RUMELİ TEKKELERİNDE MUHARREM MATEMİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Geçmişte Osmanlı coğrafyasında yaygın bir şekilde var olan tarikatların günümüze intikalinde birtakım sorunlar yaşandı. Osmanlı Devleti’nin devamı niteliğindeki Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun ilk yıllarında her türlü tarikat faaliyetini resmen yasakladı.1 Tarikat mensuplarının faaliyetlerini yürüttükleri tekkelerin bir kısmı Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçerken bir kısmı da cami ve mescit olarak kullanılmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı emrine verildi. Bu tekkelerin çok az bir kısmı evlada meşrut olduğu için ailelerde kaldı. Elbette hatırı sayılır bir kısmı da en azından bina olarak yıkıldı ve kayboldu. Orta Doğu’da ise Vahhâbîlik gibi akımlar tarikat kurumuna karşı net bir düşmanlık sergiledi ve hatta tarikat mensuplarını tekfire kadar gittiler. Suriye, Ürdün ve bölgenin diğer yerlerinde kısmen tarikat mensupları varlıklarını sürdürseler de bunlar da Osmanlı devrindeki parlak günlerini çoktan geride bırakmışlardır. Tarikat kurumunun varlığını sürdürmesi açısından Kuzey Afrika ülkeleri, özellikle Mısır ve elbette Fas daha uygun bir zemin oldu. Belirli tarikatların yaygın olduğu Fas, her yıl düzenlediği Sufi Müzik Festivaliyle de bu kültürün varlığını sürdürmesine yardımcı oldu. İlginç bir şekilde tarikat kurumunun büyük ölçüde varlığını koruyabildiği yer bir İslam ülkesi olması gerekirken sosyalist Yugoslavya oldu. Bu ülkede İslam kurumları yönetimin dine karşı sergilediği olumsuz uygulamalardan zarar görmüş olsa da ülkedeki tarikatların hatırı sayılır bir kısmı faaliyetlerini Yugoslavya dağılana kadar sürdürmeyi başardı. Sosyalist bloğun dağılması ve demokratik yönetimi benimseyen yeni devletlerden özellikle Müslüman nüfusun yoğunlukta yaşadığı Kosova, Arnavutluk, Bosna-Hersek gibi ülkelerle, Müslümanların genele oranla azımsanmayacak derece nüfusa sahip oldukları Kuzey Makedonya gibi ülkelerde tarikat kurumu daha rahat faaliyet gösterme imkânına sahip oldu. Bu ülkelerde günümüzde varlığını sürdüren tarikatların birçoğunun Osmanlı döneminden bu yana faaliyetlerine devam ettiği düşünülecek olursa bu tarikatların, tarikat kurumunun somut göstergesi olan tekkelerin ve bu tekkelerde yürütülen faaliyetlerin kültürel açıdan ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.

    Genel bir durum değerlendirmesi sayılabilecek girizgâhtan sonra şunu da belirtmek gerekir ki, tekkeler dinî kültürün çok sıkı bir şekilde korunduğu ve yaşatıldığı yerlerdir. Nitekim “âdet icat etme, âdeti de terk etme” anlayışını benimseyen tarikat mensupları dinin vücûbât (yerine getirilmesi zorunlu ibadetler) kısmını hakkıyla yerine getirmekle birlikte dinin özüyle hiçbir şekilde çelişmeyen âdet kısmını da eksiksiz uygulayagelmişlerdir. Aslında âdetten öte Kur’ân-ı Kerîm’de veya hadis-i şerîflerde faziletine dair birçok delil bulunan amel ve davranışlar, tarikat mensuplarının yolun bir şartı olarak uyguladıkları hayırlı amellerdir. Bunun başında da mübarek gün ve gecelerde icra olunan hususi merasimler gelir. Nitekim moda tabirle irfan ocakları denilen tekkeler her ayın farklı bir şekilde değerlendirildiği, üstün estetik değere sahip merkezlerdir. Bunun bir yansıması olarak tekke geleneğinde yılın belirli dönemlerine ayrıca ehemmiyet gösterilmiş, özellikle üç aylar ve bu üç ayın öncesinde gelen Cemâziye’l-Evvel ve Cemâziye’l-Âhir aylarında bolca istiğfara önem verilmiş, tekkede icra olunan merasimlerde de tövbe ile ilgili ilahiler okuna gelmiştir. Hz. Peygamber’in dünyamızı şereflendirdiği Rebiü’l-Evvel ve hemen arkasından gelen Rebiü’l-Âhir aylarında Mevlid-i Şerîf’in yanı sıra Sultân-ı Enbiyâ Efendimizle alakalı naat, ilahi ve kasidelerin merasimler esnasında okunması önemli bir gelenek olarak icra edilmiştir. Elbette kandil geceleri ve bayram günlerinde de, tekkelerde tarikat mensuplarının gönüller ihyası için çektikleri zikirler ve bu zikirler esnasında okunan o gün ve geceyle alakalı manzum ve besteli eserler unutulmamalıdır.

    Tekkelerde icra edilen hususi merasim ve dervişlerin kendi günlük hayatlarında birtakım farklı uygulamaların icra edildiği en önemli mevsimlerden birisi de şüphesiz Muharrem ayının ilk on gününde uygulanan matemdir. Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin ile birlikte şehit edilen Evlâd-ı Resûlullâh, yani Peygamber torunlarının hüznünü hayatlarının her döneminde hatırdan hiç çıkarmayan dervişler Muharrem ayı gelince bu hüznü onların yasını tutarak yaşamaya çalışırlar. Günümüz İstanbul’unda bir Mevlid-i Şerif icrasıyla hatırlanan bu gelenek Balkanlarda ve özellikle Kosova, Arnavutluk, Kuzey Makedonya gibi ülkelerde mevcut tekkelerin tamamında öteden beri yaşatıla gelmiştir. Büyük ölçüde benzerlik gösteren matem süreci tarikatlara göre bazı farklılıklar da barındırmaktadır. Bizzat yerinde yaşama fırsatı bulduğumuz matem süreci, Balkan tekkelerinde muhafaza edilen el yazma eserlerde de uygulama şekliyle birlikte kaleme alınmış ve bu gelenek günümüze kadar kesintisiz uygulanmıştır. Halvetî, Rifâî, Kâdirî, Sâdî, Bektâşî ve hatta Nakşibendî tekkelerinde ve bu tekke mensuplarının günlük hayatlarında uyguladıkları matem süreci, somut olmayan kültürel bir değer olarak günümüze intikal edebilmiştir.

    Dervişlerin gündelik hayatını derinden etkileyen bu bir aylık, özellikle de Muharrem’in ilk on gününde, dervişin hanesi kadar onu çevreleyen sosyal hayat da bu durumdan etkilenir. Düğün dernek, seyahat, iş hayatı ve tatil programları matem kurallarına göre şekillenir, hatta günlük öğün sayısı ikiye indirilir. Bağlı bulunduğu tekkenin dışında bir şehir veya ülkede yaşayan dervişlerin bir kısmı yıllık izinlerini mateme göre şekillendirir, matem başlamadan birkaç gün evvel tekkenin bulunduğu şehre gelirler. Bunun amacı dinlenip eğlenmek yerine Hazreti Hüseyin’in ve Kerbelâ şehitlerinin hüznüne iştirak etmektir. Tekkenin bulunduğu şehirde yaşayan dervişler ise Muharrem’in ilk on gününde zamanlarının bir kısmını tekkelerde geçirirler. Memur ve işçi olanlar imkân olursa bugünlerde işlerinden izin alır, eğer olmazsa mesaiden sonraki zamanlarının bir bölümünü bağlı bulundukları tekkede geçirirler. Bu zaman diliminde tekke içerisindeki günlük hayatta da birtakım farklılıklar olur. Bir kere dervişlerin günlük ziyaretleri her zamankinden fazla olur ve bazı dervişler on gün boyunca tekkede kalırlar. Bununla birlikte Balkan tekkelerinde müşahede ettiğimiz tekkeler arası ziyaretlere Muharrem ayının ilk on gününde ara verilir ve her tekke mensubu bu zaman zarfında sadece kendi tekkesine gider ve gelir. Şeyh efendiler on gün boyunca kendi tekkelerinden asla dışarıya çıkmazlar. Tekkede kalan dervişler için bir yasak olmasa da onlar da lüzum olmadıkça pek dışarıya çıkmazlar. Zamanının tamamını tekkede geçiren bu dervişlere “leylî” denilir. Günün bir bölümünde tekkeye gelip, kalan zamanı işi ve ailesiyle geçirenler için ise özel bir tabir kullanılmaz.

    Muharrem’in tamamını ve özellikle ilk on gününü kapsayan matem sürecine büyük bir önem verildiği açıktır. Matemde uyulması gereken kurallar dervişlerin hayatını etkilediği için gerek evlerde ve gerekse tekkelerde matem öncesinde birtakım hazırlıklar yapılır. Bu hazırlıklardan en dikkat çekici olanı özellikle içini gösteren (şeffaf) sürahi ve benzeri su kaplarıyla aynı özelliklere sahip bardak ve benzeri içecek kaplarının ortadan kaldırılmasıdır. On gün boyunca içini gösteren hiçbir kaptan su içilmeyeceği için bu türden kap kacağın ortalık yerde durmasının da bir anlamı yoktur. Evlerde aynaların üzeri bir örtüyle örtülüp televizyon radyo gibi cihazların fişleri de on gün boyunca kullanılmamak üzere prizden çekilir. Tekkelerde de zikrettiğimiz bu hazırlıkların aynısı gerçekleştirilir. Rifâî tekkelerinde ise bunların yanı sıra tevhidhânenin (tekkede toplu ibadetlerin yapıldığı ana mekân) kıble duvarının sağ tarafına duvarın büyük bir kısmını kaplayacak şekilde kırmızı renkte kumaş asılır. Sol tarafa da diğeriyle aynı büyüklükte yeşil bir kumaş asılır. Mihrabın tam üzerine ise, mihrabın üst kısmını da kaplayacak şekilde siyah bir kumaş asılır. Bu kumaşlar Muharrem ayı boyunca kıble duvarında kalır. Böylece dervişânın evleri ve tekkeler matem için hazırlanmış olur.

    Matem süresince balkan tekkelerinde ve bu tekkelere müntesip (bağlı) dervişlerin hayatlarında hüzün hâkimdir. Bu hüznü hemen her dervişin yüzünde gözlemlemek mümkündür. 1950’li yıllarda Üsküp’ten İstanbul’a göç eden Üsküp Rifâî Dergâhı şeyhi Mustafa Baba’nın dikte ettirdiği Feyz’ül-sabah isimli eserde, matemin esasları zikredilirken ilk esas “hüzün” olarak belirtilmiştir. Her ne kadar Rifâî mateminin esası olarak belirtilmişse de hüzün Balkan tekkelerine mensup dervişlerin tamamında gözlemlenebilecek bir durumdur. Nitekim Muharrem ayının ilk on gününü kapsayan matem boyunca hiçbir dervişin yüzünün güldüğü görülmez. On günlük süre boyunca hayat bu esas üzerine tanzim edilir. Eğlence, düğün, müzik v.s. insandan hüznü giderecek her türlü etkinlik tarikatların tamamında yasaktır. Hatta bu ay boyunca düğün yapılmaz, düğünlere davet olunursa icap edilmez, seyahate çıkılmaz. Seyahat konusunda yazılı metinlerde bir yasaktan bahsedilmese de pratikte uygulama bu şekildedir.

    Zahirî ve bâtini hazırlıklar tamamlandıktan sonra Zilhicce ayının son günü ikindi vaktinin girmesiyle birlikte matem resmen başlamış olur. Bütün tekkelerde bugünden itibaren Fuzûlî’nin Kerbelâ Faciasını anlattığı Hadîkatü’s-Süedâ isimli eseri okunmaya başlanır. Dervişler hüznü temsil eden siyah renkli elbiseler giyinmiş olarak tekkelere gelirler ve Şeyh efendi tarafından okunan Hadîkatü’s-Süedâ’yı dinlerler. Şeyh efendi lüzumlu gördüğü yerlerde açıklama ve izahatta bulunur. Bu okuma belirli vakitte ve on gün boyunca devam eder. Tekkelerde icra edilen bütün toplu ibadetler mutlaka bir vakit namazının hemen ardından yapılır. Bunun için ilk gün ikindi namazından hemen sonra okunmaya başlanıldığı için genellikle bu vakit söz konusu eserin okunma vakti olarak kabul edilebilir. Ancak tekkelerde bu ay boyunca sık sık Kerbelâ vakasından bahsedilir ve sohbetler bu konu üzerinde yoğunlaşır. Elbette Muharrem ayı boyunca gerek haftalık zikirlerde olsun, gerekse sohbetler esnasında ve özellikle de geceleri mersiyeler (Kerbelâ’dan ve Ehl-i Beyt’ten, onların maruz kaldıkları eza ve cefadan bahseden manzum, besteli eserler) okunur. Şurasını zikretmek gerekir ki, bu ayın sonuna kadar hiçbir tekkede saz (her türlü müzik aleti) asla kullanılmaz.

    Kosova’da ziyaret ettiğimiz ve şeyh efendilerle mülakat imkânı bulduğumuz Halvetî, Kâdirî, Sâdî, Bektâşî, Nakşibendî ve Rifâî tekkelerinde matemin en ağır geçtiği tekkelerin Rifâî tekkeleri olduğunu belirtmemiz gerekir. Buraya kadar belirtmiş olduğumuz kurallar bütün tekke ve tarikat mensupları için geçerlidir. Bektâşî tekkelerinin bir farkı, bu tekkelerin kapılarının akşam ezanıyla birlikte sırlanması (kilitlenmesi) ve gün doğumunda açılması şeklindedir. Rifâî tekkelerinde ise on gün boyunca tekke kapısı gece ve gündüz sürekli açık tutulur. Rifâî tekkelerinde matem süreci baştan sona neredeyse gün boyu ibadetle geçer. Gün teheccüd namazıyla başlar. Bu namaz on gün boyunca hem rekât hem de kıraat olarak artarak devam eder. Teheccüdün ardından sohbet olur. Sabah namazı da cemaatle kılındıktan sonra sabah usulü yapılır ve ardından istirahate çekilirler.

    Şeyh efendi on gün boyunca evine gitmez ve tekkede halvete çekilir. Halvet yeri pencereleri ve kapısı gün ışığını almayacak şekilde kapatılmış bir odadan ibarettir. On gün boyunca bu odada halvette kalır ve ibadet esnasında odadan çıkar. Bu odadan çıkarken her zaman kullandığı siyah destarlı (sarık), beyaz tepeli Rifâî tacı yerine kırmızı destarlı, siyah tepeli tacını giyer. Bu tâc-ı şerif mateme mahsustur. On gün boyunca bunu giydikten sonra kalan yirmi gün tekke içinde ve dışında tamamen siyah bezle kaplanmış bir taç giyer. Tacın dışında gerek şeyh efendi, gerekse dervişler daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi siyah renkli kıyafetler giyer. Siyah giyinmek bütün tarikat mensupları için geçerlidir. Sadece Kâdirîyye’nin Mustafa Âhî-i Resmî’ye isnat edilen Resmîyye şubesi dervişleri Muharrem ayı boyunca tekke içinde ve dışında ibadetlerini yerine getirirken kırmızı takke giyerler. Bu şube mensupları diğer on bir ayda Kâdirîyye’nin diğer şubeleri gibi yeşil renkli takke kullanırlar.

    Kuşluk vaktine kadar tekkede sükûnet hâkim olur. Kuşluk vaktiyle birlikte leylî dervişler uyanmaya başlar ve bir süre sonra günün ilk öğününü teşkil eden sofra kurulur. Rifâî tekkelerinde her iki öğünde de fasulye çorbası yenilir. Bu huşu Yakova Rifâî Âsitânesi’nin kurucu şeyhleri tarafından yazılan Rehber isimli eserde bizzat belirtilmiştir. Diğer tekkelerde ise tahıldan oluşan bir yemek yenilir. Et yemek zaten on gün boyunca yine bütün tarikatlarda yasaktır. Rîfâiler tanesi oldukça az, suyu gayet bol olan fasulye çorbasından (yağsız ve salçasız) birkaç kaşık yerler. Bunun yanında az miktarda kırmızı renkli hoşaf bulunur. Kurulan bir tek sofrada dönüşümlü olarak lokma eden dervişler asla doyana kadar yemezler. Dervişânın bir kısmı oruç tutar. Ancak gerek Rifâîlerde, gerekse diğer tarikatlarda oruç zorunlu değil, isteğe bağlıdır. Rîfâiler oruç tutan dervişlere fasulyenin yanı sıra bir miktar da pirinç lapası ikram ederler. Sofrada su bulunmaz, su içmek isteyen bir miktar suya kahve, yoğurt v.s. gibi suyun rengini ve tadını bozacak bir şey karıştırıp içini göstermeyen ve tercihen topraktan mamul bir kap veya bardaktan içerler. Bütün bunların Kerbelâ’da zulme ve ağır bir izolasyona maruz kalan Peygamber Evladının mahrumiyetlerini bir nebze olsun hissedebilmek için yapıldığını söylemeye zannederim lüzum yoktur. Ancak şunu da belirtmek isteriz ki, bunların hiçbirisi bir tiyatro sahnesi değil, dervişlerin gönül dünyasının dışa yansımasıdır.

    Öğle ezanıyla birlikte tekkede cemaat hâlinde öğle namazı kılınır. Kosova Rifâî Dergâhlarında haftalık toplu zikir cuma namazından sonra yapılır. Ancak Muharrem’in ilk on günü içerisine denk gelen cuma günlerinde bu zikir yapılmaz. Bunun yerine her gün ileride de belirteceğimiz surette yatsı esması çekilir. Üsküp Rifâî Tekkesinde ise zikir günü cumartesi yatsı namazından sonra yapıldığı için matem boyunca bu zikirler de yapılmaz. Kosova’da olduğu gibi toplu zikir yerine yatsı esmaları çekilir. Diğer tarikatlara ait tekkelerde durum bundan farklıdır. Buralarda her zaman olduğu gibi haftalık zikirler gerçekleştirilir. Ancak zikir esnasında bendir, halîle gibi (vurmalı sazların hiçbirisi) kullanılmaz. Zikir esnasında zâkirler Kerbelâ hadisesiyle ilgili mersiyeler ve Ehl-i Beyt ile ilgili ilahiler okurlar. Okunan mersiye ve ilahilerin hüzünlü bir eda ile okunması şarttır.

    Öğle namazı tekkede kalmayan dervişler için genellikle iş vaktine denk geldiği için çoğunluğu leylî dervişlerin oluşturduğu bir cemaatle eda edilir. İkindiye kadar tekke sakin olur ve nihayet ikindi namazının vakti geldiğinde tekke dışından gelenlerle birlikte ikindi namazı kılınır ve ardından Hadîkatü’s-süedâ okunur, sohbet edilir. Akşam namazının ardından da günün ikinci sofrası kurulur. Sabah olduğu gibi aynı yemekler, tek sofrada, dönüşümlü olarak yenilir. Oruç tutanlar iftar eder, ilave olarak pirinç lapası da yerler. Rifâî tekkelerinde dervişânın en kalabalık katılımı, vaktin de müsait olması nedeniyle yatsı namazında gerçekleşir. Yatsı namazı kılındıktan sonra bir nevi zikir olan yatsı esmaları çekilir. Bu esmalar günlük sayıları artarak on gün boyunca devam eder. Yatsıdan sonra hemen dağılmazlar, tekkenin diğer bölümlerinde oturup sohbet ederler ve mersiyeler okurlar. Rehber isimli eserde bu husus bizzat belirtilmiş ve okunacak ilahilerin yüksek sesle okunması hususu da zikredilmiştir.

    Rifâî tekkelerinde sekiz gün bu şekilde devam ettikten sonra sekizinci günü yatsı namazından sonra “Cevher Âyini” diye isimlendirilen bir âyin-i şerîf icra edilir. Bu özel ayinde dervişlere bal ve sütten oluşan bir içecek görevlendirilen dervişler tarafından bir seremoniyle bir tatlı kaşığı miktarında içirilir. Cevheri içen derviş kısmen matemden çıkmış olur. Evine gidebilir, banyo yapıp süt ve süt mamullerini yiyebilir. Sekiz gün boyunca etin yanı sıra süt ve süt mamullerini yemek de yasaktır. Cevher o günün sabahında hususi bir kapta dualar ve zikirler eşliğinde şeyh efendi tarafından bizzat, büyükçe bir kap içerisinde hazırlanır ve yatsıya kadar üzeri kapatılıp bekletilir. Kosova Rifâî tekkelerinde gerçekleştirilen bir yıllık merasimler içerisinde en kalabalık olanı Cevher Âyinidir. Bu ayine dervişlerin yanı sıra muhipler yani derviş ve tekkelere muhabbeti olan kişiler de katılır. Öyle ki, tekkenin neredeyse her yeri insanlarla dolar. Bu merasime iştirak eden herkes cevherden içtiği gibi gelemeyenler, uzakta olanlar ve hastalar için küçük şişelere konulup yanlarında götürürler. Bir tek istisna vardır ki, o da tekkenin şeyhidir.

    Kerbelâ hadisesinin sekizinci gününe kadar Hazreti Hüseyin’in bütün yakınları şehit olmuş ve sadece Ehli Beyt’in şerefli hanımları ve kendisiyle birlikte onun ciğerparesi İmam Zeynelâbidîn hayatta kalmıştır. Bu nedenle şeyh efendi kalan iki günlük süreyi tek başına halvet odasında tamamlar. Rifâîyye’nin haricindeki tarikat ve tekkelerde ise böyle bir ayrım yapılmaksızın hem şeyh efendiler, hem de dervişler on gün boyunca ve hep birlikte mateme devam ederler. Yeme içme, kılık kıyafet ve günlük uyulması gereken kurallarda hiçbir değişiklik olmaz. Cevherden sonra da Rifâî tekkelerinde diğer ibadetlere devam edilir. Leylî dervişlerden uzaktan gelenleri, o geceyi geçirmeleri için şehirde yaşayan dervişler aralarında paylaşır, evlerine davet eder. Banyo yapmaları için imkân hazırlar ve yemek ikram ederler. Bu yemekte genellikle bir süt ürünü bulunur. Ertesi sabah yeniden tekkeye dönerler.

    Muharrem’in onuncu günü malum olduğu üzere Aşure günüdür. Bu gün Balkanlardaki bütün tekkelerde Hazreti Hüseyin Efendimiz ve Kerbelâ şehitlerinin ervahına hediye edilmek üzere kurban kesilir ve aşure pişirilir. Rehber’de aşure “Hazreti Hüseyin Efendimizin can aşı” olarak nitelendirilmiştir. Diğer tekkelerden farklı olarak bugün Rifâî tekkelerinde özel bir ayin daha icra edilir. Bu ayine “Taziye” denilir.

    Rifâî şeyhlerinin mateme Muharrem ayının onuncu gününe kadar devam ettiklerini söylemiştik. Nihayet onuncu gün öğleden sonra, ikindiden evvel şeyh efendi tekkenin tevhithânesinde tekkedeki mevcut dervişlerin iştirakiyle kendisi için ayrılan cevheri içerek matemden çıkmış olur. Bu zaman diliminin tercih edilmiş olma sebebi yine Kerbelâ hadisesiyle alakalıdır. Tarihen sabittir ki, Hazreti Hüseyin ikindiden evvel şehit edilmiştir. Bu sebeple şeyh efendi takriben aynı vakitte matemden çıkmış olur. Dervişler için ölüm yoktur, ölüm başka bir âleme doğuştur. Nitekim Yunus Emre Hazretleri “Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez” buyurmuştur. Şeyh efendi de yeniden doğuşun sembolü olarak halvetten ve matemden çıkarak evine gider banyo yapıp elbiselerini değiştirir ve ikindi namazı için tekkeye döner. İkindi namazından sonra tevhithâne taziye için düzenlenir, Rifâîyye’de siyah olan makam postunun yerine yılda bir defa ve taziyeye mahsus olmak üzere makam postuna kırmızı bir post serilir ve şeyh efendi kırmızı postun üzerine diz çökmüş olarak oturur. Aslında burada şeyh efendi, Hazreti Hüseyin’in hasta olarak Kerbelâ’dan kurtulan oğlu Zeynelâbidîn’i temsil etmektedir. Dervişler tevhithânede sıra hâlinde birer birer gelerek şeyh efendiye taziyelerini arz ederler ve bir dua ile bu merasim sona erer.

    Muharrem’in onuncu gününde, Rumeli’ndeki bütün tekkelerde kurban tığlanır (dervişler kesmek tabiri yerine tığlamak tabirini kullanırlar). Kurban olarak koç tercih edilir. Kurbanın eti aynı gün kurulacak olan aşure sofrasında dervişâna ikram edilir. Yine bütün tekkelerde Muharrem’in onuncu gününde aşure kaynatılır. Rehber’de aşurenin hazırlanmasında kullanılacak malzemeler ve miktarları, nasıl pişirileceği hususu teferruatıyla anlatılmıştır. Değişik tekkelerde bu kabil yazılı veya şifahi tarifler mevcuttur. Rumeli tekkelerinde aşurenin bütün malzemeleri bir gün önceden hazırlanır. Ertesi günün sabahında şeyh efendinin veya bir vazifelinin duası ile aşure kazanları kaynatılmaya başlanır. Aşure pişene kadar dervişler kazanları karıştırırlar ve kazanlar karışırken bir yandan da sessiz bir şekilde kelime-i tevhid okurlar. Pişme işleminin sonuna doğru mersiyeler okunur ve Kerbelâ şehitlerine dua edilir. Duayla birlikte kazanlar ateş üzerinden indirilir ve soğumaya bırakılır. Akşam kurulacak sofrada tığlanan kurbanın eti ve pişirilen aşure yenilir. Bu akşamda yine mersiyeler okunur. Böylece matem süreci bitmiş olsa da bu ay bitene kadar dervişler düğün yapmaz ve zorunlu olmadıkça seyahate de gitmezler. Muharrem’in on birinci gününden itibaren tekkeler arasında ziyaretler başlar şeyh efendiler ve dervişleri küçük gruplar hâlinde birbirlerine ziyarete giderler ve bu ziyaretler esnasında da yine mersiye ve ilahiler okurlar. Hülasa Muharrem ayı dervişler için hüzün zamanıdır.

    Buraya kadar Muharrem ve matem uygulamalarına bakıldığında matemle ilgili uygulamaların dervişlerin bireysel hayatları ve tekke içi pratiklerinden ibaret olduğu anlaşılır. Hiçbir surette tekkenin dışına ve sokağa taşınmayan merasimler derviş nezaketi olarak değerlendirilebilir. Bir kere hüzün deruni (içsel) bir hadisedir ve birey bunu ancak kendi iç dünyasında yaşayabilir. Kendisiyle hemfikir ve hemhâl olanların bir araya gelmesiyle de tekke içindeki merasimler ve ayinler oluşur. Aslında tarikat mensuplarının matemde uyguladıkları pratiklerdeki belki de en önemli sembolizm âdeta bir aile olan dervişlerin Kerbelâ’da kendi yakınlarıyla baş başa kalan Hazreti Hüseyin gibi kendi içlerinde bir hüznü yaşamalarıdır. Hüzün dille anlatılmaz ve derviş hâl ile konuşur. Duygunun intikali de ancak his ile olur. Bu bakımdan dervişin mateminde de hüznünde de Şühedâ-i Kerbelâ’nın acısı ve Ehl-i beyt-i Mustafa muhabbeti vardır. Bu muhabbetin tezahür ettiği Rumeli tekkelerinde bu usul ve gelenek kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla dervişler bu geleneği muhabbetle muhafaza etmeye devam edeceklerdir.

    *Araştırmacı yazar.
    Yazıda kullanılan fotoğraflar yazara aittir.
    1 Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklar ile birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanun, 30.11.1925’te kabul edildikten kısa bir süre sonra 13.12.1925 tarihinde Resmî Gazete’nin 243. sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun hâlen yürürlüktedir.