MİSAL ÂLEMİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Muhammed Bedirhan*

    Çoğunlukla monistik bir metafiziği benimseyen sufilerin çok-katmanlı bir kozmoloji tasavvurları vardır. Bu çok katmanlı yapı hem mutlak birlikten çokluğun zuhurunu açıklayan hem de latiften yani cisim olmayandan kesife yani yoğun ve cismani olan şeye geçişi mümkün kılan çeşitli ara-yüzlerden veya ıstılahi adıyla söyleyecek olursak berzahlardan oluşan bir ontoloji doktrini üzerine kurulmuştur. Bu bağlamda özellikle tevhidi, Hakk’ın her şeyin hakikati olduğu kabulü üzerinden açıklamaya gayret eden vahdet-i vücûd okuluna mensup arifler bu berzahların büyük önem arz ettiği bir varlık mertebeleri teorisi geliştirdiler.

    Ariflerin bu varlık mertebeleri teorilerinin birkaç değişik anlatısı vardır. Hazarât-ı hamse ve tenezzülât-ı seb‘a diye bilinen anlatılar bu varlık mertebeleri anlatıları içerisindeki en bilinenlerdir. Bu anlatılara göre sınırsız ve sonsuz bir tekillikten ibaret olan Hakk’ın zatından kesretin/çokluğun zuhuru ilahî zatın tecelli ve tenezzülleriyle meydana gelir. Bu tecelli ve tenezzüller birbirini takip eden birçok varlık mertebesini geçerek onlara mevcudiyet kazandırır ve en son maddi âlemde ve insanda son bulur. Bu sıra düzeninde birbiri ardına gelen mertebeler alt ve üst konumlarına göre birbirlerinin berzahları olurlar ve üstteki varlık mertebesinin alttaki ile ilişkisini temin ederler.

    Ariflerin varlık mertebeleri anlatısında yer alan âlemlerin her biri kendine özgü hususiyetlere sahip olmakla birlikte bunlar arasında misal âlemi özel bir ilgiyi hak eder. Çünkü misal âlemi ilk bakışta cisimler âlemi ile ruhlar âlemi arasında yer alması dolayısıyla bu ikisi arasındaki berzah gibi gözükse de aslında o bir yönüyle ruhlar âleminin de ötesinde yer alan mertebelerin diğer yönüyle maddi ve insani âlemin temessülünü kabul etmekte olduğu için nev-i şahsına münhasır külli bir berzahtır. Misalin bu özelliği dolayısıyla en latif manalar onda tekessüf edebilir yani duyularla idrak olunan suretler kazanır, en kesif maddeler onda telattuf edebilir yani maddeye ait fiziksel niteliklerin bağından çıkabilir.

    Misal âleminde latif olan şeylerin kesifleşmesi ve kesif olan şeylerin de latifleşmesi, onun doğasından kaynaklanır. Misal âlemi, latif bileşikler âlemi olarak kabul edilir. Üstünde yer alan ruhlar âlemi mertebesi basit cevherler âlemidir. Misalin altında yer alan âlem ise kesif bileşikler âlemi olan cisimler âlemidir. Misal âlemi latif olması nedeniyle kendi üstündeki âlemle, bileşik olması dolayısıyla da altındaki âlemle benzerlik ilişkisi içindedir. Bu da ona her iki âlemde yer alan şeyleri kabil olma özelliği kazandırmaktadır. Misal âlemi bu özelliğini letafetine borçludur. Letafet, hem mutlak basitler olan ruhani cevherlerin hem de mutlak bileşikler olan cisimlerin suretlerini yansıtabilme özelliğini ona kazandırır. Böylece misal âlemi boyutunda ruhlar âlemine ait durumlar ile cisimler âlemine ait durumlar yine cisimler âlemine ait duyularla idrak edilebilen hayalî suretler kazanırlar. Bu yüzden ariflerin bilgi teorisinde nefsin güçleri arasında yer alan hayal, yalnızca ortak duyudan gelen verileri işleyen veya müfekkire gücünden gelen verilere duyularla idrak edilebilir suretler kazandırarak zihinde bunların canlanmasını temin eden basit bir fonksiyon olmaktan çıkarak bizatihi nefsin idrak güçlerinden birisi konumuna yükselir. Zira onlar nezdinde hayal, misal âlemi adı verilen varlık alanının idrak edilebilmesini temin eden bir yetidir.

    Ariflere göre bu idrak gücü uykuda rüya şeklinde, uyanıklık hâlinde ise nefsin dış duyuların etki ve egemenliğinden koparak soyutlanması/tecerrüd durumu demek olan insılâh hâlinde rüyet adı verilen görüler yoluyla aktif hâle gelir. Bununla beraber misal mertebesindeki suretlerin müşahedesinin yalnızca insana özgü olma zorunluluğu yoktur. Ariflerin kozmoloji doktrininde âlemin tamamı bireysel ruha sahiptir. Ariflerin bu hilozoist ve pan-psişik kozmolojilerinde inorganik madde dahi bir ruh taşıması nedeniyle misal âleminde bir surete sahiptir ve kendisinde bir dereceye kadar misalî şeyleri idrak etme yetisi bulunur. Arifler her şeyin Hakk’ı tespih etmesini bu durumla ilişkilendirir. Ayrıca organik ya da inorganik varlıkların insanlar tarafından çıplak gözle idrak edilemeyen söz gelimi kabir azabı gibi durumları idrak ettiklerini bildiren hadisler de buna örnek sayılmaktadır.

    Misal âleminde idrak edilen suretleri mahiyetlerine göre kendi içinde tasnif etmek mümkündür. Bu bakımdan misalde görülen şeyler üç ana gruba ayrılabilir: a) nesnel gerçeklik taşımayan soyut anlamlar b) nesnel gerçekliği bulunan soyut varlıklar c) somut varlıklar. Soyut anlamlar olan ilmin, dinin ve bolluk ve kıtlık yıllarının misalde süt, bağ ve yedi başak ve yedi öküz şeklinde müşahede edildiğini Kur’an’dan ve hadislerden öğrenmekteyiz. Dolayısıyla bu türden soyut manaların misaldeki müşahedeleri için bunları örnek verebiliriz. Zira bu örneklerde görüleceği üzere suretlerin temsil ettiği durumlar soyut anlamlardır. Ayrıca görülen nesneler ile bunlardan yola çıkılarak ulaşılan manalar arasında doğrudan bir ilişki de yok gibi görünmektedir. Dolayısıyla suretler nesnel bir gerçekliğe işaret etmemektedir. Bu yüzden soyut manaların müşahedesinde tabire ihtiyaç vardır.

    Öte yandan nesnel gerçekliğe sahip fakat cismani bir hüviyet taşımayan soyut varlıkların müşahedesinde de misal etkin bir rol üstlenir. Başta Hakk’ın çeşitli suretlerle hem rüyada hem de ölüm sonrası hayatın çeşitli aşamalarında tecelli ettiğine dair çeşitli dinî metinler mevcuttur. Yine meleklerin misal üzerinden peygamberlerle iletişim kurdukları ve burada cisimler âlemine ait bazı nesnelerin suretlerine girdikleri rivayet olunmaktadır. Nitekim Cebrâil’in bazen insan suretinde Hz. Peygamber’e geldiği hadislerde ifade olunur. Keza Hz. Mûsâ’ya gidiş gelişlerinin Sâmirî tarafından fark edildiği de Kur’an’da nakledilmektedir. Melekler ve Hakk’ın zatının soyut varlıklar olduklarında kuşku yoktur. Onların bu şekilde idrak edilmeleri arifler tarafından misalin fonksiyonu olarak görülmüştür.

    Cismani somut şeyler de misalde müşahede olunabilir. Nitekim Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban ettiğini görmesi, Hz. Yûsuf’un on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini görmesi gibi örnekler nesnel gerçeklik taşıyan şeylerin misalde görülmesine örnek teşkil eder. Ayrıca misal âleminde belirli bir zaman ve mekân söz konusu olmadığından geçmişteki ya da gelecekteki cismani şeylerin burada görülmesi mümkündür. Bu bağlamda cennet, cehennem, sırat köprüsü, kevser havuzu, mizan gibi ahiret hayatına ait olup bizim boyutumuzdan olmayan cismani şeyler misalde görüldüğü gibi zaman içinde gerçekleşecek olup henüz meydana gelmemiş olan söz gelimi bir yıl sonra meydana gelecek hadiseler ya da Deccâl’in çıkışı, Ye’cûc ve Me’cûc seddinin yıkılışı gibi durumlar da yine misalde görülür. Cisimler âleminde henüz vuku bulmamış olaylar ya da henüz mevcudiyet kazanmamış şeyler Hakk’ın ilmi olan ayân-ı sâbitedeki suretine uygun olarak öncelikle ruhlar âleminde bir mevcudiyet kazanır. Bu mevcudiyet nesnel olmakla beraber tamamen soyuttur. Bu soyut nesnenin cisimler âleminde mevcudiyet kazanma zamanı geldiğinde ruhlar âlemindeki durumunun cisimler âlemindeki karşılığının benzeri olarak misal mertebesinde bir suret kazanır. Böylece misalde idrak edilebilir hâle gelir.

    Somut nesnelerin misaldeki müşahedesinde bazen tam bir uyum olabilirken bazen uyum olmaz. Bundan dolayı uyumsuzluk durumunda hayal tarafından misalde idrak olunan suretler, nesneleri veya manaları imleyen semboller olarak kabul edilir ve onların temsil ettikleri şeylere ulaşmak amacıyla yorumlanır. Bu bağlamda ariflere göre âlem bütünüyle sembollerden ibaret olsa da misal âlemi bütün âlemleri, hatta âlemin dışında kalan ilahî isim ve sıfatlara ait vücûbî varlık mertebelerini birleştiren ve yansıtabilen bir özelliği olmasından dolayı semboller/misaller/müsül âlemi adını taşımaya en uygun mertebedir.
    Ariflerin kozmolojisinde misal âlemi diye adlandırılan bu mertebe tek bir düzeyi olan bir yapı arz etmez. Bilakis o farklı katmanları içermektedir. Söz gelimi arifler cisimler ve madde âleminde tahakkuktan öncesini ifade eden ruhlar âlemine dönük katman cihetinden misal âlemini berzah-ı evvel, cisimler ve maddi âlemde fena bulduktan sonraki katmanı cihetinden ise berzah-ı âhire şeklinde adlandırırlar. Bu bağlamda berzah-ı evvelde yer alan bir suret madde ve cisimler âleminde zuhuru mümkün iken berzah-ı âhirede olan bir şeyin tekrar cisimler âleminde zuhuru imkân dışıdır. Bundan dolayı peygamberler, veliler, kâhinler gibi hayal ile idrak etme yetileri güçlü olan insanlar gelecekte olan birtakım hadiseleri misalde müşahede ederler ve bu müşahede aynen şehadet âleminde vuku bulur. Berzah-ı evveldeki suretler sıradan insanlar tarafından da görülebilirler. Buna en iyi örnek bazı haberci sadık rüyalardır. Hayal ile idrak yetenekleri güçlü olan şahıslar ise bu âlemdeki suretleri bazen rüyada bazen de ınsılâh ile müşahede ederler. Öte yandan misalin berzah-ı âhire katmanına intikal eden şeylere yani ölülere ait hususlar yalnızca yüksek velayet mertebesine sahip kişilere ve peygamberlere özgüdür. Bunun için âlem-i misalin berzah-ı evvel olarak açıkladığımız kısmı gayb-ı imkânî ve misal-i imkânî denirken berzah-ı âhireye misal-i sânî, misal-i imtinâî, misal-i muhâlî ve gayb-ı muhâlî denir.

    Misal âlemini teorik olarak ilk defa inceleyen kişi Şeyhu’l-İşrāk Şihâbüddin Sühreverdî’dir. Sühreverdî’nin bu teoriyi geliştirmesinin arka planında aklın özellikle de fikir gücüne dayalı olarak fizik-ötesi âleme ait bazı hükümler vermesinin imkânsızlığı iddiasıyla Meşşâî felsefe geleneğinin ilahiyat iddialarını geçersiz kılan Gazzâlî’nin iddiaları etkindir. Şeyhu’l-İşrāk Platoncu idealar âlemi teorisine bağlı kalarak metafizik âleme dair bilginin imkânını göstermeyi amaçlamaktadır. Kuşkusuz ki, nefsin fikir gücüne dayalı olarak bu âlemin bilinmesinin önünde birçok zorluk vardır. Öte yandan başta din ve nübüvvet olmak üzere insanlığın doğa-üstü âleme dair çeşitli tecrübeleri, insanın buraya ait bilgileri elde edebildiğini de göstermektedir. Dolayısıyla bu âleme dair bilginin imkânının gösterilmesi bunun ontolojik katmanının ortaya konulması ve tecrübeye dayalı ispatı yoluyla yapılmıştır. Sühreverdî’nin misal âlemi teorisi mirası sufi arifler eliyle geliştirilecek ve tasavvuf kozmolojisinin ve epistemolojisinin en önemli unsurlarından biri konumuna yükselecek, tasavvufi hayatın aşamalarının takibi konusunda önemli bir gösterge olacaktır.

    *Dr., Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi.