BİLİMİN SINIRLARI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Bakhadir Musametov*

    Bilim, etkin ve makul bir faaliyet olarak kalabilmek için her zaman kendi sınırlarını korumak zorundadır.[1] Sınır duygusunun kaybolması, bilimi her zaman –insanı bir tür “sanal” gerçekliğe kilitleyen– hayalî projelere hapsetmiştir. Bu nedenle bilim felsefecileri, bilimi sabitleştirilmiş bir rasyonel bilginin kullanıldığı bir yöntem yardımıyla elde edilen şey olarak da tanımlarlar. Herhangi bir sabitleme ise aynı zamanda sınırlandırma, sınırların belirlenmesi anlamına da gelir. Böylelikle rasyonel-mantıksal bilgi edinme yönteminin dışında kalan her şey bilim tarafından kendi bileşiminden çıkarılır. Zira bilim, insanın anlama ve tasavvur etme kapasitesinin sınırlarını aşamaz ve aşmamalıdır. Sınırlar, ancak bilim adamlarının kendileri neyin bilim ve neyin bilim dışı olduğunu söylediklerinde, üstelik böyle bir ayrım için nesnel kriterler ortaya çıktığında ve sınırlarına kurumsallaşmış “süzgeçler” yerleştirildiğinde istikrarlı bir şekilde belirlenebilir.[2] Nicholas Rescher’e göre ise bilim camiası değil, belki de yalnızca bilimin kendisi, kendi sınırlarını belirleyebilir. Çünkü bilimin sınırları, her zaman bilimsel gelişmenin tarihsel aşamaları ile bağlantılıdır.[3]

    Bilimin hem iç hem de dış sınırlara sahip olduğu söylenebilir. İç sınırlar, bilimsel yöntemin kendisi tarafından, bilimin doğası gereği belirlenen sınırlardır. Bilimin kendisi, inceleyeceği gerçeklik alanını seçer, kendi konusunu inşa eder ve kendi kurallarını koyar, böylelikle kendi sınırlarını belirler.[4] Diğer bir ifadeyle, evrendeki sayısız problemi müstakil kümeler hâline getirip bilim olarak araştırmamızı, bu problemlerin bir kümenin sınırları içerisinde bir arada bulunmasını konu mümkün kılmaktadır. Yani bir bilimin içerisinde bulunan meselelerin o bilimde ele alınmasını mümkün kılan şey, o bilimin konusudur. Konu sayesinde biz o bilimde hangi meselenin ele alınıp alınamayacağını biliriz. Dolayısıyla konu, bizim için o kümeye ilişkili olanların dâhil edilmesini, ilişkisiz olanların ise dışlanmasını sağlar[5] ve bilimsel faaliyetin belirli bir sınır içerisinde yürütülmesi gerektiğini şart koşar. Bilimin iç sınırlarında önemli sonuçlar elde etmeyi amaçlayan konu ve bilgi nesnesi arasındaki etkileşimin bir düzeni vardır ve bu düzen, yeni bilginin oluşumunu sağlar.

    Bilimin teorik sınırlarının da bu bağlamda iç sınırlara tekabül ettiği söylenebilir. Teorik sınırlar, bilimin kendi alanındaki tüm sorunlara mükemmel bir çözüm sunamayacak teorik nedenlerden dolayı oluşur. Bilimin teorik nedenlerden dolayı üstesinden gelemeyeceği bilimsel problemler, bu sınırların dışında kalacaktır. İçinde ise bilimin en azından teoride başarılı bir şekilde üstesinden gelebileceği problemlere sahip olmalıyız. Böylelikle teoride mümkün olan şey, bilimin alanı olur. Rescher, bu tür teorik sınırların var olmadığını savunur. Rescher’e göre teoride mümkün olan bilim, basitçe bilimin ta kendisidir.[6]

    Ancak, bilimin iç sınırları, her zaman mevcut olmasına rağmen, yine de tarihsel olarak oldukça hareketlidir. Bilim, kendi sınırlarını hem “enine”, yani giderek daha fazla yeni alanların dâhil edilmesi ve araştırılması yoluyla kapsamlı bir şekilde, hem de “boyuna”, yani yöntemlerini ve öncüllerini daha eleştirel bir biçimde yeniden ele alarak zorlamaya çalışır. İlk başta bilginin önünde bir engel olan ve bilimsel olarak kapsamanın hiçbir imkânı olmadığı için ondan zorla çıkarılan şey, daha sonra yeni bilgiler için bir gelişme noktası hâline gelir. Başka bir deyişle, bilimin iç sınırları, gelişmesi için bir tür “atlama tahtası”na dönüştürülür. Böylelikle bilimin iç sınırları sürekli genişlemekte ve yeniden belirlenmektedir. Bu anlamda bilim, her zaman iç sınırları hareket eden gelişen, büyüyen bir faaliyettir.

    Bilimin sınırları başka bir nedenden dolayı da ortaya çıkabilir. Bilim, belirli metodolojik araçları kullanarak hakikatin araştırılan parçalarını akla uygun hâle getirmeye, onların tasvirini tutarlı bir mantıksal dizge hâlinde vermeye çalışır. Ancak gerçekte her şey, bu tarz bir rasyonelliştermeye izin veremez ki bu durum, dış sınırların oluşmasına yol açar. Dış sınırlar, bilinen ve bilinmeyen arasındaki, bilimin kendi teorileriyle zaten açıkladığı şey ile bir problem olarak karşısında yatan şey arasındaki bir ayrımdır. Dış sınırlarda da bilginin üretimi için ayrılmaz bir girişim olarak bilimin etkinliğini hedefleyen bir düzen bulunmaktadır. Aslına bakılırsa bilim, bu sınırların ötesine geçmeden açıklanabilecek her şeyi açıklamaktan, rasyonelleştirilebilen her şeyi akla uygun olarak düzenlemekten ibarettir. Her iki tür sınırın da karşılıklı olarak birbirine bağlı olması ve bu sınır bölgelerinde kurulan düzenlerin birbirine kayıtsız kalmadan karşılıklı anlaşmaya tabi olması ve yine bir bütün olarak tüm bilimsel girişimin verimliliğine odaklanması, temel olarak önemlidir.

    Çağımızda bilimin kısıtlamaları onun dış sınırlarında da ortaya çıkmaktadır ve bu sınırlar aşılabilir mı yoksa bilimin mutlak sınırları mı olur, bilinmemektedir. Bu nedenle bilimin dış sınırlarını belirlemek daha zordur. 19. ve 20. yüzyıllarda bilimin gelişimi sonucunda birçok disiplinlerarası yaklaşımın ortaya çıkması nedeniyle neyin bilimin konusu olamayacağını, yani neyin kesin olarak “bilimin ötesinde” olduğunu söylemek zor hâle geldi.[7]

    Bilim felsefecileri, bu problemi aşmak için “elimizdeki bilimsel modellerin etrafımızdaki dünyanın yalnızca bazı parçalarına uyduğunu”, yani en iyi bilimsel teorilerimizin kapsamının gerçek dünyaya sınırlı bir şekilde uygun olduğunu iddia ederek yeniden formüle etmeye çalışmaktadırlar. Başka bir deyişle, bilimin sınırları hakkındaki tasavvurların, kabul edilen bilim modeline bağlı olduğu ileri sürülmektedir. Ancak bir bilimsel modeli veya bir teoriyi ayrıntılı tanımlamadan onun etrafımızdaki dünyanın belirli bir parçasına uyup uymadığını iddia etmek, teoriler ve gerçek dünya arasındaki “uyum” kavramının iyi tanımlandığını ve bilişsel motivasyon ve beklentilerimizden bağımsız olduğunu varsaymamızı gerektirir. Fakat durum böyle değildir. Çünkü bilimdeki “uyum” kavramı mutlak bir kavram değildir. Bilimde neyin iyi bir uyum olarak sayıldığı gibi karmaşık bir normatif meseleye saplanıp kalmadan, burada bir uyumun iyi bir uyum olarak sayılması için mükemmel olması gerekmediğini, aksine yalnızca (ister epistemik ister pratik olsun) belirli bir amaca uymasının yeterli olduğunu dikkate almalıyız. Öte yandan, bilimsel bir teorinin açıklayabileceği şeyin sınırları, bu amacın ne olduğuna bağlı olarak gerçekten değişebilir.[8]

    Bilimin iç ve dış sınırları, elimizdeki verilerin kesinliğine veya onu kullanmamızın yeterliliğine katıksız bir güven duymamamıza sevketmelidir. Bilim yalnızca bir iddiada bulunur, bize elde edilebilecek en iyi tahmini sağlayabilir, ancak yine de bu bir tahmindir. Bilimin doğrulamalarının doğası gereği yanılabilir olduğunu ve düzeltilmesi ve hatta terk edilmesi gerekebileceğinin idrakine bağlı olarak yalnızca geçici olarak “kabul edebileceğimizi” anlamalıyız.[9]

    1. Ayhan Çitil, bu problemi şöyle özetlemektedir: Bilimsel araştırma yapmak için bilim adamları tarafından bir teori geliştirilebilir ve onun kaynağı sorgulanmayabilir. O teori, deneyde doğrulanabildiğinde ancak yapılan açıklama bilimsel olarak kabul edilir. Ne var ki tümevarım probleminden dolayı bundan sonraki tüm deney ve gözlemlerde bunun yine doğru çıkacağının hiçbir garantisi yoktur. Tümdengelimsel yöntem ile yapılan araştırma için de aynı şey söz konusudur. Bu yöntemle elde ettiğimiz sonuç, fenomene sadıksa “onu açıklamışız” diye iddia ederiz. Ancak bu, birkaç sorunu, yani aynı fenomeni, diğer yasaları, kavramları kullanarak açıklayabilme, diğer bir ifadeyle, bir teori geliştirilerek onunla bir şeyle ilgili yapılan herhangi bir açıklamanın başka bir teori tarafından da yapılabilme sorunlarını ortaya çıkarır. Yaptığımız herhangi bir açıklama biçimimiz başarılı olduğu takdirde bile açıklaması yapılan olgunun hakikatini verdiğini söylememiz imkânsızdır. Bu durum, burhânî bilgiye, yani bir şeyi apaçık, kesin ve vasıtasız bir şekilde bilmeye ulaşabilmek imkânlarını neredeyse sıfırlar. Teorilerin hepsi eksiktir, nihai bir teori yoktur. Hiçbirisi aynı zamanda nihai olarak da doğrulanamaz. Sadece bir teori kabul gördüğü ve işe yaradığı sürece bizimle beraber ve her an değişebilir. Böylelikle günümüzde bilim anlayışı, hakikati verme iddiasından bir anlamda vazgeçmiş durumdadır.[10]

    Günümüzdeki bilimin hakikati verme iddiasından vazgeçmesi, bilimsel modellerin doğal olarak gerçeği yansıtmadığı anlamına da gelmektedir, çünkü onlar bir fenomenin veya sürecin basitleştirilmiş ve idealleştirilmiş temsillerini sunarlar. Mevcut matematiksel modellerimiz bile hâlâ kusurlu ve hakikati bir bütün olarak açıklayamıyor. Öyle görünüyor ki, artan sayıda ve çeşitte yapısal bileşenleri dâhil ederek, örnek olarak, galaksimizin bilgisayar simülasyonları gibi bilimsel modeller yapmaya kalktığımızda, onların geçerliliklerinin kontrolünü o kadar çok kaybediyoruz. Zira bilgisayarlar da maddi aygıtlar olarak doğa yasalarına tabidirler ve fiziksel evrenin gerçekleriyle sınırlıdırlar. Özellikle, bir bilgisayar saniyede sabit sayıda bitten fazlasını işleyemediğinden, algoritmaların potansiyel karmaşıklığı, belirli bir bilgisayarın yapabileceği ancak bu kadar olduğu anlamına gelmektedir.[11]

    Çağımızda bilimin sınırları yalnızca bilişsel bir üretim olarak değil, aynı zamanda belirli bir ekonomik ve sosyal gerçekliğe sahip teknolojik bir “makine” olarak da ortaya çıkmaktadır. Mesela günümüzde parçacık fiziği alanındaki bazı bilimsel projelerin gerektirdiği finansal maliyetler nedeniyle bilimin sınırları açıkça ortaya çıkmaktadır. Genetik mühendisliği, biyoteknoloji vb. alanlardaki araştırmalarda farklı türden ama aynı zamanda henüz belirsiz bir yapıya sahip sınırlar da bulunmaktadır. Bilimin gelişimi burada ahlaki ve sosyal sınırlarla karşılaşır. Öyle görünüyor ki bilim, insan toplumlarının varlığının temellerini içeriden baltalayarak onun ahlaki ve antropolojik temelini bozabilir. Zaten bugün bilim ve teknolojinin gelişmesi için önemli olan bazı deneyler yasaklanmış veya gerekli izinleri almak zorlaştırılmıştır. Örnek olarak, insanların genetik klonlanması, teknolojinin ve bilimin kendi gelişimi için ihtiyaç duyduğu nükleer denemeler neredeyse durdurulmuştur. Devasa bir sosyo-tekno-ekonomik mekanizma olarak bilim ve yüksek teknolojinin insan toplumlarının hayatta kalma kaynakları üzerinde uyguladığı baskı o kadar güçlü olabilir ki (ve bazı noktalarda zaten öyledir) vaziyet, bilimin gelişimini durduracak noktaya kadar gelebilir. Bu nedenle bilimin dış sınırları, aynı zamanda bilim adamlarının “bilim” adının kötüye kullanılmasına karşı savunması gereken özel bir sorumluluk olan ahlaki sınırlardır.[12] Çünkü dış sınırlar, yukarıda belirtildiği gibi, bilinen ve bilinmeyen arasındaki bir ayrım olmakla beraber sosyo-kültürel bir kurum olarak bilimi siyaset, ekonomi vb. sosyal kurumlarla birleştiren ve onlardan ayıran sınırlardır. Bu, kesin olarak ve basit sınır kriterlerine başvurarak yapılamaz. Sınır tekrar tekrar belirtilmelidir. Bazı araştırma alanlarında yer alan muazzam ekonomik ve siyasi çıkarlar, bunu hem daha zor hem de daha önemli hâle getirmektedir.

    Bu bağlamda bilimin pratik sınırlarının da dış sınırlara tekabül ettiği söylenebilir. Zira bilim, pratik mahiyeti nedeniyle de kendi alanındaki sorunların çoğuna ulaşamaz. Mesela CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın – dünyanın en büyük ve en güçlü parçacık çarpıştırıcısı ve en büyük makinesi olmasına rağmen –imkânları pratik bir sınıra işaret eder. Sıklıkla bu sınırlar, ekonomik terimlere de indirgenebilir. Ancak pratik sınırlar her zaman ekonomik bir kazanca çevrilemez. Örneğin, doğa bilimlerinin bir bölümünün gerektireceği matematiğin mevcut olmadığı tarihsel dönemler mevcuttur. Doğa bilimleri için bu, yalnızca finansal yatırıma bağlı olmayan pratik bir sınır anlamına gelir. Pratik sınırlar ayrıca dilsel, ahlaki, sosyal, siyasi, ekolojik ve diğer birçok türden olabilir. Bazı durumlarda, bu sınırların aşılması ve diğerlerinde korunması gerekmektedir. Bugün pratik sınırların ötesinde olan sorunlar yarın olmayabilir. Pratik sınırlar, olumlu (kurucu) veya olumsuz (sınırlandırıcı) doğasına göre bir ara konumdadır. Bir yanda kurucu ve teorik sınırlar, diğer yanda yanılabilirlik sınırları arasındadırlar.

    Yanılabilirlik sınırları, kişisel etkisizliğimizi, organizasyonel ve kurumsal kusurlarımızı, çalışma veya dürüstlük eksikliğimizi, insani doğamız nedeniyle kaçınılmaz olarak yaptığımız hataları içerir. Bu yanılabilirlik sınırları da bir ufuk olarak görünür. Hepsinin üstesinden gelinemez, ancak her biri ayrı ayrı olabilir. Yani bilim her zaman yanılabilir ve eksik kalacaktır. Bu tür sınırların üstesinden gelme girişimi gereklidir, çünkü bunlar tamamen olumsuz nitelikteki sınırlardır. Bunlar, bilimin gelişmesine engel olan ve eksiklikler meydana getiren kısıtlamalardır.

    Aynı zamanda bilimin –yukarıda bahsedilenlerden farklı olarak– sınırları yoktur. Bilimin bir biliş ve düşünme yöntemi, fenomenlerin istikrarlı bağlantılarını temsil etmenin bir yolu, onları işlemek için amaçlı bir sistem olarak, günlük yaşam dünyasının fenomenleri kontrol etmenize izin veren bu tür yapılarla değiştirmek bakımından hiçbir sınırı yoktur. Bilim, evrensel bir yöntem olarak sınırsızdır. Bilimin sınırları ile ilgili durum şu şekilde de ifade edilebilir: Bilim sınırsızdır ama dünyayı bir bütün olarak kavramaya yetmez. Bu sadece bilimi değil, aynı zamanda sanatı, edebiyatı, ahlakı, devlet yaşamını, dinî, manevi ve kültürel yaşamın diğer alanlarını da gerektirir. Diğer bir ifadeyle, bilim her şey değildir, bilimin dışında geçerli ve rasyonel bilgi ve alışkanlık biçimleri vardır. Bilişsel ve pratik ilgilerimizin olduğu ve bilim alanının dışında kalan alanlar da vardır. Böyle bir bakış açısıyla bilim, büyük bir yaşamda özel ve sınırları olan bir “alt yaşam” olarak görünür. Bilim, kendi anlamı, hedefleri, vaatleri ve tehditleri, umutları ve riskleri olan özel bir insan faaliyetidir. Dolayısıyla, “bilim insanı”nın bütün insanın yalnızca bir “parçası” olduğu söylenebilir.

    Ancak Rescher, bu alanların da belirli sınırlara tekabül ettiğini öne sürer. Yukarıda belirtildiği üzere, bilimin sınırlarının ötesinde hâlâ yaşam vardır. Rescher’e göre büyük bir yaşam dünyasının arka planına karşı bilimin ana hatlarını oluşturan bu türden sınırlara kurucu sınırlar denilebilir. Bu sınırlar geçirgendir, çünkü bilim ile yaşam arasında bir geçişin olması gerekir. Bunlar, olumlu sınırlardır ve sınırlamak yerine bilimi yapılandırır.

    Tüm bu sınırlar, bilimin kendisinden, yani yapısından, onu üreten konudan, insanlığın özel durumlarından, yaşam dünyasından ve çevresinden türer. Ancak bilimin amaçlı bir özelliği daha vardır ki, kendi dışındaki bir şeyle, hatta yaşam dünyasının dışında olanla ilgilidir ve onun bilgisini üretir. Bilimin işaret etmeye çalıştığı bu şey, dünyanın kendisidir. Amaçla ilgili olan bu kutup da bilime sınırlamalar getirir. Onlar amaç sınırlarıdır. Bunlar kırılamaz ve olumlu bir özelliğe sahiptir ve bilimin kusurları olarak kabul edilemezler.[13]

    Bilim farklılaşıyor, daha karmaşık hâle geliyor ve aynı bilim içinde bile birbirini anlamayan yeni sınırlar, yeni bilim insanları grupları sürekli olarak ortaya çıkmaktadır. O hâlde, bilimin karmaşıklığı ve kendi psikolojik kısıtlamalarımız göz önüne alındığında, bilimde kullanılan çeşitli modeller, metodolojiler ve teorik kavramlar hakkında daha açık görüşlü olmamız gerekmektedir.[14]

     

    * Dr., Bağımsız Araştırmacı.

    [1] Bu çalışmanın ortaya çıkması için maddi destekte bulunan İSTEV Vakfı’na en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca yazıyı baştan sona okuyup düzeltme ve değerlendirmelerini paylaşan can dostum Ahmet Göksu’ya minnettarlığımı ifade etmeliyim.

    [2] V.P. Vizgin, “Granitsı novoyevropeyskoy nauki: modern/postmodern” [Yeni Avrupa Biliminin Sınırları: Modern/Postmodern], Granitsı Nauki = Bilimin Sınırları, ed. L.A. Markova. Moskova: Rusya Bilimler Akademisi Felsefe Enstitüsü Yayınları, 2000, s. 202.

    [3] Amanda Guillan, “The Obstacles to Scientific Prediction: An Analysis of the Limits of Predictability from the Ontology of Science”, The Limits of Science: An Analysis from “Barriers” to “Confines”, ed. Wenceslao J. Gonzalez. Leiden-Boston: Brill, 2016, s. 186.

    [4] V.N. Katasonov, “Lestnitsa na nebo (genezis teorii mnojestv G. Kantora i problema granits nauki)”, Granitsı Nauki, s. 8. [“Gökyüzüne Merdiven (G. Cantor’un küme teorisinin yaratılışı ve bilimin sınırları sorunu)”].

    [5] İbrahim Halil Üçer, “Gaye Problemi Açısından bir Değerlendirme”, İslam Düşüncesinde Bilimlerin Birliği – 4. https://www.youtube.com/watch?v=noGPwAd1Iig  dakika: 22:50 – 25:32.

    [6] Alfredo Marcos, “Rescher and Gadamer: Two Complementary Views of the Limits of Sciences”, The Limits of Science, s. 171.

    [7] Katasonov, Lestnitsa na nebo, s. 8-9, Vizgin, Granitsı novoyevropeyskoy nauki, s. 200, 210.

    [8] Nancy Cartwright, “Against the Completability of Science”, The Proper Ambition of Science, ed. M.W.F. Stone, Jonathan Wolff. London: Routledge, 2001, s. 221, Vizgin, Granitsı novoyevropeyskoy nauki, s. 192, Stéphany Ruphy, Scientific Pluralism Reconsidered: A New Approach to the (Dis)Unity of Science. Pittsburgh: University of Pittsburgh Press, 2016, s. 64.

    [9] Nicholas Rescher, “Predicting and Knowability: The Problem of Future Knowledge”, The Limits of Science, s. 131-132.

    [10] A. Ayhan Çitil, “İslam Düşüncesi Geleneğinde Bilimlerin Birliği ve Tasnifi – II”. https://www.youtube.com/watch?v=SCE6Ei4IGE0 dakika: 00:28:15 – 00:32:20.

    [11] Ruphy, Scientific Pluralism Reconsidered, s. 93, 107, Nicholas Rescher, “Cognitive Problems and Practical Limits: Computers and Our Limitations”, The Limits of Science, s. 48.

    [12] Vizgin, Granitsı novoyevropeyskoy nauki, s. 211, Gereon Walters, “Ethical Limits of Science, Especially Economics”, The Limits of Science, s. 98, Hans Fink, “General Remarks on the Problem of the Unity of Science”, The Problem of the Unity of Science, ed. Evandro Agazzi, Jan Faye. Singapore: World Scientific, 2001, s. 87.

    [13] Vizgin, Granitsı novoyevropeyskoy nauki, s. 193-200, Marcos, Rescher and Gadamer, s. 170-173.

    [14] Tuomas E. Tahko, Unity of Science. Cambridge: Cambridge University Press, 2021, s. 38.