MODERNLEŞME VE SALGIN HASTALIK: HAMDAN HOCA’NIN MİRASI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Rıdvan Özdinç

    „Bazan bir devletde ziyâdesiyle inhitat ve fütur emareleri zuhur etmişken tedâbir-i hekîmâne ile teceddüd edip tazelendiği vardır.” der Ahmed Cevdet Paşa. Tedâbir-i hekîmânenin ne olduğu ile ilgili Osmanlı ümera ve ulemasının uzun uzun kafa yordukları, eserler kaleme aldıkları vakidir. Tedbir kelimesinin felsefede yönetim, idare anlamlarına geldiği ve Aristo’nun ilimler tasnifinden beri amelî hikmetin bir parçası olarak kullanıldığı malumdur. Osmanlı’nın duraklama denilen devrinden itibaren mevcut durumdan mülhem teşebbüs edilen arayışların hepsini amelî hikmette toplamak mümkündür. Malum olduğu üzere Aristo’dan itibaren İslam düşüncesinde yaygın şekilde ilimler tasnifi bu minvalde yapılır ve hikmet-i ameliyenin altında “ilm-i edeb veya ilm-i ahlâk, ilm-i tedbir-i menzil, ilm-i siyaset veya tedbîr-i müdün” olarak üçe ayrılır. Osmanlı’nın duraklama-gerileme dönemlerindeki felah çarelerini arayanların tedbir fikrine sarıldıkları ve sarıldıkları bu tedbir fikrinde arayışlarının bu üç alanda kesifleştiğini söylemek mümkündür. İlk ıslahat risalelerinde, layihalarda göze çarpan arayışlar da amelî hikmetin sahasındaki bu üç konuda yoğunlaşır. Buna göre risale veya layiha kaleme alan devlet adamları ve ulema problem tespitini yaparken ve çözüm teklif ederken tahlil ve tekliflerini bu üç alana yöneltirler. Ya ahlaki bir yozlaşmanın ve noksanlığın sebep olduğu bozulma veya çürüme ile karşı karşıya kalındığını ve belirli ahlaki erdemlerin düzeltilmesi veya kazanılmasıyla beklenen düzelmenin gerçekleşeceği üzerinde dururlar. Ya da bu bozulmanın sebebi olarak ekonomiyi yani ilm-i tedbir-i menzili görerek ıslah çareleri ararlar. Bütün bunlarla alakalı olarak da ilm-i tedbîr-i müdün yani siyaset bu bozulma ve kurtulma meselesinin göbeğinde yer alır. İbn Haldûn’dan mülhem hâkim olan tedirginliğin etkisinin boyutlarını hemencecik söylemek kolay değil ama Osmanlı’nın bu arayışları başka sonuçlarla neticelenmiştir ve bunda Osmanlı’nın sebebi ve çareyi amelî hikmette aramasının payının ne olduğu üzerinde ayrıca düşünmek iktiza eder.

    Biz burada tedbir fikrinin Osmanlı zihin dünyasındaki izinden ziyade modernleşmeyle ilişkiler bağlamında gündeme gelişini ele alacağız. Ele aldığımız bu bağlam da daha çok Osmanlı zihin dünyasının en azından bir tarafını meşgul eden kendinden olmayandan bir şey almanın dinî ve psikolojik boyutuyla ilgilidir. Tedbir alma konusunda İslam düşüncesinin dinî ve ahlaki telkinlerinin güçlü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu anlamda Osmanlı zihin dünyasının da bu hususlarda perhizkâr davrandığını söyleyemeyiz. Osmanlı’nın şaşaalı devirlerine şahitlik eden Ebussuud Efendi’nin idad-ı kuvvet yani düşmana karşı kuvvet hazırlamakla ilgili olarak “Düşmanınıza karşı teyakkuz hâlinde bulunun, savunma tedbirlerinizi alın ve size karşı ani hareket imkânını onlara vermeyin.” tefsiri de bu minval etrafında döner.1 İnhitata yüz tutmuş devrin sancılarıyla kıvranan Kâtib Çelebi de aynı minvalden konuşur: “Lakin ekser halk âlem-i târihi masal yerine koyup ‘varaka-yı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler’ mislini darb ederler. Ol ecelden böyle olur bu babda mukadder böyle imiş demek söz değildir.” çünkü “Nâkıs tedbir ile itmâm olmayanı takdire havale cürm ü taksîrdir.”2 Bütün bu uyarılar ve ikazlar, kaleme alınan onca risale, layiha devletteki gidişatı değiştirmeye güç yetirememiş bir taraftan rical-i devlete bu layihalar yazılırken diğer taraftan efkar-ı umumiyeye, halka da irade kaza ve kader risaleleriyle yol gösterilmeye çalışılmış ve fakat nihayetinde düşmandan, rakipten hem de dinini ve varlığını hor gördükleri bir muhataptan bir şeyleri almak zorunda kalmışlardır. Bu zorunluluğun psiko-sosyal boyutu bir yana dinî olarak da izale edilmesi iktiza etmiştir. İşte bu durumda tedbir fikri tekrar tedavüle girmiş ve bunun meşruiyetine yol aranmıştır.

    Tedbir fikrinin karşımıza çıktığı iki mühim saha vardır. Bunlardan biri askerî ve teknolojik yenilikler sahasıdır. Devlet aklının daha kolay intibak sağladığı ve pek de izah etmekte zorlanmadığı alanlardan biri olmasına rağmen özellikle zülfüyâre dokunulduğunda buranın da ateşin bir çehreye bürünüverdiği sıklıkla tecrübe edilmiştir. Bu sebeple toplumda yapılan bu tür değişikliklerin öncesinde veya sonrasında izah gayretlerine rastlamak mümkündür.3 Mesela Yeniçeriliğin ilgasının ve yeni ıslahatların imparatorluğun ateşini yükselttiği Dersaadet’te Esad Efendi cihattan, düşmanın silahıyla silahlanmaktan bahsederken sözü Hz. Peygamberin Taif’te mancınık kullanmasına getirir. Çünkü mancınığı ilk icat eden Nemrut’tur ve Nemrut’a bu fikri veren ise şeytandır. Buna rağmen Peygamberimiz Taif’te ok yerine mancınık kullanmıştır. Çünkü “Barut, top, humbara ve bunun emsâli alât-ı harbiye ibtidâ millet-i ecnebiyede zuhûr edib sonra ehl-i İslâm dahi teallüm ve isti’mâl etmedikçe a’dâ-i dîne mukâbele olunamadığından şer’an teallümü ve isti’mâli lâzım olmuştur ve bunların külliyesinde maksad kahr-ı a’dâdır yoksa kefereye teşebbüh asla hayâl ve hâtıra gelmez.” 4

    Tedbir fikrinin tartışmaların merkezine yerleştiği ikinci alan salgın hastalıklarla mücadele sahasıdır. Özellikle Avrupa’da uygulana gelen karantinanın hastalıkla mücadele aracı olarak alınıp alınmayacağı tartışmaları bir taraftan kâfirleri taklit meselesini diğer taraftan irade kaza ve kader tartışmalarını gündeme getirir. Osmanlı dinî modernleşmesinin iki yönüyle tecrübe ettiği bu tedbir fikrinin salgın ve irade tartışmalarına dönük yüzüne bakacağız. Elimizde bu meseleyi din-modernleşme, salgın, tedbir, karantina ve irade bağlamında ele alan bir metin var. Cezayirli Hamdan bin Osman Hoca’nın önce Arapça olarak İthafü’l-munsıfîn ve’l-üdebâ bi-mebahisi’l-ihtiraz ani’l-veba ismiyle kaleme aldığı ve daha sonra da Tercüme-i ithafü’l-üdebâ adıyla Türkçeye çevirdiği eser, türünün ilk örneklerinden olarak karşımıza çıkar.

    Hamdan Hoca (1773-1842) Osmanlı Cezayir’inin son demlerine şahitlik yapmış, Arapça başta olmak üzere Türkçe, Fransızca ve İngilizce gibi dilleri bilen İstanbul başta olmak üzere, Tunus, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi yerlere defalarca seyahat etmiş bir isim olarak karşımıza çıkar. Babası Burdurlu Osman Hoca muhtemelen ilmî bir vazifeyle Cezayir’e gitmiş, şairin “Cezayir’e giden yiğit gelmez eğleşir.” fehvasınca oraya yerleşip evlenmiş ve Hamdan Hoca da orada dünyaya gelmiştir. Bu evliliklerden olanlara Cezayir’de “Kuloğlu” denilmiştir. Kuloğulları “dayı” olamasalar da üst kademe yönetici sınıfında yer almışlardır. Hamdan Hoca da danışman ve elçi olarak bu vazifeyi ifa etmiş hatta İstanbul’la münasebetleri çerçevesinde sunduğu arizaya istinaden Koca Reşid Paşa’nın Paris’e elçi olarak gönderilmesinde etkili olduğu kabul edilir.5 1830’da Cezayir’in Fransızlar tarafından işgalini görmüş, siyasetin içinde aktif olarak yer almış, tüccar olarak birçok memleketler gezmiş, Cezayir’in son üç yüz yılına Mir’at adlı eseriyle ayna tutmuş biri olarak devrin yakıcı meselelerine yakından bakma imkân ve zaruretine sahip olmuştur.

    II. Mahmud’a arz ettiği bu eserini kaleme alma sebeplerini bahsederken İslam dünyasında modernleşmenin getirdiği birçok probleme de açık ve kapalı temas eden Hamdan Hoca risalenin sonlarına doğru karantinayı uygulayanların küfre düştüklerini iddia eden bir risaleden de bahseder.6 Tecrübelerine dayanarak karantina uygulamasının salgın hastalıklarda ve özellikle vebada niçin uygulanması gerektiğini dinî ve siyasi gerekçelerle izaha çalışır. Bu izahlar aynı zamanda dinî modernleşmenin birçok klişesini barındırması açısından mühimdir:

    Ol seferlerimde Frenk memâlikin intizâm-ı ahvâllerini müşâhede etmiş iken kavâid-i siyasîleriyle cumhurlarını muzırratdan sıyanet etmeleri şöyle idi ki vebanın def‘içün tecrübe ettikleri ihtirâzın menfaatini isbât u riâyet ettiklerinden nice yüzyıllardan berü memleketlerinde vebanın vukû ettiği yoktur.7

    Hamdan Hoca bu fikre karşı çıkan mutaassıplara karşı karantina fikrinin Batılıların dinlerinden kaynaklanmadığını, Cezayir’in yıllardır vebadan neler çektiğini, ne kayıplar yaşadığını buna karşılık Frenklerin karantina uygulamasıyla bu meseleyi hallettiklerini hatta birçok meseleyi de bu yolla hâl yoluna koyduklarını dile getirir: “İ’tikâd-ı fâsidelerince hüsn-i tedbirleriyle ömr-i tabiîlerine reşide olmalarından râhatlarını igtinâm ederek mühim san‘atları mîras gibi biribirlerinden tahsîl edüb sonra gelenler üstazlarına fâik oldular ve medâr-ı siyâsetleri olan mevâdd-ı askeriyelerini ve ticaretlerini bi-hasbi’l-imkân kemâline erdirdiler biz kendi ricâl-i mu‘temedlerimizi sıyânet etmeyerek tazyi‘ ettiğimizden istidrâcla Frenklerin bizim ile cenk etmeğe hâcetleri kalmadı.”8

    Ortaya koyduğu akli izahların mutaassıp çevreleri ikna etmede yetersiz olduğunun farkında olarak meseleyi açar ve öncelikle ayet ve hadislerle tedbir almanın imkânına yol arar. Sonrasında şeri delilleri akli izahlarla, kıyasla kuvvetlendirmeye çalışır ve nihayetinde müşahedelerini ve tecrübelerini ortaya koyar. Sakınmayı, korunmayı emreden ayetlerden sonra özellikle hadisler etrafında gelişmiş ve kökleşmiş kanaatlerle hesaplaşma zorunluluğu hisseder. Bu sebeple anlamları çeşitlendirmeye çalışarak özellikle kavramların tasavvufi tazammunlarından dolayı katmanlı bir dilin varlığını kabul eder. Peygamber Efendimizin kaderi, teslimiyeti ve tevekkülü emir ve tavsiye eden hadislerini bu minvalde izah eder:

    Kemâl-i sıdkla Hak Teâlâ hazretlerine tevekkül etmesi ve esbâb-ı mezkûreyi terk etmesi ve meyyit gibi Hak Teâlâ hazretlerine teslim olması her ne kadar makâm-ı âlî olduğunu inkâr etmeğe mecâlimiz yok ise de umûmen halka teklif olunmaz ve Peygamberimiz aleyhissalâtü ve’sselâm hazretleri evliyâ-i mütevekkilînin umûmen ekmelleri ve efendileridir ve bazı akvâl ve ef‘âl-i nebeviyelerinde bu makâm-ı ekmele irşâd buyurmuş iken havâss ashâbından maâda umûmen halka teklif buyurmamıştır.9

    Avam-havas ayrımı, sorumluluğun tek tipleştirilmesine karşı çıkış gibi giderek modernleşme boyunca silikleşecek bu ayrımlar kuşkusuz hem meselenin çok boyutlu yapısına hem de ikna edilmesi gereken kesimlerin mahiyetine dair fikir verir. Tevekkülün farz olmaması da bu açıklama biçiminin bir gereği olarak delil kabul edilmiştir. Bu izah ve iknadan sonra Hamdan Hoca daha netameli meselelere intikal eder ve modernleşme boyunca dillerde pelesenk edilen ve modernleşmenin en önemli meşruiyet argümanlarından biri kabul edilen hikmet hadisinin de içinde olduğu bir açıklamaya girişir: “Esbâbın sebebiyeti ve illetlerin illiyetleri ve şurûtun şartları nass-ı şer‘iyle ve bazan tecrübe ile sâbit olduğu müsellemdir ve usûl-i dîniyyeye muhâlif olmadıkça şer’an makbuldür.”10 Çünkü Peygamberimiz “Araplardan sübut eden tecrübeler ile amel etmekde beis yokdur.” demiştir. Tecrübenin Araplara tahsis edilmesini gerektirecek bir durum yoktur. Zaten ulema sadece önceki Arapların değil Yunanlar başta olmak üzere birçok millet ve kavmin tecrübelerini almakta bir beis görmemişlerdir. Hatta ilk dönemlerde filozoflardan/hekimlerden öğrendikleri ilaçları Arapçaya tercüme etmişler ve onlara uygun tedaviler geliştirmişlerdir. Ayrıca felsefeciler doğrudan dinî inançlara taalluku olmayan kelâm-ı hikmeti öğrenip öğretmişlerdir. Çünkü Peygamberimiz “Hikmet müminlerin telef olmuş hayvanları gibidir buldukları yerde alırlar.” buyurmuştur.

    Yine modernleşmenin başat argümanlarından biri olacak bir diğer açıklama biçimiyle devam eden Hamdan Hoca çağdaşı ve takipçileri gibi Batılıların bu ilimleri Müslümanlardan aldıkları iddiasına sarılacaktır. Bu iddianın hem modernleşmeyi karşılamak hem de kabul etmek adına mühim fonksiyon icra ettiğini belirtmeden geçmeyelim. Bu aynı zamanda niye geri kaldığımızı da açıklamaya yarayacaktır. Kâfirler, Müslümanlardan aldıkları bu müspet ilimlere sarılarak dünya hayatı ve dünyaya taalluk eden işlerde ilerlemişler buna karşılık Müslümanlar ise şeri ve dinî ilimlere daha çok emek ve zaman ayırmışlar, dünyayı ilgilendiren ilimlere gereken önemi vermemişler ve tabiri caizse şeri ve dinî ilimlerle uğraşırken geri kalmışlardır. Hamdan Hoca meseleye dair ölçüyü ortaya koyarken gavurlardan bir şey alırken yapılması gerekeni iki kademeli olarak belirler. Dine taalluku olmayan hususlarda gavurlardan bir şey almakta bir beis yoktur. Eğer dine taalluku olan bir mesele olursa yani; “Kavâid-i dîniyyeye muhâlefeti vukuunda terki mümkün değil ise ‘ez-zarûrâtu tübîhu’l-mahzûrât’ kaidesi ile isti‘mâl etmesi meşrudur.” Modernleşmenin mühim prensiplerinden biri olarak hem hukuki hem dinî alanı genişletme imkân tanıyan ve Mecelle’nin de önemli prensiplerinden biri kabul edilen “Zaruretler mahzurları ortadan kaldırır.” fehva ve fetvasına başvurur.

    Diğer taraftan bu meselelerin sevk ve idaresine dair idarecilere, yöneticilere yani ulu’l-emre tedbir işlerini düzenleme ve takip etme vazifesini yükler. Bu aynı zamanda modernleşmenin devlet eliyle ve tepeden inmeci karakteriyle de örtüşmesine dair önemli bir fikir verebilir: “Ulu’l-emr dahi cehl-i mürekkebe ve taassuba iltifat etmeyerek taht-ı tasarruflarında olan nev‘-i benî âdemin mazarratlarını def‘ etmeleri vâcibdir ve farz-ı ayn olması muhakkakdır.”11 Bu sebeple yöneticiler karantinayı uygulayabilmek ve salgın hastalıkları önlemek için bu tedbirlerin bir parçası olarak bu işi bilen, Avrupa’yı tanıyan bir ekip kurmalı veya Avrupalılarla meşveret oluşturarak birlikte hareket etmelidirler.

    Amelî hikmetin bir parçası olarak tedbir fikri üzerinden dinî alanın değiştirilip dönüştürülmesi adına devam eden bu çabaların üzerinden iki asırlık bir zaman gelip geçti. İslam dünyasının idarecileri, âlimleri, mütefekkirleri uzun uzun tedbire dair izahlarda bulundular ve bulunmaya devam etmekteler. Bugün Müslümanlar arasında tedbir alınması konusunda ciddiye alınabilecek herhangi bir muhalefetten söz etmek pek mümkün değil. Bugün sağlık başta olmak üzere birçok konuda tedbirin anlam ve alanı oldukça genişledi. Eskinin kendine mahsus hayatı anlama ve anlamlandırma biçimleri terk edildi. Hayatın insicamı içinde vücut bulmuş birçok kavramın anlamı değişti, değişiyor. Bütün bu hazırlanan kuvvetlere, alınan tedbirlere ve değiştirilen anlamlara rağmen Hamdan Hoca’nın hayal ettiği bir İslam dünyasından söz etmek mümkün mü?

    1 Ebussuud Efendi, İrşad-ı aklı selim, Daru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, IV/32.
    2 Kâtib Çelebi, Tuhfetü’l-Kibâr fi Esfâri’l-Bihâr, İstanbul: Matbaa-i Bahriye, 1329, s. 81.
    3 Ubeydullah Kuşmânî, Ebubekir Efendi, Asiler ve Gaziler: Kabakçı Mustafa Risâlesi, haz. Aysel Danacı Yıldız, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2007, s. 135-6. Sahaflar Şeyhizâde Esad Efendi, Üss-i Zafer: (Yeniçeriliğin kaldırılmasına dair), haz. Mehmet Arslan, İstanbul: Kitabevi, 2005, s. 34-8.İmamzâde Esad Efendi, Dürr-i Yekta, [y.y., t.y.], s. 83-6.
    4 İmamzade Esad Efendi, Dürr-i Yekta, s. 86.
    5 Zekeriya Kurşun, “Osmanlı Cezayiri’nin Son Müdâfiî Hamdan b. Osman Hoca (1773-1842)” Tarihimizden Portreler: Osmanlı Kimliği (Prof. Dr. Cevdet Küçük Armağanı) İstanbul: Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği, 2013.
    6 Hamdan Hoca, Tercüme-i ithâfü’l-üdebâ, İstanbul: Dârü’t-tıbâati’l-âmire, 1254, s. 129.
    7 Tercüme-i ithâfü’l-üdebâ, s. 61.
    8 Tercüme-i ithâfü’l-üdebâ, s. 63.
    9 Tercüme-i ithâfü’l-üdebâ, s. 79. Buna örnek olarak da hurmaların aşılanması ile ilgili hadisi ve hadiseyi zikretmektedir. Hurmaları aşılamayıp bırakmak tam bir tevekkül hâlini ifade eder. Ama herkes bu seviyede olmadığı için genele hurmaların aşılanması yönünde “Siz dünyanıza ait işleri daha iyi bilirsiniz.” müsaadesi verilmiştir.
    10 Tercüme-i ithâfü’l-üdebâ, s. 81.
    11 Tercüme-i ithâfü’l-üdebâ, s. 84.