SAZ VE SÖZ ARASINDA ALEVÎ VE BEKTÂŞÎ NEFESLERİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: M. Hakan Alvan

    Ehl-i beyt’i, On İki İmam’ı, On Dört Masum’u, On Yedi Kemerbest’i ve onların yolundan gidenlere sevgi ve sadakat ve Yezîd-meşrep zalimleri sevmeme (tevellâ ve teberrâ); Kerbelâ matemi Alevî ve Bektâşî nefeslerinin en önemli özelliğidir. Şükrü Elçin’e göre “Bu fikir halitasını terennüm eden şairler aşk ve muhabbete, Allah-Muhammed-Ali üçlüsüne, Âl-i Abâ’ya fazlın uluhiyetine harflerin sırlarına, Hacı Bektâş Velî’nin Muhammed ve Ali’den ayrı olmadığına, tarikatın müşkillerine, ayin ve usullerine, Seyyid Gazi, Kızıl Deli Sultan, Balım Sultan gibi Bektâşî büyüklerinin menkıbelerine ve Yezîd’in melunluğuna dair duygu ve düşünceleri sade, halkın anlayabileceği bir dille ve umumiyetle hece vezni ile terennüm ettiler.”1

    Rindâne ve kalenderâne neşeyle yazılan ve bestelenmek üzere üretilen Alevî-Bektâşî nefeslerinin ezgileri oldukça hareketli ve neşelidir. Alevî-Bektâşî nefeslerinin bestekârları edebe riayet ettikleri için nefeslerin çoğunun bestekârı belli değildir. Nefeste bilinen büyük Alevî veya Bektâşî ozanlarından biri değil de kendi adı varsa o nefesin güftekârı da bestekârı da çoğu zaman kendisidir. Alevîler de Bektâşîler de kendi dergâhlarında birbirinin nefeslerini okumakta sakınca görmezler. Hatta cem evlerinde okunan nefeslerin çoğu Bektâşî nefesleridir.

    İstanbul’daki Bektâşî ayinlerinde ney, tanbur, kudüm, ut, kanun kullanılırken köylerdeki ayinlerde çöğür, saz, cura, bağlama kullanılır. Mesela Mefhârî, Konyalı Rıza (v.1898), Perîşân Baba saz çalmadaki hüneriyle bilinirken Erzurumlu Ceyhûnî (v.1888) ile Sultan IV. Mehmed şairlerinden Geda Muslî çöğür eşliğinde nefes söyleyen şairlerdi.2 Karagöz oyunu için perde gazelleri de yazan ve Mızıka-yı Hümâyûn’dan emekli Üsküdarlı Râşid Ali Kemterî (v.1896) İstanbul usulü nefes söyleyen Bektâşîlerdendi. Sütlüce Bektâşî Tekkesi dervişlerinden Matlûbî’nin (XIX.yy.) de nefeslerine gayet iyi çaldığı kemanı eşlik edermiş.
    On İki İmam’ın3 methinden veya mersiyesinden bahseden nefeslere düvâzdeh-nâme ya da kısaca düvâz denir. Nefesler Hz. Ali’ye methiye türünde yazılmışsa na’t-ı Ali denir. Hz. Hasaneyn’in şehadetine yazılan mersiyeler, miraclama (mirâciye) ve nevrûziyye de nefeslerin türleri arasındadır.

    Biz Muhammed Ali diyenlerdeniz
    Dergâha doğru gider yollarımız
    Şol güzel Ali’yi sevenlerdeniz
    Düvazde İmâm okur dillerimiz
    (Kul Himmet)

    Bazı nefesler devriyye nazım türünde yazılmıştır. İlahi nurun topraktan madene, ondan bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan mahlûkatın özü ve en şereflisi olarak yaratılan insana intikaline ve insanın da insân-ı kâmil mertebesine yükselip Rabb’ine dönmesine Kaygusuz Abdal’ın mensur yazılmış bir devriyyesi vardır. Diğer devriyelerden farklı olarak Alevî ve Bektâşîlerin devriyyelerinde şair Hz. Ali, Ehl-i Beyt, On İki İmam ve Pîr Hacı Bektâş’ı kendi varlığıyla özdeşleştirir, kendi benliği bu ulu erenlerde yok olurken (fenâ); aslında var olur (bekâ). Âşık Mahsunî Şerif’in seslendirdiği şu devriyye günümüzde de meşhurdur:

    Cihân var olmadan ketm-i ademde
    Hakk ile birlikte yekdâş idim ben
    Yaratdı bu mülkü çünkü o demde
    Yapdım tasvîrini nakkâş idim ben

    Şu fenâ mülküne çok gelip gitdim
    Yağmur olup yağdım ot olup bitdim
    Urum diyârını ben irşâd etdim
    Horasan’dan gelen Bektâş idim ben
    (Şîrî)

    Celvetî ve Bektâşî şeyhi Hâşim Baba’nın Devriyye-i Ferşiyye’si en başarılı devriyyelerden kabul edilir. Edib Harâbî’nin 28 bendli Vahdetnâme’si de devriyye örneklerindendir. Hatayî, Pir Sultan Abdal, Kul Nesîmî, Alioğlu, Yeksânî , Necmî de devriyye söyleyen Alevî veya Bektâşî şairlerdendir. Yine Âhû Dede’nin 18 bendli devriyyesinde Elest Bezmi, insanın anne karnında oluşumu, Hz. Hüseyin’in şehadeti, Hz. Mûsâ, Hallâc-ı Mansûr ve Hz. Peygamber’in Mirâc’ı yer alırken yer yer münacat ve öğüt veren söyleyişlere rastlanır. Bu devriyyede Bektâşî Âhû Dede’nin Mirâc’da müminlere namazın farz kılınması olayını sahiplenmesi dikkat çekicidir. Eser günümüzde Âşık Mahzunî Şerif tarafından seslendirilmiştir:

    İkrâr verdim dönmem Bezm-i Elest’den
    Verdiğim ikrârı imândan aldım
    Başka seyrân gördüm çeşmim neminde
    Mahabbeti ben ol seyrândan aldım

    Müminlerin elde olur beratı
    Mümin olan anda bulur necâtı
    Mirâc’dan indirdi savm u salâtı
    Hakk budur Hazret-i Sultândan aldım
    (Âhû Dede)

    Son dönem Bektâşî şeyhlerinden Mehmed Hilmi Dedebaba’nın (v.1907) sabâ makamında bestelenen şu nefes’i ise insân-ı kâmil nazariyesinin merkezine Hz. Ali’yi koymuştur. 7 bendli bu nefese göre devir prensibi anlatılmış, ama bütün peygamberlerin kudreti Hz. Ali de cem edilmiştir. Eserin bestesi son derece hareketli olduğu için günümüzde farklı meclislerde hâlâ okunmaktadır:

    Aynayı tuttum yüzüme
    Ali göründü gözüme
    Nazar kıldım ben özüme
    Ali göründü gözüme

    İsa-yı Rûhullah odur
    İki âlemde şâh odur
    Cümlemize penâh odur
    Ali göründü gözüme
    (Hilmi Dedebaba)
    Bektâşî şairleri toplumsal olayları nükteli bir şekilde dile getirmişlerdir. Bu nefeslerin mizah değeri çok yüksektir. Kaygusuz Abdal’ın -eğer şathiyye değilse- karısıyla alakalı hiciv olarak söylediği nefesleri vardır:

    Hey erenler hey gaziler
    Avrat bizi döğeyazdı
    Çekti sakalım kopardı
    Bıyığımı yolayazdı

    Aldık avratın hasını
    Çekdik değneğin yasını
    Başımda kırdı su tasını
    Kafacağızım yarayazdı
    (Kaygusuz Abdal)

    Kazak Abdal’ın bu türde yazdığı “Eşeği saldım çayıra” nefes’i türkü formunda dilden dile dolaşmaktadır. Hatta bu eseri günümüzde Anadolu-rock tarzında Bektâşî hayranı Cem Karaca (v.2004), sonra Kıraç seslendirmiştir. Kazak Abdal’a ait 5 bendli şu nefes de günümüzde bestesiyle bilinmektedir:

    Ormanda büyüyen adam azgını
    Çarşıda pazarda adam beğenmez
    Medrese kaçkını softa bozgunu
    Selam vermeye dervîşân beğenmez
    (Kazak Abdal)

    Alevî ve Bektâşîler bütün mutasavvıf şairler gibi molla, zahit tiplerini eleştiren taşlama konulu nefesler de söylemişlerdir. Mehmed Hilmî Dedebaba’nın halifesi Balpınar Bektâşî Tekkesi şeyhi yani Ali Ulvî Baba (v.1919) da böyle mizahi bir dille zahit tipini eleştiren güzel bir nefes yazmıştır. Günümüzde rast makamında Hayatî Günyeli ve hüseynî makamında Cüneyt Kosal tarafından bestelenen bu nefes sevilerek okunmaktadır:

    Bak vech-i yâre yâ Hayy gelmiş kemâle yâ Hayy
    Bâkî vü Lâ-yezel’dir ermez zevâle yâ Hayy

    Kim secde eylemezse böyle cemâle yâ Hayy
    Dünyâda âhiretde ermez visâle yâ Hayy

    Allah kabul eder mi riyâ ile namâzı
    Bî-hûdedir kapılma böyle hayâle yâ Hayy

    Medh eylemişken Allah Kur’an’da bu şarâbı
    Niçin haram diyorsun böyle helâle yâ Hayy

    Ulvî Baba bu nutku Hakk’ın diliyle söyler
    Sâkî inâyet eyle doldur piyâle yâ Hayy
    (Ali Ulvî Baba)

    Şathiyye türünde yazılmış nefesler de vardır. Bilindiği gibi şathiye iki tiptir: İlki, ilahi aşkın sarhoşluğu içinde (esrük), aklı başında insanın söyleyemeyeceği laubalilikte Allah ile sohbet şiirleridir. Tasavvuf erbabı, şathiyeleri naz makamında kişilerin söylediğini bildiğinden bu tür şiirlerde şirk unsuru aramaz, hoş görürler. Kul Nesîmî’nin bazı şathiyyeleri ile Behlül’ün “sana ne” redifli nefes’i, Edib Harâbî’nin (v.1917) 7 bendli “Ya Rabb senin mekânın yok” şathiyyesi bu türdedir. Yine Edib Harâbî’nin evic-hûzî makamında bestelenen meşhur “Kâf u nûn hitâbı izhâr olmadan/Biz bu kâinâtın ibtilâsıyız” şathiyyesi günümüzde hâlâ sevilerek dinlenmektedir. Azmî Baba’nın 15 bendli şu nefes’inde ise şair önce naz makamında sanki müşteki görünürken en sonunda “söyleyene değil söyletene bak” diyerek vahdet şuuruna işaret eder:


    Sekiz cennet yapdın sen Âdem içün
    Adın büyük bağışla O’nun suçun
    Âdem’i cennet’den çıkardın niçün
    Buğday ne’ne lâzım harmâncı mısın

    Yüzbin cehennem olsa korkmam birinden
    Rahman ismi nâzil değil mi senden
    Gaffârüz-zünûbum demedin mi sen
    Affet günâhımı yalancı mısın

    Beni delîl eyler kendin söylersin
    İçerden Azmî’yi pazâr eylersin
    Yücelerden yüce seyrân eylersin
    İşin seyrân kendin seyrâncı mısın
    (Azmî Baba)

    İkinci tip şathiyyede ise birbiriyle alakasız görünen kelimeler, bir kurgu içinde kullanılarak tasavvufi kavramları temsil eder. XVIII. yy. Bektâşî ozanlarından Kul Budala’nın söylediği âdeta şathiyenin tarifini veren çok güzel bir nefes vardır: “Bülbül oldum gülistanda şakırım / Gül dalında biten gül ne’me yetmez / Süleyman’ım kuşdilinden okurum / Bana talim olan dil ne’me yetmez” diye başlayan bu nefes hüseynî makamında bestelenmiştir. Bunların hangi manevi anlama geldiğini herkes kendine göre yorumlayamaz; bu tür şathiyeleri sadece yetkin başka mutasavvıflar şerh edebilir. Bu yüzden edebiyatımızda bu şerhlerin sayısı çok azdır. Mesela Kul Nesîmî’nin “Derdim ondur dokuzun diyemem ağyâra ben / Altı bende bulunaydı beşe çekmezdim elem / Ey Nesîmî senin ismin ikiden hâlî değil / Onun için yalvarırım gece gündüz Bir’e ben” dörtlüğü Uşşâkî şeyhi Abdurrahman Samî tarafından şerh edilmiştir. Kaygusuz Abdal’ın böyle “Esrara pişen lokma”, “Bir kaz aldım karıdan” gibi şathiyyeleri bu gruba girer:

    Kaplu kaplu bağalar
    Kanatlanmış uçmağa
    Kentenkele derilmiş
    Kırım suyun geçmeğe

    Ergene’nin köprüsü
    Kurumuş susuzlukdan
    Edirne minaresi
    Eğilmiş su içmeğe

    Leylek koduk doğurmuş
    Ovada zurna çalar
    Balık kavağa çıkmış
    Zift turşusun kurmağa
    (Kaygusuz Abdal)

    Alevî-Bektâşî şairlerin yaşnâme türünde söylenmiş nefesleri de vardır. Yaşnâmelerde şair kendi hayatını veya genel anlamda bir çocuğu kastederek her mısrada farklı yaşta kazandığı maharetleri, manevi tecrübelerini veya başına gelen dertleri anlatır. Pir Sultan Abdal, Kul Hüseyin, Mehemmed’in yaşnâmeleri günümüze ulaşmıştır:

    Âdemoğlu bu dünyaya gelince
    Taze açılmış bir fidana benzer
    Bir yaşına kadem basınca
    Bülbül gibi şakır gülşene benzer

    Kırk yaşında gazel gibi bağlarda
    Kırk beşde günahlarına ağlar da
    Ellisinde Sübhân’a bel bağlar da
    Yüklenmiş yükünü kervana benzer
    (Kul Hüseyin)

    Divan şiirine ve diğer tasavvuf şiirlerine yansıyan meyhane sembolizminin Alevî ve Bektâşî nefeslerinde hâkim olduğu gözlenir. Tasavvufta şarap ilahi aşkın ve Hakikat-i Muhammediyye’nin simgesidir. Bu sembolizme göre saki mürşit/şeyh, meyhane tekke/dergâh, sarhoşluk ise Elest Bezmi’nde aşkın bazı ruhlara nasibi olan manevi sarhoşluktur. Şiirlerde geçen şarap ve küfre ait bu mecazlar soyutlanarak kullanılır ve gerçekte yaşanıp yaşanmadığı önemsenmez. İbn Fârız’ın “Biz sarhoşken henüz üzüm yaratılmamıştı”; Hz. Mevlânâ’nın “Sus, ham adamın yanında şaraptan bahsetme, çünkü hatırına, o adı sanı kötü şarap gelir onun.” diye anlattığı bu sırrı ancak ehlullah anlar.

    Alevîlik ve Bektâşîlikte tasavvuftaki meyhane sembolizmi; zaman içinde somutlaştırılmış ve alkollü içki kültürü gerçek hayatta helal, hatta ibadet hükmünde benimsemiştir. Günümüzde Balkanlardaki tarihî Bektâşî tekkelerinde Bektâşîlik kültürünü yaşattığını söyleyen, ibadete itibar etmeyen ve içkiye müptela birkaç -sembolik- Bektâşî babasına rastlayabilirsiniz. Ancak bütün Alevî-Bektâşî nefeslerinde bu sembolizmin gerçek anlamda kullanıldığını söylemek haksızlık olur. Alevî-Bektâşî nefeslerinde meyhane kültüründen bahsederken zahide sataşan üslupla yazılmış pek çok örnek görülebilir:

    Ey zâhid şarâba eyle ihtirâm
    Müslümân ol terk eyle bu kıyl u kâli
    Ehline helâldir nâ-ehle harâm
    Biz içeriz bize yokdur vebâli

    Sevâba girmek içün içeriz şarâp
    İçmezsek oluruz düçâr-ı azâp
    Aklın ermez senin bu başka hesâp
    Meyhâne bulduk biz bu kemâli

    Sen münkirsin sana harâmdır bâde
    Bekle ki içesin öbür dünyâda
    Bahs açma Harâbî bundan ziyâde
    Çünkü bilmez harâm ile helâli
    (Edib Harâbî)

    Alevî-Bektâşî nefeslerinde Hurûfîliğin de tesiri büyüktür. Hurûfîliğe mensup olduğu için fikirleri yüzünden derisi yüzülerek şehit edilen Nesîmî (XIV. yy.) Alevî-Bektâşîler arasında Hallâc-ı Mansûr’dan daha çok sevilir. Nesîmî’ye hayran olduğu için mahlasını kullanan Kul Nesîmî’nin (XVII. yy.) anonim bestelenmiş birçok nefes’i Bektâşî tekkelerinde ve cem evlerinde okuna gelmiştir. Bunlar arasında uşşâk makamında “Ben melâmet hırkasını kendim geydim eğnime”; hüseynî makamında “Yüzün gördüm dedim elhamdülillah” nefesleri günümüzde de her kesim tarafından sevilerek dinlenmektedir. Kul Nesîmî’nin yine çok sevilen “Âlem yüzüne saldı ziyâ Âl-i Muhammed” nefes’ini Sütlüce Karaağaç Bektâşî Tekkesi son şeyhi Sarı Sofu Hüseyin Zeki Baba neveser makamında bestelemiştir.

    Âşık edebiyatında şairlerin “rüyada bade içme” yoluyla bu mesleğe başladıkları bilinir. Âşıklara rüyada bâde içiren Hz. Ali, Hz. Hüseyin veya pirlerden biridir. Hızır as. veya Üçler, Yediler, Kırklar’ın elinden bade içenler de vardır. Bade folklorda illa rakı, şarap gibi alkollü içki anlamına gelmez. Şerbet, su; elma, nar, ekmek bile olur. Bade içme, gerçekte görülen rüya sonucu manevi bir değişmeye uğramadır.

    Alevî-Bektâşî nefeslerinin ulu ozanı Sivaslı Pîr Sultan Abdal (XVI.yy.) da “badeli âşık” motifiyle nefes söylemeye başlamıştır. Rivayete göre çocukluğunda koyun çobanıyken bir gün rüyasında bir elinde bade, bir elinde elma olan nur yüzlü bir ihtiyarın sunduğu badeyi saygıyla içer. Tam elmaya uzanırken ihtiyarın avucundaki ben’i görür ve onun Hacı Bektâş-ı Velî olduğunu anlar. Hacı Bektaş ona “Pîr Sultan” mahlasını verirken şöhretinin her tarafa yayılması için dua eder ve gözden kaybolur. Pîr Sultan Abdal “Pîr elinden bâde içtim / Doğdum elinize düştüm / Ak cenneti gördüm geçtim / Hünkâr Hacı Bektâş Velî” dörtlüğünde bu rüyayı dile getirmiştir.

    Pîr Sultan Abdal, Şahkulu’nun Anadolu’da başlattığı yoğun Safevî-Şii propagandasının etkisindedir. “Kangı kitapta var ol Ömer Osman/Kur’an’da okunan Ali değil mi?” söyleyerek Şii bir düşünceye sahip olduğunu açıkça ilan etmiştir. Alevî çevrelerindeki yaygın inanışa göre Osmanlı Devleti’nin Kızılbaş-Râfizîlere karşı sert müdahalesinde Sivas Valisi Deli Hızır Paşa’nın emriyle önce hapsedilir, sonra Surdibi’nde idam edilir. “Şeriat göğe çekildi/Âlem zulm ile yıkıldı” düsturuyla yazdığı şiirlerinde Hz. Peygamber, Ali, Hasan ve Hüseyin, On İki İmam muhabbetini işlemiştir. “Kadılar müftüler fetva yazarsa/İşte kement işte boynum sararsa/İşte hançer işte kellem keserse/ Dönen dönsün ben dönmezem pirimden” diyecek kadar propaganda duygusu yüksek şiirleri günümüzde sol düşüncedeki gruplara hâlâ ilham vermektedir.

    Pîr Sultan Abdal belki de en çok nefes’i bestelenen Alevî-Bektâşî ozanıdır. “Derdim çokdur hangisine yanayım” nefes’i pençgâh makamında; “Sordum sarı çiğdeme” nefes’i muhayyer makamında; “Uyur idik uyardılar diriye saydılar bizi” nefes’i uşşâk makamında; “Sabahın seherinde cümbüşe geldim” nefes’i eviç ve arâbân makamlarında; “Baharın geldiğin nerden bileyim” nefes’i evic makamında; “Önüme bir cebel düştü bir ucu şehir içinde” nefes’i hicazî-uşşâk makamında; “Şâh-ı merdânın âvâzı” acemkürdî makamında; “Şükür bizi bu meydana getirenin demine Hû” hüseynî makamında; “Güzel âşık cevrimizi çekemezsin demedim mi” nefes’inin ise farklı makamlardaki anonim besteleri yanında Hüseyin Sebilci’nin (nihavend) ve Tahir Karagöz’ün (uşşâk) besteleri de vardır.

    Alevî ve Bektâşîlerde Bacılar’ın nefes’i çok güçlü çıkmıştır. Her iki zümrede de Hz. Fatma Ana’nın yaşayan temsilcileri olarak gördüğü kadınlara hürmet edilmesi, pek çok kadın ozanın yetişmesini sağlamıştır. Abdal Musa Dergâhı’na bağlı Hüsniye Bacı, Kars’tan Samıtlı Hörü Hatice (XVI. yy.), Seher Abdal, Pîr Sultan Abdal’ın kızı Sivaslı Şahsanem (XVII. yy.); Eyüb Karyağdı Dergâhı şeyhi Hâfız Baba’nın dervişi Ârife Bacı (d.1868), Güzide Ana (XVIII. yy.), Üsküp Bektâşî Tekkesi şeyhi Süleyman Baba’nın zevcesi Şehrbanu Bacı (XX.yy.) ve Useyle Bacı nefes sahibi hanım şairlerdendir. Kadın ozanların en çok Çamlıca Bektâşi Tekkesi şeyhi Nuri Baba’nın müritleri arasından çıkması dikkat çekicidir. İkbal Bacı, Kasımpaşalı bir kahvecinin haremi Şeref Bacı (v.1908), Münire Bacı (v.1911) bu tekkenin dervişiydi. Naciye Bacı ve Gülsüm Bacı (v.1928) da önce Nurî Baba’ya bağlı iken sonradan Fatih Türbedârı Şabânî-Melamî şeyhi Âmiş Efendi’ye derviş olmuştur. Topkapı Bektâşî Tekkesi şeyhi Abdullah Nur Baba’nın dervişi Emine Beyza Bacı’nın (v.1934) rast makamında bestelenen “Bugün ben pîrime vardım” nefes’i günümüze ulaşmıştır. Adviye (Koca) Bacı’nın “Çerağlar uyandı gönül şâd oldu” nefes’i uşşâk makamında ve “Pâyine sürdüm yüzüm Pîr Hacı Bektâş aşk diye” nefes’ini ise hüzzam makamında Zeki Onaran bestelemiştir. Münire Bacı tasavvuftaki erlik makamında cinsiyet ayrımı olmadığını bir nefesinde şöyle anlatmıştır:

    Erkân ile yürürüm
    Yol ehlinin kuluyum
    Ben bir erin oğluyum
    Hayderîyem Hayderî
    (Münire Bacı)

    Elimizden geldiğince güftesi ve bestesiyle örneklemeye çalıştığımız Alevî ve Bektâşî nefeslerinin hepsine bu yazıda değinmek elbette mümkün değil. Kadim bestelerin notaya alınmış hâlleri Devlet Korosu arşivinde dinleyenlerin istifadesine sunulmuştur. Ancak burada bütün nefeslerin ezgiyle okunuşu mevcut değildir. Anadolu’daki günümüz Alevî ozanların icra ettiği ama devlet arşivine geçmeyen başka nefeslerin de varlığını internet araştırmamızda fark ettik. Bazı nefeslerin sözleri kulaktan kulağa aktarılırken tahrif olmuş, sözler bambaşka hâle bürünmüştür. Ayrıca güfte-makam bilgileri genellikle verilmemiştir. Bu eserlerin derlemesi yapılarak resmî anlamda notaya alınması kaybolan kültürümüzün korunmasına yardımcı olacaktır.

    1 Şükrü Elçin, Halk Edebiyatına Giriş, s.9.
    2 S.N.Ergun, Bektâşî Şairleri, s.253,315;46,124.
    3 Hz. Ali’nin Hz. Hasaneyn ve Hz. Hüseyin’in nesl-i pakinden (Seyyid) 9 imamın hepsi de şehit edilmiştir. Bunlar sırasıyla Hz. Ali (ö.40/661), Hz. Hasan b. Ali (ö. 49/669), Hz. Hüseyin b. Ali (ö.61/680), Ali Zeynelâbidîn Hz. (ö.94/713), Muhammed el-Bâkır Hz. (ö.114/733), Ca‘fer es-Sâdık Hz. (ö.148/765), Mûsâ el-Kâzım Hz. (ö.183/799), Ali er-Rızâ Hz. (ö.203/818), Muhammed et-Takī el-Cevâd Hz. (ö.220/835), Ali en-Nakī el-Hâdî Hz. (ö.254/868), Hasan el-Askerî b. Ali (ö.260/874)’dir. Muhammed el-Mehdî el-Muntazar (d.255/869) ise beklenen Gâib İmamdır.