“ÖLEN HAYVAN İMİŞ ÂŞIKLAR ÖLMEZ”

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Hasan Sevil*

    Hayat yaratılışla başlar ve sonsuza doğru akıp gider. Dünya hayatı ise uzun hikâyenin içerisinde, bizim şimdiki aklımız ve duyularımızla görüp idrak ettiğimiz kısa bir döneminden ibarettir. Doğumla başlar ölümle biter. Ama hakiki hayatın bir başlangıcı olmakla beraber bitiş noktası yoktur. İnsan ruhu yaratıcının “ol” emriyle başka bir boyutta yaşamına başlamıştır. Akıp giden düzlem üzerinde dünya hayatı diye isimlendirdiğimiz kesitinde bir bedene bürünmüştür. Biz onu, en azından şimdilik, bu beden içerisinden tecrübe ediyoruz. Öncesi ve sonrasına dair bilgilerimiz bu beden içerisinde yaşadığımız hayatın niteliğine göre beliriyor ya da siliniyor. Bize buna dair soruları hissettiren, sorduran ve cevaplarını aratan Ruh belli bir dönemle mukayyet olmak üzere bu beden içerisinde konaklamış ya da hapsolmuştur. Yaratıcının koyduğu kurallar çerçevesinde ve üç boyutlu evrenin sınırlılıkları içerisinde geçip gitmek zorunda olduğu evreyi geçirmek üzere bu dünyaya gelmiştir. Niyâzî-i Mısrî (k.s.) bu süreci “Gökte uçarken yere indirdiler, çar anâsır bentlerine vurdular.” sözleriyle veciz bir şekilde ifade eder. Onun bu beytinde geçen “gök” ifadesinin ruhlar âlemi olduğu aşikârdır. Hâliyle ruhlar âleminde, içinde yaşadığımız âlemin sınırlılıklarından söz edilemez. İçinde bulunduğumuz âlem ise sınırlılıklar ve sorumluluklar âlemidir. Yani insan bir bedene büründükten sonra birtakım sınırlar ve o bedende belirli bir süre geçirdikten sonra da yine birtakım sorumluluklarla karşılaşır. Her insan dünyaya geldikten sonra Yaratıcının kendisine takdir ettiği ömür nispetinde geçireceği zamanda bu sınır ve sorumluluklarla yaşamak zorundadır. Bilindiği gibi İslam itikadında çocuklar masumdur. Bu hâlde sorumluluk ancak çocukluktan sonraki süreçte söz konusu olacaktır. Lakin çocuklar da her ne kadar sorumluluktan azade olsalar da dünyanın ve bedenin getirdiği sınırlılıklarla mukayyettir.

    İslam inancına göre her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar ve masumdur. Masumiyet sorumluluktan azadedir. İnsan çocukluktan çıktıktan sonra masumiyetini kaybetmeyebilir ama bunun için sahip olduğu sorumluluklar çerçevesinde bir mücadele vermek zorundadır. Yani insanın doğuştan getirdiği masumiyeti muhafaza etmesi veya elden geldiğince kendini kötülüklerden korumaya çalışması İslam’a göre hem bir gereklilik hem de bir mücadeledir. Bedene bürünerek beşer vasfını kazanan her ruh bu vazifeleri hakkıyla yerine getirdiği ölçüde İnsan olmak hakkını kazanır. Hem hakiki hayatın içerisinde hem de dünya hayatı boyunca birtakım güzellikler ve mükâfatlara bu şekilde kavuşur. Mutlak güzellikten küçük bir cüz taşıyan dünya bir imtihan yeridir. Hâliyle bu dünyaya geliş mutlak güzellikten geçici bir ayrılıştır. Daha vazıh bir ifadeyle mutlak güzelliğin bütününden cüzüne hicrettir. Hayatın dünyada geçirilen kısmı ise yeniden o mutlak güzelliğin bütününe ulaşabilmek için verilmiş bir fırsattır. Bunun bilincinde olan kimseler dünyanın ya da dünya hayatının mahsullerini gideceğimiz diğer hayat diliminde toplayacağımız bir tarla olduğunun bilinci içerisinde yaşarlar. Aslında bu zorunlu bir gidiştir. Tarla metaforunu devam ettirecek olursak dünya tarlasında elde edilecek ürün de ekilen tohumun kalitesine ve yetiştirilen mahsulün sağlıklı bir şekilde muhafazasına bağlıdır. Hayat dediğimiz şeyin akış yönünde herkesin kendine has bir yolu olabilir ama hiç kimse için ayrı bir menzil yoktur. Varılacak yer mutlak güzelliğin ve varlığın sahibidir. Bu anlamda hayat başlangıcından itibaren geldiğimiz yere dönüş serüveninden ibarettir. Bütün sevdiklerimizle birlikte gittiğimiz yer, geldiğimiz yerden başka bir yer değildir. Yahya Kemal Beyatlı bunu; “Elbet mülâkî oluruz bezm-i elestte, evvel giden ihvâna/ahbâba selam olsun erenler” sözleriyle ifade eder. Nitekim her ne kadar sorumluluk sahibi insanın bir bedenin içerisinde tecrübe ettiği hayatı için bir başlangıç olsa da gidiş sonsuzluğadır. Kendisine bir başlangıç olmadığı için ezelî, bir nihayet olmadığı için de ebedî olana gittiğimizden dolayı bu bir dönüştür. Bundan dolayıdır ki Hazreti Mevlânâ dünyaya gönderilişi yaşadığı ortamdan koparılan bir kamış metaforu üzerinden anlatıyor. Tarif ve izah bu şekilde yapılınca, bugun herkesin hissettiğinin aksine, dünya hayatının nihayetlenmesi acı bir sondan ziyade mutlu bir başlangıç anlamına gelir. Yine Hazreti Mevlânâ’ya başvuracak olursak, insanın asıl vatanına geri dönüşü olarak telakki edilebilecek ölüm ise düğün gecesine benzetilmiştir. Burada temel husus rızadır. Yani asıl mesele yaratan ve mutlak güzellik sahibi olandan razı ve onun rızasını elde etmiş olarak dönebilmektir. Bunun yolu ise Onun lütfen insanlığa göndermiş olduğu hitabına ve Habîbullâh’a bağlı olmak, bütün bunları içtenlikle hayata tatbik etmek, bütün olup biteni tefekkür ederek irfan duygusuna erişmek ve eşyanın gerçeğine nüfuz edebilmekle olur.

    İnsan farkında olmaksızın geçirmiş olduğu bu serüvenin ayırdına varmaya başladığı anda bir seçim yapmak zorunda kalır. Ya bütün bu serüveni reddedip gününü gün edecektir. Ya da mutlak güzellik sahibine ve kendisine ol emrini verene ulaşma arzusunu hissederek hareket eder. Böylelikle “mürit” olma yönünde ilk adımını atmış olur. Bundan sonra yolculuğu “Ölmeden önce ölünüz.” sözünün hakikatini idrake doğru devam edecektir. Ölmeden evvel ölmekten kastedilen fiziki bir ölüm değildir. Belki de bu müridin varlık ve benlik iddiasından tamamen vazgeçmesi, mutlak güzelliğin yegâne sahibi için yaşaması Onu hiçbir zaman yâdından çıkarmamasıdır. Zira asıl ölüm Onu hatırdan çıkarmak ve daha da ötesinde Onu unutmaktır. Sufiye göre hakikatte ölmektir bu. Burada vurgulanmak istenen de fiziki bir ölüm değildir. Hüdâ’nın evi mahiyetinde olan bir kalpte bulunması gereken yegâne şey mutlak güzelliğe duyulan aşk ve Ona sonsuz güven olmalıdır.

    Ölmeden önce ölmek kalbi mutlak güzellik sahibinden başka her şeyden temizlemekle mümkün olur. Bu hususu Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hazretleri’nin “Dil beyt-i Hüdâ’dır anı pâk eyle sivâdan” sözleri tam anlamıyla bir sufi bakış açısıyla veciz bir şekilde anlatmaktadır. Onun muhabbetinden başka şeylere gönül bağlayarak kalbi ölü olanların da bu dünyada yeniden dirilmeleri mümkündür. Bu da ancak yolun büyüklerinin yönlendirmesi ve onlara teslim olmakla olur. Onların mutlak güzellik sahibi olana aşk ve bağlılıklarının bir yansıması olan sözlerini dinlemek ve tatbik etmek ölmüş bir gönlü yeniden hayata kavuşturabilir. Dervişlik yolu gönlü/kalbi diri tutma yolu olduğu gibi bu yolda kemal derecesine erenler de ölmüş kalbi diriltmeye yaratıcının yardımıyla muktedirdir. Âşık Emrah’ın da dediği gibi onların sözü “iksir-i âzam”dır ve bir bakışla toprağı kimya edebilirler. Dervişlik meşrebini yol olarak seçen ve bu yolda ilerleyen kişilerin hem hâllerini, hem de konumlarını ifade eden şiirin devamında Âşık Emrah: “Bakma hakâretle dervişânlara/ Köhne abâ giymiş ârifânlara/ Vâris-i Enbiyâ denmiş onlara/ Mürde gönülleri ihyâ ederler” diyerek ölmüş bir gönlün nasıl diriltilebileceğine de dikkat çekmektedir. Ölmüş bir gönül mutlak güzellik sahibi olanla kalbî irtibatını koparan kimseyi ifade eder.

    Her insanın bizzat tadıcısı olduğu ölüm ise bedenin ölümünü ifade eder. Aslında bu tür ölümün sonucunda da kişi yaratıcının katına çıkacaktır. Ancak onunla kalabilmek doğrudan hayatın sadece bir evresi olan dünyada geçirilen kesitte ekilen tohum ve onun gelişip büyümesine gösterilen özenle ilgidir. Bu konuda yeterli hassasiyeti gösteren kişi mutlak güzellik sahibiyle burada olduğu gibi orada da birlikte olabilmenin mutluluğunu yaşayacaktır. İşte böylesi bir ölüm ölümden ziyade hayatın en güzelini yaşamak demek olduğundan Yûnus Emre (k.s.) “Yûnus öldü deyû bühtân ettiler/ Ölen hayvân imiş âşıklar ölmez” demiştir.

    Gönüllerini ve ruhlarını sürekli diri tutmayı başaranlar hayatın dünyada geçirilen kesimini mutlak güzelliğin sahibi ve kalplerin yegâne sevgilisi olan yaratıcıya karşı bir aşkla bağlı olarak geçirirler. Bu bağlılıklarının bir tezahürü olarak Onun yapıp ettiklerini, azametini ve takdir ettiklerini tefekkürün yanı sıra çoğu kere kendi deruni dünyalarında Onu anmakla meşgul olurlar. Onu unutmak gerçek anlamda ölmek demek olduğundan vakitlerini Onu anmakla geçirirler, yani Onu zikrederler. Zikir aslında aşkın dışa yansımasından başka bir şey değildir. Bu nedenle zikir yapılan yere “aşk meydanı” veya “meydan-ı şerif” denilir. Bunun bir başka ifadesi de aynı düşünce etrafında, yani mutlak güzelliğe sahip olanın aşkı etrafında toplanmış ve sadece Onu istemek suretiyle mürit olan kişilerin toplandığı yer anlamında “tevhithâne”dir.

    Müslümanlar için yaratıcının ismini anarak bu dünyadan gideceğimiz diğer dünyaya doğuş esnasında O’nun adını anarak göç etmek her zaman kıymeti büyük bir hâl olarak değerlendirilmiştir. Dervişler için de bu böyledir. Sufiler bir ömür boyu “Lâ ilâhe illâllâh” derler ve bunu diğer âleme geçişte bir defa söyleyerek göçmekle de taçlandırmak isterler. Böyle bir göç sevgilinin adını anarak Ona dönüşü ifade eder. Eğer bu göç topluca icra edilen bir zikir meclisinde yani tevhithânede zikir esnasında gerçekleşirse yapılan zikrin akışı değişir.

    Nitekim 1885 yılı Ramazan-ı Şerif’inde Üsküdar Sandıkçı Rifâî Dergâhı’nda İsm-i Celâl (Allah (c.c.)) zikri yapılırken o esnada ney üflemekte olan Neyzen Sâlim Bey irtihal etmiştir. Bu hadise başta kendisi de bir neyzen olan Halil Can tarafından Musiki Mecmuası’nda,1Halil Can, “Dinî Türk Musikisi Antolojisi, içinde Mûsikî Mecmuası 217 (1966). Yılmaz Öztuna’nın Türk Musikisi Ansiklopedisi’nde22 Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1990. anlatılmaktadır. Böylesi durumlarda ve tekkelerde bir derviş ya da şeyh efendi Âlem-i Cemâl’e göç edecek yani irtihal edecek olursa ne yapılacağına dair detaylı bilgiler Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun Eski Sosyal Hayatımızda Tasavvuf ve Tarikat Kültürü isimli eserinde yer almaktadır.3Cemalettin Server Revnakoğlu, Eski Sosyal Hayatımızda Tasavvuf ve Tarikat Kültürü, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 2003. Nitekim Sandıkçı Dergâhı’nda Sâlim Efendi’nin irtihali üzerine zikri idare etmekte olan şeyh efendi de “illâllâh” diyerek İsm-i Celâl zikrini durdurmuş ve sonsuz hayat sahibi ve mutlak olarak hayatın yegâne sahibi olan yaratıcının bir başka güzel ismi olan “Hay” ismiyle zikre devam etmiştir. Görüleceği üzere sufinin dünyasında böylesi bir durum soğukkanlılıkla karşılanacak bir durumdur. Geride kalanların ise yapacakları şey sonsuz güzellik sahibi ve gönüllerin gerçek sevgilisinin adını anmaya devam etmektir. Yukarıda şiirinin bir kısmını vermiş olduğumuz Yahya Kemal Beyatlı, yine aynı şiirin içerisinde “şükranla vedâ ettiğimiz câm-ı fenaya /Son pendimiz ahlâfa devam olsun erenler” diyerek hem dünya hayatının geçiciliğine hem de haleflerin yolun devamını sağlamak için gayret etmelerine vurgu yapmıştır. Nitekim anlatmış olduğumuz hadisede de görüldüğü üzere zikir meclisi seyri her ne kadar değişmiş olsa da devam eder ve olması gerektiği şekilde tamamlanır.

    Bu bir tarikat mensubunun dünya üzerinde geçireceği son gecedir ve aslında göç kabre konulmak değil ruhun geldiği yere dönüşüdür. İslam’da kendisi mükerrem, yani saygın olarak yaratılan insanın ruhu kendisinden ayrılan bedenine dahi saygı gösterilir. Bu saygı sevgiliye göç eden ihvanın, kardeşleri üzerindeki son hakkıdır. Tarikat usulünde özellikle şeyh efendilerin zikir esnasında göçmüş olsun ya da olmasın son gecelerini dergâhın tevhithânesinde veya eğer tekkenin türbesi var ise yol büyüklerinin yanında geçirmesi âdettendir. Tabii ki gasil işlemleri tamamlandıktan sonra şeyh efendinin tabutu tevhithâneye getirilir ve o gece orada bırakılıp, son gecesini hayatı boyunca zikrederek geçirdiği meydân-ı şerifte geçirmesi sağlanır. Böylece son gecesini de gönlünü verdiği sevgilinin anıldığı yerde geçiren şeyh efendi buradan alınarak namazının kılınacağı yere götürülür.

    Namaz sonrasında şeyh efendilerin kabre götürülüşleri de törensel birtakım özellikler taşır. Öncelikle tabutun üzerine yerleştirilen şeyh efendinin tâc-ı şerifi onun tarikattaki konumunu ve hangi yola mensup olduğunu göstermektedir. Cenazenin ön kısmına zakirler sıralanır ve en önde de şeyh efendiler bulunur. Gidiş merasiminde bu hiyerarşik yapıya azami derecede hassasiyet gösterilir. Tarikatlara mensup kimselerin gidiş merasimleri bir vakarla ve düzen içerisinde gerçekleştirilir. Merasime iştirak eden kimseler neyi neden yaptıklarının bilinci içerisinde hareket ederler. Gidilen yer Hak huzurudur ve o huzura bir vakarla gidilir. Hiç kimse tekbir getirmez veya farklı bir şey söyleyerek merasime iştirak edenleri aynı şeyi tekrar etmeye davet etmez, edemez. Böylece herkes yerini aldıktan sonra merasimi idare eden şeyh efendinin müsaadesiyle bir zakir bu tür merasimlerde okunan ve özel besteli bazı kasideler okur. Bu esnada merasime iştirak eden herkes yine hususi bir besteyle kelime-i tevhidi okurlar. Cenaze merasimlerinde okunan birbirine çok yakın iki besteli kelime-i tevhid formu vardır. Bu bestelerden birini Yavuz Selim Camii Şerifi imam hatibi ve büyük bestekâr Sadettin Kaynak notaya almıştır. Bu yazı içerisinde sizlere sunulan bu beste üzerine kelime-i tevhid okunarak nihayet kabir başına kadar varılır ve merasimi idare eden şeyh efendinin “illâllâh” sadasıyla merasimin bu kısmı sona erer.

    Defin büyük bir sükûnet içerisinde gerçekleştirilir. Kur’ân-ı Kerîm’den okunması âdet olan sureler okunur ve dua edilerek bu kısım tamamlanır. Bundan sonra son bir ritüel kalmıştır ki, o da kabir tevhididir. Cemal âlemine göç eden sufi orada bulunanların da bildikleri üzere o güne kadar ömrünü zikir halkalarında, aşk meydanlarında ve mutlak sevgilinin adının anıldığı yerlerde o halkaların bir parçası olarak geçirmiştir. O gün onu yolcu etmek üzere toplanan ve aynı güzelliğin âşıkları olan bu topluluk bu kere göç eden âşığı halkanın arasına değil de tam ortasına alırlar ve kabri çevresinde bir daire oluştururlar. Dairesellik dönüşün geliş noktasına olduğunu sembolize ettiği gibi İslam’dan ortaya çıkan kültürlerin birçok yerinde yansımasına şahit oluruz. Merasimi idare eden şeyh efendinin davetiyle orada bulunanlar merkezinde kabrin bulunduğu halka içerisinde ve topluca kelime-i tevhidi zikretmeye başlarlar. Devamında İsm-i Celâl ve İsm-i Hû okunarak ki bunların tamamı aslında kelime-i tevhidin kısımlarından ibarettir, kabir tevhidini tamamlarlar. Kabir bir sonsuz dinlenme yeri “ebedî istirahatgâh” değildir. Başından beri anlatmaya çalıştığımız şekilde sürekliliği olan hayat yolculuğunun bir istasyonundan başka bir istasyonuna geçiş kapısı veya yolculuğu sırasında dünyada mola vermiş bir kişinin molanın sona ermesiyle birlikte yolculuğuna devam sürecinin başlangıç noktasıdır. Bunun içindir ki onu mutlak güzelliğin adını anarak yolcu eden kardeşleri bundan sonra da onunla olan münasebetlerini devam ettirirler.

    Hayatın sürekliliği inancı İslam kültüründe gerek peygamberî geleneğin devamı olarak gerekse inancın davranışa yansıması olarak kabir ziyareti ve bir kabristan geleneği oluşturmuşlardır. Özellikle sufiler kabirlerin düzenlenmesine ve dizaynına özen göstermişler, yol büyüklerinin kabirlerini koruma altına alarak özel bir mimari türün oluşmasını sağlamışlardır. Her ne kadar devlet büyükleri ve sufi geleneğin dışında kalan ilim insanları için de türbe yapılmış olsa da gelenekte sufi ileri gelenlerinin konumu diğerlerinden çok daha farklıdır. Sadece yol büyüklerinin kabirlerine türbe yapmakla kalmayan gelenek gereği, tarikat mensuplarının kabirlerine de orada bulunan kişinin mensup olduğu yola dair en azından bir işaret koymuşlardır. Zaman zaman bu türbeleri ziyaret eden derviş toplulukları ziyaretlerinde en azından kabir ziyaretinde okunması tavsiye edilen sure ve duaları okumuşlar, toplu ziyaretlerinde bunun da ötesine geçerek manevi (ruhi) hayatı devam eden yol büyüklerinin türbelerinde de ziyaretle ilgili bir ritüel oluşturmuşlardır. Bu ziyaretlerde kabir tevhidinin bir benzeri icra edilmekle birlikte, zikir esnasında kabri ziyaret edilen yol büyüğünün kendisi tarafından yazılmış bir nutk-ı şerif (ilahi) varsa onu/onları eğer yoksa o yolun müntesipleri tarafından yazılmış olan nutk-ı şerifleri okumayı âdet edinmişlerdir. Kısacası meydân-ı şerif veya tevhithâne denilen yer her ne kadar tekkelerde bulunan ve duvarlarla sınırlandırılan mimari bir unsur olarak var olsa da aslında aşkın meydanı, sevgilinin adının anıldığı her yerdir. Bu ister tekkede olsun, ister irtihal günü göçen canın kabrinin çevresinde olsun veya yol büyüklerine ait bir türbenin içinde olsun herhangi bir fark görünmez. Çünkü bu dünya yaratıcının kulları için tahsis ettiği bir imtihan yeridir ve Onun güzellikleri ve hasretiyle doludur. Hâliyle mutlak güzellik sahibi olan yaratıcının anıldığı her yer aşkın meydanıdır.

    *Araştırmacı yazar.



    1 Halil Can, “Dinî Türk Musikisi Antolojisi, içinde Mûsikî Mecmuası 217 (1966).
    2 2 Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1990.
    3 Cemalettin Server Revnakoğlu, Eski Sosyal Hayatımızda Tasavvuf ve Tarikat Kültürü, Kırkambar Yayınları, İstanbul, 2003.