmektesinizdir. Bütün bunlar ister istemez edebiyatı da köklü bir şekilde etkilemiştir. Dahası nice köklü değişimler de kapıda gibidir. Bu büyük dönüşümün edebiyatın sektör aracılığıyla kapitalizmle yaptığı evliliğin sonuçlarından biri olduğunu tekrar etmekte beis yoktur. Bütün bunların arkasındaki tek güç de kapitalizmdir. Elbette kapitalizmin her daim sadakat gösterdiği müşterisi olan kitlelerin ya da daha yumuşak bir ifadeyle küresel okurun sözü ve hükmünü de es geçemeyiz. Yine de büyük bir sanat olarak hayatına devam eden edebiyatın özerkliğine halel gelmemiştir. Nobel, Pulitzer gibi büyük uluslararası ödüller burada devreye girmiş her ne kadar kendi kurumsal hassasiyetleri ve estetik kaygılarından ödün vermeseler de nitelikli edebiyatın tarafında olmaya özen göstermişlerdir. Bu anlamda Nobel, Pulitzer, Man Booker, Goncourt Akademi Edebiyat ödülleri gibi ödüller bu niteliğin uluslararası muhafızları gibidirler. Elbette bütün ödüllerin, çoğu zaman komploya varan tartışmaların da yakıtı olan kurumsal hassasiyetleri ve estetik kaygıları çerçevesinde bir nitelik savunusudur bu.

    Bu ödüllerin açtığı yolda başka birçok ödül tesis edilmiş; hemen bütün toplumlar, ülkeler kendi ulusal ödüllerini icat etmişlerdir. İrili ufaklı bu ödüllerin hepsinde genel anlamda nitelik kaygısı güdülmektedir diyebiliriz. Aynı zamanda, en azından bir yere kadar benzer kurumsal hassasiyetler ve estetik kaygıları gözettikleri de söylenebilir. Her ne kadar edebiyat ödülleri olarak bilinse de edebiyatın dışında saiklerle verilen ödüller de vardır. Bu ödüller genelde edebiyatın sanatın henüz hak ettiği değerin verilmediği, anlamsız ve temelsiz kültür savaşlarında ziyan edildiği toplumlarda rastlanır. Henüz kanonu oluşturamamış toplumların ödülleridir bunlar. Mesela bizim gibi, bırakın kanonu, henüz ortak bir kimlik, aidiyet ya da tipoloji oluşturamayan toplumlarda çok daha sık rastlanır bu tür ödüllere. Müşterek bir zemin olmayınca irili ufaklı bütün kesimler kendi ödüllerini ihdas ederler. Burada her mahalle, kamp, gücü nispetinde, gücü eline geçirip onu kullanabilme imkânı ölçüsünde bu ödülleri ve ödülün arkasında motivasyonu dayatmaya çalışmaktadır. Bu motivasyonun da edebî kaygıdan başka her şeyi içerdiğini söyleyebiliriz. Kendi reklamını yapmak isteyen yeni kurulmuş, kurum, kuruluşlardan, epeydir kendi hâlinde devam eden bir ödül geleneğini kendi menfaatine köpürtmeye çalışan yeni gelmiş kadrolara, basiretsiz ama fazlasıyla romantik birtakım vakıflardan, kendi çapında idealist derneklere kadar birçok ödül örneği sıralanabilir. Birbirinden farklı gibi görünen bütün bu ödüllerle edebiyat ilişkisi Mesnevî’nin meşhur hikâyesi olan körlerin fil tarifini andırmaktadır maalesef. Dahası burada edebiyatın çoğu zaman gündelik hırslara kavgalara meze olduğuna bile şahit olmaktayızdır. Bu da henüz oluşturulamayan kanonun, terkibini bulamadığımız kimliğin bir kere daha ertelenmesine sebep olmaktadır. Böylesi bir süreçte hayatına devam etmeye çalışan edebiyatın da yanlış terzilerin elinde ziyan olan nadide bir kumaşın kaderini yaşadığını söyleyebiliriz.

    Edebiyatı kendi varlıklarına, iddialarına meze yapmaya teşne olan bu ödüller ezbere tahfif ettikleri Batılı muadillerinde eleştirdikleri kadarını bile başaramazlar. Yani bırakın sahih edebiyatı, çoğu zaman, ittifak hâlinde oldukları sektörün hayrına bir sonuca dahi ulaşamaz. Sektörün ya da küçük edebiyat beyliklerinin sadakası olarak iş görür en fazla. Fakat buna rağmen cakalarından geçilmez. Tumturaklı ifadeler, büyük laflar, cüretkâr ve meydan okuyucu manifestolarla dolar her yer. Önlerine konulan eserleri değerlendiren ölümsüz jüri üyeleri asıl kalıcı olanın eser değil de ödül olduğunu ilan eder gibidir. Âdeta Masonik bir gizlilikle yürütülen değerlendirme süreci edebiyatımıza kasteden dış güçleri çıldırtacak bir ketumlukla kuşatılmıştır. Büyük gün gelip ödüller verilince de edebiyatımızın bu ölümsüz ruhbanları bütün tevazularıyla kendi bereketli yokluklarına çekilirler. Bu tip ödüllerin temel amentüsü her zaman aynıdır. Küresel ölçekte, genelde liberal değerlerin yüceltildiği bir çerçevede belirlenen uluslararası ödüllere karşı muteriz, küresel edebiyata karşı daha savunmacı ve yerel hassasiyetlerin allanıp pullanarak ön plana çıkarılmasından ibarettir. Genelde iç ve dış ötekilerin telin edildiği ödül konuşmaları, manifestolar, mukaddes ödül menkıbeleriyle tütsülenen edebiyatımız hayatına inisiye olmuş bir şekilde devam eder. Edebiyatımız bir savaşını daha kazanmıştır. Estetik kaygıların ötesinde siyasi hassasiyetlerin belirgin kılındığı bu ödüllerin görevi edebiyatımızı iç ve düşmanlardan korumak olduğu için edebiyatımızın teşvik, takdir ve takdimine yoğunlaşılmasına lüzum yoktur.

    Kendi dünyasına kulak kesilmiş sağırların ötekini anlamak hususunda büyük imkânlar sunan edebiyatı boğmaya kalkması başlı başına bir körlük olduğunu not edelim. Bugünün ödülleri bu körlüğü süsleyip püsleyerek geçiştirmeye çalışan sahtekâr şifacılara benzer. Dahası hemen hepsi taraflar arasında sessizce imzalanan örtük bir anlaşmanın gölgesinde hayatına devam ediyor gibidir. Tabiri caizse ödül alanla veren arasında sahih edebiyata karşı tertip edilmiş bir omertayı andırır. Bu omertanın tutucu gölgesinde edebiyatın yeşermeyeceği açıktır. Ancak geçici, konformist kariyerler ve işbirlikçi kurumlar, o da belirli bir süre, hayat bulur. Edebiyatın muharref kiliseleri tarafından verilen bu tip ödüller yalancı bir edebiyat cennetine giriş için endüljans olabilir ancak. Kariyerist kalem fedaileri için bu büyük bir ödüldür. Ama gerçeğin peşinde olan edebiyatın hikâyesi başkadır. Edebiyatın teşvik, takdir ve takdimi hususunda bir değer olan ödül mekanizmasının üzerindeki ideolojik iksirin, hamasi tozun kaldırılması gerekir. Fakat evvela bu tozu, bu iksiri müşkülpesent muhayyilelerin ve huysuz edebiyat havarilerinin hayali olarak değil yüzleşilmesi gereken bir gerçek olarak kabul etmek gerekir.

    Bu gerçekle yüzleşmek edebiyatın sıhhatine kavuşması için elzemdir. Bunun için de yalnızca kalem ustalığı, ortak bir lezzet, dil ve geçmiş yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında perhizkâr bir tavır, tevarüs edilmemiş asalet, kadirşinas itaatsizlik, ciddi ve titiz bir nitelik ısrarına da ihtiyaç vardır. Bu ısrar yalnızca edebiyatımızın sıhhati için değil, edebiyatın kendi alanında pek bir manası olmasa da Nobel tarzı ödüllere karşı yürütülen Don Kişotvari mücadeleler için de ehemmiyet arz etmektedir. Edebiyat insanın gözünü açar. Belki böylesi bir edebiyatın refakati sonrasında yaşanan aydınlanmayla birlikte Don Kişotlarımızın da gözü açılır ve asıl savaşın kime ve neye karşı yapılması gerektiğini de idrak ederler. Çünkü farkında olmak hangi savaşın anlamlı olduğunu idrak edebilmek demektir. Edebiyat da bu farkındalığa hazırlar insanı.