DÜŞÜNCENİN SINIRLARI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  •  Yazar: Graham Priest*

     Düşüncenin Sınırı

     Düşüncenin sınırları var mı? Bu soruyla pek çok şey kastedilebilir; ama bir anlamda, bir şey hakkında düşünmek onu kavramsallaştırmak, karakterize etmek veya bir şekilde tanımlamaktır. Bundan sonraki süreçte kastedeceğim şey budur.

    Peki bu anlamda düşünülebilecek şeylerin sınırları var mı? Elbette aklımıza gelmeyen şeyler vardır. Böyle örnekler verilemez; çünkü bunu yapar yapmaz, söz konusu şeyleri bir şekilde betimlemiş oluruz. Diğer yandan, herhangi bir tarihsel dönemi ele alalım, örneğin Orta Çağ Avrupası’nı. Bir Orta Çağ keşişi kara delik, korona virüs veya interneti düşünemezdi. Bunun için gerekli kavramsal aygıta sahip değildi. Bizim de kendimizden öncekilerden farklı bir durumda olduğumuzu varsaymak kibir olur.

     

    Hiçbir zaman düşünmeyeceğimiz şeyler var mı? Muhtemelen: kozmos (matematik dünyası bir yana) büyük ve sonsuz derecede karmaşık bir yer ve insan ırkı, nihai sonu ne olursa olsun son derece sınırlı.

    Peki ama hiç düşünemeyeceğimiz şeyler var mı, yani her türlü olası tanımlamayı aşan şeyler?

    Doğu ve Batı felsefesinde, düşüncenin sınırlarının bir analizini yapan ve bu tür şeylerin olduğu sonucuna varan zengin bir damar -belki de bir atardamar- vardır. Bunun tarihini irdelemenin yeri burası değil ama birkaç örnek vereyim.

    Klasik bir antik metin olan Dao De Jing’in 道德經 (MÖ 4. yy.) ünlü açılış dizesi, deneyimlediğimiz fenomenal dünyanın arkasında, fenomenleri yaratan tarif edilemez bir ilke olan dao’dan (道) söz eder. Metin onun tanımlanamazlığı için argümanlar sunmasa da, daha sonraki daocu yorumcu Wang Bi 王弼 (226-249) bunu yapar. Dao, tarif edilebilecek bir şey olamaz. Tarif edilebilecek bir şey olsaydı, başka bir şey olamazdı.

    Wang Bi ile aynı dönemde, Mahāyāna Budizmi Himalayaların diğer tarafında şekilleniyordu. Bu görüşe göre gerçeklik iki yönlüydü: Fenomenal dünyamızın bilindik gerçekliği, saṃvṛti satya; ve bunun “arkasında” nihai bir gerçeklik, paramārtha satya ya da şeylerin “kendi taraflarında” olduğu gerçeklik vardır. Bu nihai gerçeklik tarif edilemez. Aslında kavramlarımız, bilindik-alışıldık gerçekliği inşa etme işlevi görür. Tanımlanabilecek herhangi bir şey, tam da bu nedenle, bizim tarafımızdan bilinir-alışıldık hâle gelir, nihai değildir.

     

    Yaklaşık 1500 yıl sonra ve birkaç bin kilometre batıda, Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804) benzer bir fikir ortaya attı. Saf Aklın Eleştirisi’nde bize fenomenlerin, kategorilerimizin ve zaman-mekân kavramlarımızın ham deneyimlerimiz üzerinde yaptığı inşaatın bir ürünü olduğunu söyler. Ama bu deneyimleri yaratan bir şey olmalıdır: numenler. Bunlar hakkında tam olarak bir şey söylenemez, çünkü “x” şöyledir (ya da değildir) biçiminde herhangi bir şey söylemek kategorileri uygulamak demektir. Bunların uygulama kriterleri ise zamansaldır ve numenler zamanın içinde değildir.

     

    100 yıldan biraz daha uzun bir süre sonra, 1927’de, bir başka ünlü Alman filozof Martin Heidegger (1989-1976), ilk büyük eseri Varlık ve Zaman’ı yayımlayarak, hayatının geri kalanında onu meşgul edecek felsefi projeyi duyurdu. Soru –Seinsfrage “varlık sorusu”– şuydu: varlıkları var eden nedir? Filozof bize, varlığın kendisinin bir varolan olmadığını söyler. Onun hakkında bir şey söylemek, ona bir varolan gibi davranmaktır. Yani varlık hakkında hiçbir şey söylenemez.

     

    Bütün bu analizlere göre, kavramsal tanımlama yeteneğimizi aşan şeyler vardır. Tabii ki, bu sonucu üreten analizler oldukça karmaşık ve teoriktir; ve bu sonuç (özellikle birazdan göreceğimiz şeyden yola çıkarak) elbette reddedilebilir. Bununla birlikte, birçok aklı başında filozof bu analizlerden birini veya diğerini onaylamıştır.

     

    Bazı çok daha basit düşünceler de tarif edilmesi olanaksız şeyler olduğunu öne sürüyor. Örneğin “hiç” sözcüğünü ele alalım. “Hiç” kelimesi aslında belirsizdir. “Bazıları”, “hepsi” gibi bir niceleyici olabilir. Niceleyici sözcükler gönderme yapmazlar: bir tür ya da başka bir tür şeyin var olup olmadığını söylemek için kullanılırlar. Yani birine bir soru sorarsam ve o da susarsa, “Hiçbir şey söylemedi.” diyebilirim. Mantıkçıların söyleyebileceği gibi: hiçbir x için x dedi.

     

    Ancak “hiç” bir isim cümlesi de olabilir ve hiçlik anlamına gelebilir. Diyelim ki: “Heidegger ‘hiç’ hakkında çok ilginç şeyler yazdı”. Muhtemelen şunu demek istemem: “Heidegger x hakkında hiçbir şey yazmadı.” Demek istediğim şudur: “Heidegger, ‘hiçlik’ hakkında çok ilginç şeyler yazdı.” Ya da şöyle diyebilirim: “Hegel ve Heidegger ‘hiç’ hakkında yazdılar ve onun hakkında farklı şeyler söylediler”. Buradaki “o”, “hiçbir şey” ismiyle atıfta bulunulan nesneye gönderme yapan gizli zamirdir.

     

    Bu tür belirsizliğe dikkat çeken pek çok espri yapılabilir. Örneğin Lewis Carroll’ın Aynanın İçinden adlı eserinde Alice ile karşılaşan Beyaz Kral ona, yolun aşağısından birinin gelip gelmediğini sorar. Alice hiç kimseyi gördüğünü [she sees no one] söyler;[1] Kral ise, gerçek insanları bile görmekte zorlandığını söyleyerek onu görme yeteneği konusunda över. Ancak belirsizlik aynı zamanda çok fazla kafa karışıklığına da neden olabilir. Bundan kaçınmak için, aşağıdaki bölümde bu kelimeyi bir isim tamlaması olarak kullandığımda, onu koyu renkli harflerle, hiç olarak yazacağım, koyu olmadığında ise niceleyici bir anlam taşıyacak.

     

    Öncelikle, hiç bir şeydir: onun hakkında düşünebilirsiniz (şu anda düşünüyorsunuz); onun ne olduğu üzerine kafa yorabilirsiniz (belki şu anda yapıyorsunuz); en sevdiğiniz filozofa sorabilirsiniz (belki yapacaksınız). Ama onun hakkında hiçbir şey söyleyemezsiniz. Hiç, kelimenin tam anlamıyla hakkında söylenecek şeyler ortadan kalktığında geriye kalan şeydir! Onu yüklem olarak getirilebilecek bir şey yoktur. Heidegger, 1929 tarihli “Metafizik Nedir?” adlı makalesinde bunu açıkça ortaya koyar:

     

    Hiç nedir? Soruya ilk yaklaşımımızda olağandışı bir şey vardır. Soruyu sorduğumuzda hiçi peşinen şöyle ya da böyle “olan” bir şey olarak kabul etmeyiz; onu bir varolan olarak kabul ederiz. Ama tam olarak onu ayırt edici kılan budur. Hiçi sorgulamakla –hiçin ne ve nasıl bir şey olduğunu sorarak– sorgulananı karşıtına dönüştürürüz. Soru, kendisini kendi nesnesinden yoksun bırakır.”

     

    (Heidegger, bizi burada irdeleyemeyeceğimiz nedenlerle, varlık ve hiçi özdeşleştirir.) Dolayısıyla hiç tanımlanamaz. Buradaki teorikleştirme çok karmaşık değildir, basit sağduyudan biraz fazlasıdır.)

     

    O hâlde düşüncenin sınırları var mıdır? Onlar hakkında doğru (ya da yanlış) bir şey söylememizi sağlayan herhangi bir kavramı aşan şeyler var mıdır? Görünüşe göre cevap “evet”.

     

    Sınırların Ötesine Geçmek

    Bu sınırların ötesine geçip bu tür şeylerden bahsedilebilir mi? Belli ki hayır, çünkü sınırın ötesindeler. Ama söz konusu filozoflar (ben dâhil) onlardan bahsetmiyorlar mı (ve böylece onu kavramsallaştırmıyorlar mı?) Evet, Shakespeare’in Hamlet’inin dediği gibi burada bir sürtüşme var. Apaçık bir çelişkiyle karşı karşıyayız.

     

    Dao De Jing, dao hakkında pek çok şey söylüyor. Mahāyāna Budistleri bize nihai olan hakkında çok şey anlatıyor. Kant, numenlerin (tüm numenlerin en büyüğü olan Tanrı dâhil) rolünü ve önemini açıklıyor. Heidegger için varlık sorusunu sormak bile, –bunu cevaplamak bir yana– varlıktan söz etmek demek değil midir? Ben de neden bahsettiğimi açıklamak için hiçten söz ettim.

     

    Aslında durum daha da vahim. Söz konusu şeylerin tarif edilemez olması keyfî bir hevesin sonucu değil, neden böyle olduklarını açıklayan dikkatli bir akıl yürütmenin sonucudur. Açıkçası, bunlardan bahsetmeden neden bu şeylerin tarif edilemez olduğunu açıklayamayız.

     

    Bu apaçık çelişkiyle ilgili ne yapabiliriz? Bazı filozoflar bundan rahatsız görünmüyor. Bildiğim kadarıyla Dao De Jing hakkında hiçbir Çinli yorumcu konuyla ilgili rahatsızlık göstermedi. Erken dönem Mahāyāna Budistleri de öyle değildi. Diğer filozoflar ise kesinlikle bir rahatsızlık hissettiler. Örneğin sonraki dönem Mahāyāna Budistleri –özellikle Çelişmezlik İlkesi geçerli olduktan sonra– çeşitli ayrımlar yaparak bu sorundan kurtulmaya çalıştılar. Saf Aklın Eleştirisi’nin ikinci baskısında Kant, uygun bir ayrım yaparak problemden kaçınmaya çalıştı ve bununla ilgili bölümleri tamamen yeniden yazdı. Heidegger de, söylenemeyeni söylemenin (ya da en azından göstermenin) çeşitli yollarını bulmaya çalışarak sonraki 50 yıl boyunca bu sorunla mücadele etti. Ancak tüm bu çabalar kendi içinde sorgulanmaya açık faziletlere sahip.

     

    Diğer taraftan, dürüst ve anlaşılır bir yanıt, düşüncenin sınırlarının diyalektik olduğunu kabul etmemizdir. Hegel Mantık’ta bu noktayı şöyle ortaya koyar:

     

    “… Düşüncenin, aklın vb. sınırlamaları üzerinde büyük vurgu yapılır ve sınırlamanın aşılamayacağı ileri sürülür. Böyle bir iddiada bulunmak, bir şeyin bir sınırlama olarak belirlenmiş olması gerçeğinin, sınırlamanın zaten aşıldığını ima ettiğinin farkında olmamaktır.”

     

    Söylenebilecekler ile söylenemeyecekler arasındaki sınırda, her ikisi de olabilen şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Sınırların kendileri bir şekilde paradoksal nesnelerdir, çünkü iki tarafı hem birleştirip hem de ayırırlar. Bu paradoksu somutlaştıran, söylenen ve söylenemeyen arasındaki sınırdır.

     

    Dilin Temeli Olarak Hiç

    Buraya kadar tamam, ama meseleyi biraz daha deşelim. Biraz düşününce açıkça görüldüğü gibi, kullandığım hiç örneği, bahsettiğim diğer durumlardan oldukça farklı görünüyor. Bu durumların her birinde, söz konusu çelişkili şeyler, dünyamızdaki nesnelerin –ya da en azından onu kavrayışımızın– “altında yatan” ve bir anlamda onları temellendiren şeylerdi. Fenomenal dünyamız dao’nun bir tezahürüdür. Alışıldık, bilindik gerçeklik, nihai gerçekliğin üzerine kavramsal bir dizge yerleştirilerek temsil edilir. Fenomenler, kategorilerimizin ve mekânsal-zamansal kavramların numenler tarafından bize verilenlere uygulanmasıyla elde edilir. Varlık ise, var olanları var eden şeydir. Öyleyse, bir anlamda, dünyamızdaki nesneler, fenomenolojik veya başka türlü olsun, ontolojik olarak, bir anlamda bu tarif edilemez varlıklara bağlıdır. Buna karşılık, hiç ile dünyamızın geri kalanıyla belli bir bağlantı yok gibidir.

     

    Ama aslında vardır. Nasıl olduğunu anlamak için, ontolojik bağımlılık kavramını biraz daha ayrıntılı olarak ele alalım. Bazı şeyler, ne oldukları bakımından başka şeylere bağlıdır. Diyelim ki A ağacının gölgesi G olsun; bu bağlamda G’nin varlığı A’ya bağlıdır. Bir ağaç olmasaydı, bir ağacın gölgesi olmazdı. Aynı şekilde, bir su molekülünü varsayalım. Bu molekülün varlığı, bir oksijen atomu içermesine bağlıdır. Eğer bu atom oksijen değil de başka bir şey olsaydı, örneğin nitrojen, o zaman elimizde su molekülü olmazdı.

     

    Böyle bir bağımlılık bazen olumsuzluk içerir. Örneğin, P adlı birinin S adlı bir eşi olsun. Şimdi S’nin P’nin eşi olmasının koşulu, S’nin P’den farklı biri olmasıdır; S eğer P olsaydı, S, P’nin eşi olamazdı. Benzer şekilde, T adlı bir tepemiz olduğunu varsayalım, T, yalnızca kendisini çevreleyen yüzeyden (Y) farklı olduğu için bir tepe olabilir, T’nin yüksekliği Y ile aynı olsaydı, T bir tepe olamazdı. Yani T, bir tepe olmak için Y adlı yüzeye bağımlıdır.

    Peki, x’in bir nesne, bir şey olması için ne gerekir? Eğer x hiç ile aynı şey olsaydı, o hiçbir şey olmazdı. Dolayısıyla x’in, ne ise o olması, bir nesne olması, hiç’ten farklı olmaya bağlıdır. Bu nedenle, nesneler varlıkları bakımından ontolojik olarak hiç’e bağımlıdır.

     

    Bu bağlamda şu şekle bakalım:

    Tümsekler, çevreleyen bir yüzeyden (zemin) yükselen tepeleri tasvir edebilir; ya da arka plandaki hiçliğe (bir başka zemin) karşı duran nesneleri gösterebilirler.

    Aslında, Heidegger bizden önce bundan söz etmişti. “Metafizik Nedir?”de (kendine özgü diliyle) belirttiği gibi:

    Hiç ne bir nesne ne de herhangi bir varlıktır. Hiç ne kendisi için ne de deyim yerindeyse bağlı kalacağı var olanların yanında öne çıkar. İnsan varoluşu için hiç, var olanların açıklığını olanaklı kılar. Hiç yalnızca var olanların karşıt kavramı olarak hizmet etmez; daha ziyade, kökensel olarak var olanların özsel açılımlarına aittir.

    O hâlde hiç, sözünü ettiğim diğer dile getirilemez tartışmalı nesneler kategorisine aittir. Dünyamızın nesnelerinin altında yatar. Dahası, konuşmak nesnelerden konuşmak demektir. X’in şöyle ve böyle olduğunu söylemek, onu bir nesne olarak ele almaktır, öyle ki ona yüklem olarak bir şey eklenebilsin. Bir şeyin nesne olması hiç’e bağlıdır. Bundan dolayı hiç, dilin olanağının bizzat önkoşuludur. Başka bir yerde de belirttiğim gibi, “dilin kalbinde dilin ifade edemediği şey yatar”.[2]

     

     

    Özetle

    Bir durum değerlendirmesi yapalım. Vardığımız şey, anlatılabilir olanla anlatılamaz olan arasında bir sınır olduğudur. Wittgenstein’ın Tractatus’un önsözünde söylediği gibi:

     

    “Düşünmeye bir sınır çizmek için bu sınırın her iki tarafını da düşünebilmeliyiz (dolayısıyla düşünülemeyecek olanı düşünebilmeliyiz).”

     

    Düşünülebilen/tanımlanabilen ile edilemeyen arasındaki sınır, kişinin düşünülemez olanı düşünebileceğini ima eder.

     

    Üstelik, bu paradoksal ifade edilebilir/ifade edilemez nesnenin ne olduğunu tam olarak gördük – ya da en azından onlardan birini: Hiç. Ayrıca nesne olmanın ve aslında ne hakkında konuşulabileceğinin hiç’e bağlı olduğunu gördük.

     

    Gerçekliğin ve bu gerçeklik hakkında konuşma becerimizin temelinde bir paradoks yatmaktadır.

     

    *Prof. Dr., CUNY, New York Şehir Üniversitesi, Felsefe bölümü.

     

     

     

     

     

    [1] Editörün notu: Türkçede bu ifade, normal bir çeviride “hiç kimseyi görmedi” şeklinde olurdu. Yazarın referansını anlaşılır kılabilmek için metindeki gibi çevrilmiştir.

    [2] Graham Priest, Beyond the Limits of Thought (2nd edn, Oxford: Oxford University Press, 2002), s. 223. Ayrıca bkz. Graham Priest, One (Oxford: Oxford University Press, 2014), bölüm 13.