YUNUS’A KİM “BİZİM YUNUS” DİYEBİLİR: ZAMAN VE MEKÂNI AŞAN DÜŞÜNCENİN İMKÂNI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Ekrem Demirli

    Bir menkıbede anlatıldığına göre, Yunus Emre seyrüsülûkunun gidişatından memnun kalmayarak tekkeden ve şeyhinden ayrılmayı kafasına koyar. Böyle bir karara niçin vardığını menkıbe bize söylemiyor, lakin işin gerçeğini kestirmek hiç de güç değil. İlk örneğini Yunus Peygamber’de gördüğümüz üzere, bazen mürit anlaşılmadık şekilde tereddütler veya gelgitler yaşayarak yola dair endişelere kapılır, bıkkınlık ve umutsuzluk girdabına maruz kalır. Tasavvuf edebiyatında fetret yani kesinti ve ara verme diye kavramlaştırılan bu hâlde mürit bazen kendinden bazen şeyhinden veya yoldan umudunu keserek kararsızlığa düşer: Gitse mi iyidir yoksa kalsa mı derdiyle mustariptir. Sufilerin sözlerine bakılırsa bir mürit için en tehlikeli hâllerden birisi sayılan fetrette müridin görevi yola tekrar dönebilmek için sabır, özellikle onun yoldan cayan tereddütlü tarafını güçlendirebilecek olan nadan ve münkirin –yolu inkâr edenler– ile sohbete bulaşmamaktır. Yunus tekkeden ayrıldıktan sonra bir cemaatin onun adıyla “tevessül” ettiklerini ve duanın makbul olduğunu görünce, ilahi ikazı sezmiş, tekkeye dönmüştür. Tapduk Emre tekkenin eşiğindeki karartıya “Kim o?” diye sorduğunda Yunus “Yunus” der. Bunun üzerine şeyh efendi daha sonra Yunus için bilinen en hoş lakaplardan birine sebep olan meşhur sözü söyler: “Bizim Yunus mu?” Bu sözle Yunus tekkeden ayrılmamış, daha önemlisi kaydının şeyhin defterinden düşülmemiş olduğunu fark ederek tekkeye döner. Zamanla “bizim Yunus” tabirindeki “biz” ifadesinin kapsamı sürekli genişleyerek gün be gün artmaya da devam edegelmiştir.

    Yunus’a niçin “bizim” dedik? Daha önemlisi böyle bir niteleme niçin en çok Yunus’a denk düşmüştür? Galiba burada belirleyici olan husus Yunus’un yaşadıkları ile aramızda kurulan ilişkinin sahiciliğidir. Yunus bizimdir: O bizim için konuşur, bizi anlatır ve bize konuşur. Yunus din bilimlerinin çetrefilli ve genellikle tasannuya sapan kurmaca hakikat anlatısını bir yana bırakarak Allah-insan ilişkisini en kestirme yoldan ifade edebildiği için “bizim” idi. Nesîmî’nin Arabi-Farisi bilmem, dile minnet eylemem dediği minnetsizliği ve dile başkaldırmayı biz önce Yunus’ta görmüştük. Biz de Yunus gibi din bilimleri ile yüksek sanatın aracı hâline gelen dillere gerek duymadan gönlümüzden Tanrı ile konuşmak, O’na dair duygu ve düşüncelerimizi başkasının yardımı olmadan ifade edebilmek istiyoruz. Bu nedenle “bizim Yunus” tabiri kendi imkânlarımızla ulaşabileceğimiz bir dindarlığın ve ahlakın kapısında durmayı anlatır.

    Zaman ve Mekânı Aşmak: Yunus ile Aramızdaki Perdeler
    14. asırda Anadolu’nun ortasında yaşamış birisini modern çağda yaşayan bir insan gerçekten anlayabilir mi? Günümüzde kadim dünyayı homojen görme eğilimi çok baskındır: Sanki bütün dünya yekpare bir bütün, herkesin dünya telakkisi aynıymış gibi gelir bize. Böyle düşünmemizin nedeni ise düşünceyi oluşturan koşullarda zaman ve mekân şartlarına büyük bir ehemmiyet vermemizdir. Öyle ki anlama sorunu üzerindeki en büyük engelin zaman ve mekân şartları olduğunu düşünürüz. Bu nedenle sık sık “Farklı bir asırda yaşamış biri ile aramızda nasıl bir zihinsel ilişki kurulabilir?” şeklindeki itirazlar dile getirilir. Hiç kuşkusuz bu minvaldeki sorular her zaman dikkate alınmak zorundadır, kimse zaman ve mekân farklılığı sorununa bigâne kalarak geçmiş ile günün ilişkisini kurmaya kalkışamaz. Binaenaleyh bir düşüncenin içinde oluştuğu zaman ve mekân şartlarını dikkate almadan düşünürü ve onun anlattıklarını anlamak mümkün olmadığı gibi değişen zaman ve mekân şartlarıyla düşüncenin ciddi ölçüde değişebileceğini de göz ardı edemeyiz. Bu durumda düşüncenin başka bir zamana veya mekâna aktarılması ya tamamen imkânsızdır veya tahrif ederek genellikle de hâkim çağdaki düşüncelere malzeme hâline getirerek bağlamından kopuk şekilde nispi aktarım söz konusu olabilir. Öyleyse zaman ve mekân farklılığı sorunu bir düşüncenin öteki zamanlara aktarılmasında ve o zamanlarda anlaşılmasında ciddi bir mesele olarak ortada kalacaktır. Fakat burada meselenin sadece zaman ve mekânla ilgili olduğunu düşünmek de bizi yanıltacaktır.

    Her büyük düşünce bulunduğu zaman ve mekân şartlarının ötesine geçmeye teşebbüs eder. Bu itibarla düşüncenin amaçlarından birisi “evrenselleşmek”, yani zaman ve mekân şartlarının ötesine geçerek imkân ölçüsünce nesnel gerçekliğe ulaşmaktır. Bu durumda düşünür, önce muasırlarına yabancılaşır, kendileriyle aynı dili konuştuğu insanlar ile arasında aşılmaz perdeler ve duvarlar oluşur. Konuşulan kelimeler aynı iken kelimelerden anlaşılan anlamlar tamamen ayrıdır. Bunu düşünürün kendi diline ve bağlamına yabancılaşması olarak görebiliriz. Sufilerin sözlerinde “garip” veya gurbet denilen durumun anlamlarından birisi de budur: Düşünür veya sufi yaşadığı topluma, dil ve cemiyete yabancılaşarak halk içinde bir yabancı olarak yaşamaya başlar. Mevlânâ’nın “Ney”in şikâyetleri üzerinden “Kimse benim hâlime muttali olmadı.” derken kastettiği budur. Görünüşte muasır olan insanların ayrı zamanları ve ayrı gerçeklikleri yaşıyor olması düşüncenin ifadesindeki en önemli sorundur. Sufiler bunu “kelime bir iken anlam farklı” diye anlatır. O zaman günümüzde sorduğumuz soruyu yeniden kurgulayarak muasırların birbirini anlamasının gerekçelerini düşünmemiz gerekir: Gerçek bir düşüncenin ilk yabancılaştığı kimseler, kendi muasırlarıdır. Yunus gerçek bir düşüncenin peşinde idi; hayatının her aşaması bu büyük aramanın delillerini sunar bize. O zaman şöyle demek gerekir: Yunus önce kendisine “bizim” diyen insanlara yabancılaşmış, onların arasında bir garip olarak yaşamıştı.

    Yunus’u kim Anlayabilir?
    Yunus herhangi bir çağa ne kadar yakın ise ötekine o kadar yakındır; bunun tersini de söyleyebiliriz. Yunus modern bir insana ne kadar uzaksa muasırlarına da o kadar uzaktır: Ne bir fazla bir eksik.

    Yunus’u anlamada bizimle onun arasındaki en büyük perde “gerçeklik” ve hakikati telakkide ortaya çıkar. Yunus’un sözünü ettiği düşünceler abartı mıdır, yoksa herhangi bir şekilde yaşanmış ve tecrübe edilmiş gerçekler midir? Meseleye samimi yaklaşırsak, böyle düşüncelere inanmada her zaman güçlük çekeceğiz. Büyük metafizikçi Konevî “İlkeler hüsnüzan ile kabul edilerek yola başlanır.” der. Yunus aşktan söz ederken “Canlar canını buldum bu canım yağma olsun.” derken “hüsnüzan” ile hareket ederek onun sözlerine inanacağız. Buğday ve himmet menkıbesinde zaruri ihtiyaçları başka bir amaçla terk ettiğini bize söylemişti. Bunun ardından da canı ve bütün varlığı terkten söz ederek sürekli bir geçmekten ve bırakmaktan söz eder. Neredeyse bütün tasavvuf edebiyatı zaruri ihtiyaçları bırakarak hakikatin başka bir yerde olduğunu bize söyledi.

    Yunus’un düşüncesinin kurucu unsuru kadir-i mutlak Tanrı telakkisidir, bunda kuşku yok. Uğruna canımızı verebileceğimiz yegâne hakikat Allah’tır. Tasavvuf edebiyatında zikredilen Hızır’ın aradığı “abıhayat” O’na iman demek iken yetmiş iki milleti sevebilecek bir ahlak ise O’nu sevmenin bir yansımasıdır. Yunus “Elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü, yaratılanı sevdik yaratandan ötürü.” derken bu durumu anlatır. Yunus savaşlarla ve kavgalarla ömürleri geçmiş insanlara yeni bir insan anlayışını tasvir ederken “Dövene elsiz gerek sövene dilsiz gerek.” demişti. İnsanın içindeki öfkeyi, intikam hislerini yer ile yeksan eden böyle bir düşünce hangi asra “garip” gelmez ki?

    Yunus’un çağında yaşadığı yabancılığı Molla Kasım nitelemesinde anlamını bulan dindarlık telakkisi ile arasındaki çelişkide bulabiliriz. Yunus bir sözünde “Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.” diyerek kendine “eğri” söz söylememeyi salık verir. Molla Kasım zaman içinde hakikati arayanların mukabilinde münkir ve “nadan” tipinin örneği hâline gelerek katı ve kuralcı dindarlığın temsilcisi sayılmıştır. Hallâc-ı Mansûr’un idamının itibaren sufiler her zaman Molla Kasım gibi kimselerden söz etmişlerdir. Günümüzde de tasavvuf ile Molla Kasım’da temessül eden din anlayışı arasındaki karşıtlık hoşgörülü dindarlık ile katı dindarlık arasındaki karşıtlık olarak görülür. Sufiler merhamet, doğruluk, insan sevgisi ve fedakârlık gibi ahlakın temel erdemleriyle donanmış bir hayat yaşarken onlara karşı çıkanlar katı, kaba ve şiddete eğilimli insanlar olarak anlatılır. Birçok insan için tasavvuf dinin bu katı ve kuralcı tarafına karşı bir başkaldırı, “mollalıkta” tebarüz eden dinî yaklaşıma karşı aşk ve hoşgörü merkezli bir karşı duruştur. Yunus Molla Kasım’dan söz etmeye başladığında bütün bu gerilim dâhilinde tasavvuf ve dinin fıkhi yorumuyla ilgili birçok düşünce zihnimizde tebellür eder. Ancak burada tashih edilmesi gereken yönler vardır ve bu tashih olmazsa Yunus’un devrine yabancılığı meselesini anlamayız:

    Her şeyden önce tasavvuf ile onun karşısında yer aldığını düşünebileceğimiz katı-kuralcı dindarlığın genel tavırlarını hatırlamak gerekir. Tasavvuf neyi savunuyordu, kuralcı gelenek –buna normatif gelenek diye atıf yapıyoruz– neyi savunuyordu? Kuralcı gelenek, hakikati herkes için geçerli ve yapılabilir-elde edilebilir “kurallar” dâhilinde kabul ediyordu. Bu yönüyle insanlar arasındaki kabiliyet farkları başta olmak üzere her türlü ayrımcılığı reddederek mutlak eşitlikten yana idi. Bu nedenle kuralcı gelenek herkesin bilebileceği ve ulaşabileceğinin dışında bir hakikati “zait”, bazen de kurallara aykırı buluyor, buna tepki gösteriyordu. Bu nedenle bu geleneğin tavrı fetva yani standart ve genel kurallar manzumesi olmakla sınırlı görülmüştür. Fetva en kolay dindarlık yolu demektir; mazereti olanlar zaten mazurdur, yapabilenler de imkân ölçüsünde en basit olanı yaparlar. Buna mukabil tasavvuf insanın içindeki büyük kabiliyete dikkatlerimizi çekerek kuralların ötesindeki hakikate taşımak istiyordu. Bu yol hiç kuşkusuz meşakkatli ve çetin bir yoldur; ona ancak büyük fedakârlıklar, insanın başta alışkanlıkları ve âdetleri olmak üzere hemen her şeyi ters yüz ederek ulaşması mümkündür. Bu yol vadiler, dağlar, engebelerle dolu bir yoldur. İnsana önce bütün cemiyet ile ters düşmeye göğüs gerebilecek cesaret (ar ve haya şişesini taşa çalmak), âdet ve alışkanlıkları aşabilecek irade, her şeyden geçebilecek şekilde maksada yönelmesini sağlayacak talep ve aşk gerekir.

    Bütün bunlar ise Allah’a imanın neticeleri olmalıdır. Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ında gördüğümüz üzere kuşların böyle bir çağrıya karşı ilk tepkileri onu imkânsız görerek bulundukları yeri sahiplenmeleri idi. Çünkü davet edildikleri yol –sonuçlarını bir yana bırakırsak- çetin ve meşakkatli bir yol olduğu gibi bütün bir yaşama ve zihin konforunu reddetmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle sufilerin yolu “takva” ve azimet, yani çetin mücadele ile varılabilecek yol olarak nitelendirilmişti. Molla Kasım ile Yunus arasındaki temel ayrım burada tebarüz eder: Fetva ile yani herkesin yapabileceği standart kurallar ile yaşayarak hakikati onun sınırlarında bulmak ile takva, yani bütün gücümüzü tüketerek sürekli bir tefekkür, endişe ve derin umutla bir yolcu anlayışı bu iki tarzı özetler.

    Yunus sadece hayatı ikinci tarzda yaşama cesareti gösterenlere kendini açabilir, onun dili sadece her şeyden geçebilenlere anlaşılır gelir, belki sadece onlar Yunus’a hakkıyla “bizim” diyebilir.