MECELLE ŞÂRİHİ HACI REŞİD PAŞA’NIN NAZARINDA AŞK VE MUHABBET

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Semih Ceyhan*

    Hikmetü’l-işrâk u zevk-i aşk ile me’lûf idim
    Gelmemişdi dehre Eflâtûn ile Edhem henüz
    Hacı Reşid Paşa11 “Henüz Platon ve İbrahim Edhem hazretleri dünyaya gelmemiş iken, ben İşrâkîlerin felsefesi ile sufilerin aşk zevkini birleştirmiş idim.” Bk. Ayşe Söylemez, Reşîd Paşa Dîvân, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2016, s. ...weiter lesen

    Son dönem Osmanlı valilerinden Hacı Reşid Paşa (1858-1918) devletin çeşitli kademelerinde üstlendiği görevlerin yanı sıra hukukçu, tarihçi ve sufi kimliğe sahiptir. Vilayet defterdarlarından Numan Fikri Efendi’nin oğlu olarak İstanbul’da doğar. Aslen Safranbolulu (Zağferanbolu) bir sülaleye mensuptur. Künyesini şöyle kaydeder: el-Hâc Şerîf Ahmed Reşîd Paşa b. Seyyid Nu’mân Fikrî Efendi b. Seyyid İsmâîl Ağa b. Molla Seyyid Ahmed b. Molla Seyyid Mehmed Zağferanbolîlî. Edirne’de Rüşdiye Mektebi’nden mezun olur. Devrin ulemasından Hoca Mecid Efendi’den (ö. 1880) Arapça ve Farsça öğrenir. Mekteb-i Hukuk’tan mezuniyetin ardından sırasıyla Şûrâ-yı Devlet fihrist ve mazbata kalemlerinde memurluk, Tanzimat Dairesi baş muavinliği (1895), Halep ve Adana vali muavinliği, Mersin mutasarrıflığı, Musul ve Hicaz valiliği (1911) vazifelerini deruhte eder. İttihat-Terakki’nin yeniden iktidara gelmesiyle valilikten azledilir. Oğlu Fikri ile birlikte 8 Muharrem 1337 (14 Ekim 1918) tarihinde Vefa’daki konağında gripten vefat eder. Baba-oğul cenaze namazları kılındıktan sonra Süleymaniye Camii haziresine defnedilmişlerdir. Hacı Reşid Paşa’nın fıkıh, İslam tarihi, tasavvuf, ahlak ve şiir alanlarında basılı ve basılı olmayan eserleri vardır.22 Hacı Reşid Paşa’nın hayatı ve eserleri için bk. Bursalı Mehmed Tahir Bey, Osmanlı Müellifleri, haz. M. A. Yekta Saraç, Türkiye Bilimler Akademisi Yay., Ankara 2016, III, s. 1012-1013; İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi ts., ...weiter lesenOsmanlı’da 1868-1876 yılları arasında tertip edilen, İslam hukukuna dayalı olarak hazırlanan ilk Osmanlı kanunlarından biri olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin tümünü kapsayan az sayıdaki Türkçe şerhlerden biri Hacı Reşid Paşa’nın Rûhu’l-Mecelle (İstanbul, 1326-1328) adlı eseridir. Sekiz ciltten oluşan ve 2000 sayfayı aşan hacmiyle eser, Küçük Ali Haydar Efendi’nin (1853-1935) Dürerü’l-hükkâm adlı şerhinden sonra en geniş hacimli olanıdır.33 Rûhu’l-Mecelle hakkında bk. Sami Erdem, “Rûhu’l-Mecelle”, DİA, 2008, XXXV, s. 214-215. Hukûk-ı Ticâret (İstanbul, 1311) adlı dört ciltlik çalışması ticarete dair Osmanlı kanun ve nizamnâmelerindeki hükümleri derleyip açıklar. Beş ciltlik, sekiz ayda tamamlanan (11 Rebîulevvel 1325/24 Nisan 1907) Dîn-i Mübîn-i İslâm (İstanbul, 1328-1329) adlı eseri ise müellifin öne çıkan çalışmasıdır. Kitabın ilk cildi akait; ikinci cildi temizlik ve namaz; üçüncü cildi zekât, oruç ve hac; dördüncü cildi evlilik, boşanma ve doğumla ortaya çıkan durumlar; beşinci cildi tasavvuf ve ahlaka dairdir.44 Dîn-i Mübîn-i İslâm günümüz alfabesine aktarılarak beş cilt toplu hâlde Ergin Kitabevi tarafından 1958’de neşredilmiştir. Ayrıca M. Hakkı Yeşil (1905-1986) tarafından kısmen sadeleştirilerek Salah Bilici yayınevi tarafından her cilt bağımsız olarak yayınlanmıştır. ...weiter lesen Yazara göre bir Müslüman’ın bilmesi zorunlu ve faydalı bilgileri içeren ilmihal niteliğindeki eser dört alanın (akait, ibadetler, tasavvuf ve İslam ahlakı) genel geçer kabullerini paylaşır. Hacı Reşid Paşa ilmihalinin dikkat çekici özelliği –aslında genelde Osmanlı düşünce geleneğine özelde Osmanlı ilmihal kültürüne bakıldığında olağan bir durumdur- kitabında müstakil olarak tasavvuf ve tarikatlara dair malumat sunmasıdır. Buna göre tasavvuf ve ahlak, bir Müslüman’ın inanç ve ibadet hayatını kemale erdiren olmazsa olmaz faydalı ilimlerdendir. Hacı Reşid Paşa’nın İmâm-ı A’zam’ın Siyâsî Terceme-i Hâli (İstanbul, 1328) adlı eseri -her ne kadar Ebû Hanife menâkıbnâmesi türünde gözükse de- onun Emevi ve Abbasi iktidarlarına karşı takındığı siyasi tavrını belirginleştirmek bağlamında aslında Osmanlı siyaset felsefesi literatürüne dâhil edilebilecek bir çalışmadır.55 Eser hakkında bk. İsmail Bilgili, “Ahmed Reşid Paşa’nın İmâm-ı A’zam’ın Siyâsî Tercüme-i Hâli Adlı Eseri ve Değerlendirmesi”, Tahkik İslami İlimler Araştırma ve Neşir Dergisi, 2019, cilt: II, sayı: 2, s. 213-256.Hasan Kâfî el-Akhisârî’nin (ö. 1024/1615) Usûlü’l-hikem fî Nizâmi’l-âlem adlı Osmanlı devlet düzenini anlattığı Arapça eser Hacı Reşid Paşa tarafından tercüme edilmiş, Arapçasıyla birlikte neşredilmiştir (Hicaz Vilâyet Matbaası, 1331). Reşid Paşa’nın şiir kabiliyetini sergilediği eseri ise maruf divan tertibinin gözetildiği Dîvân’ıdır.66 Dîvân neşri ve incelemesi için bk. Ayşe Söylemez, Reşîd Paşa Dîvân, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2016. Şiir derlemesinin mümeyyiz vasıflarından biri nâzımın devrin bazı siyasi olayları hakkında şiirler kaleme almış olmasıdır. Hacı Reşid Paşa’nın basılmamış eserleri şunlardır: Hüsn-i Dil Tercümesi; on sekiz ciltlik İslam devletleri tarihi Târîh-i Umûmî-i İslâm; Abbasiler devrinde başta vezirlik olmak üzere çeşitli makamlarda bulunan Bermekîler ailesinin tarihine dair Târîh-i Âl-i Berâmike Tercümesi; Buhari’nin Sünen’i ile Vâkıdî’nin Fütûhu’ş-Şâm’ından derlenerek terkip edilen Feth-i Mübîn-i Kuds; siyaset felsefesi ve ahlak konularını işlediği Riyâz-ı Adâlet; İhvân-ı Safâ risaleleri içerisinden Risâletü’l-hayevân ve’l-insân Tercümesi.

    Hacı Reşid Paşa tasavvuf ve ehl-i tarik muhibbi bir Osmanlı valisidir. İntisap ettiği yola dair kesin bilgiye erişemesek de, gerek Dîvân’ındaki tasavvufi unsurlardan ve tarikat kültüründen beslenen şiirleri gerek Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın beşinci cildinde tasavvuf ve tarikatlar tarihine yönelik yaklaşımı bu hükmümüzü teyit eder mahiyettedir. Son devir Osmanlı tasavvuf tarihi yazıcılığının ender örneklerinden biri olan Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın bu son cildi iki fasıldan müteşekkildir. Birinci fasıl, tasavvuf ilmine; ikinci fasıl, özellikle Osmanlı Türkiye’sinde yaygın olan ana tarikatların silsilelerine dairdir. İlk fasıl dört bahse taksim edilmiştir: 1. İnsanın kısımları; 2. Sufiler ve tasavvuf ilmi; 3. Kalbin hâlleri; 4. Süluk erbabı, talipler, tarikat türleri. Kalbin hâlleri kısmında “Mücâhede ve Makâmât-ı Aliyye”, “Aşk ve Muhabbet”, “Vecd ve Tevâcüd”, “Vahdet-i Vücûd”, “Tevekkül-Kesb”, “Keşf-Kerâmet”, “Şatahât” alt başlıkları yer alır. Cildin ikinci faslı başlıca tarikatların tanıtımına ve silsilelerine tahsis edilmiştir. Üç kısım içerir: 1. Ashâb devri. 2. Hafî tarikatlar. 3. Cehrî tarikatlar. Müellif, zikri hafî (gizli) olan tarikatlar arasında Nakşibendiyye ve Hâlidiyye kolunu; cehrî (sesli) usulü benimseyen yollar arasında Kadiriyye, Rıfâiyye, Bedeviyye, Şâzeliyye, Mevleviyye, Bayramiyye, Melâmiyye, Halvetiyye ve Şa’bâniyye kolunu müstakil başlıklar altında inceler. Hacı Reşid Paşa Gazzâlî ve İbnü’l Arabî’nin tasavvuf düşüncesindeki başat konumuna işaret ederek tasavvuf tarihi çalışmasını hitama erdirir. Kitabının “Netîce” kısmı şeriat-tarikat-hakikat-marifet (dört kapı kırk makam) saç ayaklarına dayalı tasavvuf anlatısına bir örneklik sunar: “Muhakkik sufiler şeriatı bir mübarek ağaca benzetirler. Tarikat şeriat ağacının çiçekleri, marifet meyveleri, hakikat özü ve meyvelerinin lezzetidir. Önce ağacı dikmek, sonra sulayıp terbiye etmek gerekir. Böylece yeni fidan neşvünema bularak meyve verme kabiliyeti kazansın, ardından çiçeklensin ve meyveye dursun. Meyveleri de olgunlaşmalıdır ki yenildiğinde dimağa lezzet bahşetsin. Bunun gibi şeriat bedenin, tarikat saflaşmış nefsin, marifet kutsal aklın, hakikat ruhun gıdasıdır. Bunlardan başka bir manevi özellik de yaratılmıştır ki o da ruhani lezzettir. Aynı minvalde söz konusu dinin/tasavvufun dört saç ayağı bir bademe benzetilmiştir. Şeriat bademin dış kabuğu, tarikat iç kabuğu, marifet ince zarı, hakikat bademin özü yani tadı misalidir. İçsiz kabuğun kadr u kıymeti olmayacağı gibi kabuksuz badem de olgunlaşamaz. Bazı müdekkik sufiler kabuk ile öz arasında bir tür başkalık bulunduğundan bahisle zikrettiğimiz benzetmeyi dahi kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Şeriat hakikatin bizatihi kendisidir. Marifet ise o hakikati bilip anlamak.”

    Hacı Reşid Paşa merhumun aşağıdaki başlık altında günümüz dil ve üslubuna aktardığımız “Aşk ve Muhabbet” unvanlı yazısı ilk olarak Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın beşinci yani tasavvuf cildi için 1907 yılında kaleme alınıp 1911’de matbu hâle gelmiş, daha sonraları 1914’te Cerîde-i Sûfiyye’de aynıyla yayınlanmıştır. Sufiyye taifesinin aşk anlayışını ele alan makale, tasavvufi aşkın kökenini ve meşruiyetini –diğer tüm tasavvufi unsurların izahında olduğu üzere- hulefâ-i râşidînin hayatından misaller serdederek ortaya koymaktadır. Bu perspektif öte yandan müellifin aynı zamanda siyer ve İslam tarihçiliğinin doğal bir uzantısıdır. Buna göre tasavvuf ve/veya din Hakk’a yakınlaşma yolu ise, bu yolun başı ve sonu Allah ve peygamber sevgisidir. Öte yandan gerek erken devirlerden itibaren İslam’ın hızla dünya coğrafyasına intişarı gerek İslam medeniyetinin ahlak başta olmak üzere erdem ve değerlerde insanlık tarihine damga vurması ve dünyevi başarıları Müslüman toplumdaki özellikle ulema ve evliyanın aşkı, muhabbeti sayesinde gerçekleşmiştir.

    AŞK VE MUHABBET
    (Cerîde-i Sûfiyye,18 Safer 1332/2 Kanunisâni 1329/16 Ocak 1914,cilt III, sayı 79, s. 323-324)
    “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim/sevdim. Bilinmek için mahlukatı yarattım.” Kutsi hadisinde açıklandığı üzere yüce yaratıcı (c.c.) âlemi muhabbet saikiyle yarattığından ötürü kâinatın temeli sevgidir. Varlıkların kaynağı ve mahlûkatın kökeni olan Fahr-i kâinat efendimiz hazretleri (a.s.) Hakk’ın muhabbetinin mazharı olduğundan habibullahtır, Allah’ın sevgilisidir. “Allah onları sever, onlar da Allah’ı…” (Mâide, 5/54) âyet-i kerimesi gereğince muhabbet edenler muhabbet olunduklarından evliyaullah Hak Teâlâ’ya muhabbetle yakın olurlar. “Ey şanı yüce peygamber! Kullarım sana benden sorduklarında, söyle ki ben kendilerine yakınım. Bana dua edene icabet ederim.” buyurulmuştur. İnsanı Allah’a vasıl eden kalptir. Kalbin cilası da Allah sevgisidir. Sevgisiz kalp cilalanmış olamaz, beşerî kirlerden pak ve saflaşmış da değildir. Buna göre muhabbet makamı tüm makamların en üstünüdür. Allah sevgisi bütün makamlara sirayet eder. Bu yüce makamdan önce gelen makamlar Allah sevgisine ulaşmaya vasıta olan derecelerdir. Bununla birlikte makamlarda ortaya çıkan ruhani vecd ve hâller Allah ve Resulullah muhabbetinin eseridir. Çünkü “De ki; Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân, 3/31) ayeti uyarınca Cenâb-ı Hak kendi sevgisini Hz. Peygamber’e ittiba etme, ona uyma şartına bağlamıştır. Zira dinî ve şeri hakikatleri tebliğ eden Hakk’ın habibi Muhammed Mustafa’dır (a.s.). O Hakk’a giden yolda Hakk’ın nurudur. Ancak Hz. Peygamber’in nuruyla menzil, maksada erişilir. Mamafih peygamberlik kandilinden feyz almak bizatihi hidayete ermekle birlikte Hz. Peygamber’den feyz almaya sebep de Allah muhabbetidir. Hz. Peygamber’in sünnetini beyan ve şerh ederek hakikat ana yolunu gösterenler büyük tarikat pirleridir. Pirlerin tarikat usulünü ve adabını öğretenler ise mürşid-i kâmillerdir. O hâlde Allah sevgisine nail olmak isteyen mürit öncelikle bir kâmil mürşidin eline yapışmalıdır. Mürit mürşidinin manevi feyiz ve yönlendirmeleriyle tarikatında makamdan makama yükselerek en yüce makam olan “muhabbetullah” yani Allah sevgisi mertebesine ulaşır.

    Bu izahlardan anlaşıldığına göre, tarikatın sonu muhabbet olduğu gibi başı da muhabbettir. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine “tarikatta seyrusülukun nihayeti nedir?” diye sorulduğunda “başlangıca geri dönmektir.” şeklinde cevap vermesi söz konusu hikmeti dile getirir. Âşıkların sultanı Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (k.s.) buyurur ki: “Âh mine’l-aşk ve hâlâtihi / Ahraka kalbî bi-harârâtihi” (Aşk ve onun sebep olduğu hâllere ah! O aşk ki ateşiyle kalbimi yaktı.) Aşkın bu hâllerine “vecd” ve “cezbe” adı verilmiştir. Kalp ilahi aşkın hararetiyle tutuşarak saflaşır. Kalpteki masiva muhabbet ateşiyle yakılarak imha edilir. Muhabbet ateşi dumansız barut gibi tutuştukça, gönül sahibi olanlarda yıldırımlar, harikuladelikler peyda olur. Bunların her biri bir cezbedir. Nitekim “Rahman’ın bir cezbesi insanların ve cinlerin ameline denktir.” hadis-i şerifi buna işaret eder. Mevlevîlerin dönmesi, Sa’dîlerin donması, Kadirîlerin darbesi, Rıfâîlerin ateşe girmesi, Hâlidîlerin ağlayıp Allah demesi gibi hâller Allah tarafından bahşedilen cezbeler olup feyiz eserleri kalbin safasıdır. Bunlardan zevk almak zevk nedir bilmeye dayanır ki o da Allah ve Resulullah sevgisidir. Cezbeler ilahi muhabbet deryasının katreleridir. Sayı ile sayılmaz, nihayeti bulunmaz. Fakat dalgaların kimisi büyük kimisi küçük olur. Bazı kere bir anda, bazı kere aşama aşama dalgalar coşar kabarır. Zira cümlesi hevaya tabidir. Aşk hevası ise muhabettullah ve muhabbet-i Resulullahdır. Herkes aşk denizinde kendi kendine yüzemez. Bilgi ve beşerî takat bu engin okyanusu şahsi çabayla geçmeye yeterli değildir. Bir kâmil mürşidin eliyle Hakk’ın feyiz ve inayetine mazhar olmaya muhtaçtır. Allah Teâlâ dahi kullarından her birinin istidat ve kabiliyetine göre feyzini bahşeder. İlahi feyze nail olamayanlar olduğu yerde kalır. Rüzgârın önüne düşmeyen insan yorulur. Yüzme bilenler Hakk’ın lütfu ile kendilerini kurtarırlar. Aşk denizini bilenlerden bazıları dahi gelen feyiz dalgasıyla vahdet denizinde boğulup giderek anında kurtuluşa erer ve saadete kavuşur. Nitekim Hz. Ömer’in (r.a.) Müslüman olması ve bunu izhar etmesi işte böyle bir aşk dalgasına kapılıp gitmekle gerçekleşmiştir. Şöyle ki; Kureyş’in ileri gelenlerinden Ömer b. Hattâb görüş ve azminde ısrarlı, bahadır bir zat olduğundan Allah Resulü’ne karşı fedailik yolunda kendisini meydana atarak ve kılıcını kuşanarak hiddetli ve şiddetli gitmekte iken, kız kardeşi Fâtıma ve zevcesi Said’in (r.a.) Müslüman olduklarını yolda tesadüf ettiği Nuaym b. Abdullah’tan haber alır. O esnada kız kardeşi ve eşinin işini bitirmek üzere evlerine varır. Kur’an okuduklarını işitir. Hz. Said’in yakasından tutarak yere atar. Kız kardeşine bir tokat vurup yüzünden kan akıtır. Kız kardeşi gayet etkileyici sözlerle ağabeyine bir sayfa gösterir ki sayfada Tâhâ suresi yazılıdır. Ömer b. Hattab sureyi okumaya başladığında Kur’ân-ı Kerîm’in fesahat ve belagati, manasının tatlılığı ve yüceliği kalbine fevkalade tesir eder. Yukarıdan aşağıya doğru Tâhâ suresini okumaya başlar. “Göklerde, yerde, göklerle yer arasında ve yer altında ne varsa, hepsi O’nundur.” (Tâhâ, 20/6) âyet-i kerimesine gelince, anlamdaki üstünlüğe dikkat eder ve derin bir tefekkür ve mütalaaya dalar. Akabinde kız kardeşiyle arasında şöyle bir konuşma geçer:

    -Ey Fâtıma! Bu kadar mahlûkat hep sizin taptığınız Tanrınız mıdır?
    -Evet.
    -Ey Fâtıma! Bizim 1500 kadar tezyinatlı putlarımız var. Hiçbirisinin bu yeryüzünde bir kırat mülkü yok.
    Hz. Ömer hayret ve tereddüt hâlindedir. Fakat hak dine iyice meyli akar. Okuduğu ayetin alt tarafına bakınca “Allah O’dur ki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.” (Tâhâ, 20/8) ayetiyle karşılaşır. Ayeti iyice düşünür. İlerleyen satırlardaki “Şüphesiz Ben Allah’ım, Benden başka tanrı yoktur; Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14) ilahi emrine gelince Allah ve Resulüne şehadet getirir ve iman eder. İşte Hz. Ömer’in içinde bulunduğu bu hâl Rahman’ın cezbelerinden bir cezbe olup Allah ve Resulullah muhabbetinin eseridir. Âlemin yaratılışı muhabbet eseri ve Resûl-i Ekrem Hakk’ın habibi olduğu gibi din-i mübinin intişarına sebep de muhabbet cezbeleridir. Hz. Ömer muhabbet deryasında müessir bir dalga ile saadete erip bir katre iken, denizler onun akan su misali feyzine nispetle bir damla ve zerre iken, gökteki güneş onun irfan nuruna nispetle zerre olmuştur. Hz. Ömer dünyada kıyamet gününe değin “Fârûk-ı A’zam” unvanıyla meşhur olup, ahirette dahi dirilenlerin önde gelenleri arasında bu isimle anılır. Diğer Ashâb-ı Kirâm ve sonraki nesillerde “dünya” denilen fani köprüden gelip geçen evliyanın tümü muhabbet deryasında yüzmüş vecd ve hâl ehlidir. Onlar gemisini kurtaran kaptandır. Ebu Bekr-i Sıddîk (r.a.) buyurmuşlardır ki: “İslam’ın zuhurunun başlangıcında Hz. Peygamber ile birlikte dağları yerinden kaldıracak, insanın alnındaki saçları ağartacak korkunç hâller içine düşüp derin yerlerine dalarak ve dalgalarına binerek acı sularını içer, kapalı yerlerini açar, temelini muhkem kılar, kapısının iplerini bükerdik. Hâlbuki gözler hasetle, burunlar kibirle doluydu; göğüsler kızgınlıkla alevlenir, boyunlar gururla uzanır, bıçaklar hile ile bilenir, yeryüzü korkudan deprenirdi. Akşamüstü sabaha, sabahleyin akşama çıkacağımızdan ümitvar değildik. Ölümü gözümüzün önüne almadıkça kimseye karşı gelmezdik. Nice unsurlar yutmadıkça bir eğriyi doğrultmak mümkün olmazdı. Bu hâllerin her birinde baba, ana, dayı ve amcalarımızı ve az çok bilcümle mal ve mülkümüzü gönül hoşluğu ve kalp doğruluğu, güler yüz ve tatlı sözle Resulullah’a (a.s.) feda ederdik.” İşte bütün bunlar da Allah ve peygamber aşkının eseridir. Osman b. Affân’ın (r.a.) tam bir hilim ve sükûnet ile Allah ve Resulü’nün emir ve nehiylerine itaat ederek can ve cihandan vazgeçmesi Allah ve Resulullah muhabbetinin neticesidir. Hz. Ali’nin muhacirlerin sultanı Peygamber efendimizin hicreti esnasında bezl-i can etmeyi canına minnet bilerek mübarek döşeklerinde yatması ve her gazada meydana atılarak fedakâr davranması Allah ve Resulullah muhabbetinin meyvesidir. İslam milletinin meydan almasına ve İslam dininin süratle her tarafa yayılmasına başlangıç olan Bedir gazvesinde Müslüman ordusunun ilk iki safındaki Ensar harici Kureyş muhacirlerinden müteşekkil mübârizler aynı soyağacının dalları olmasına rağmen; babası oğlunu, oğul babasını, kardeş kardeşini vesair akraba birbirini sadece Allah’a iman ve peygamberini tasdik etmediklerinden dolayı katletmeleri bir maddi mücbir sebebin zorlamasıyla olmayıp, ana-baba, peygamber, kardeş ve diğer akrabalık şefkatinin ötesinde konumlanan Allah ve Resulullah aşkının neticesidir. Ashâb-ı Kirâm (r.a.) dünyevi maişetleri kanaat üzere olmuş, din-i mübinin nurlarıyla hidayet bulmuş safa ehli olmakla, bizatihi muhtaç olmadıkları hâlde çoğu dünyanın türlü bölgelerine gidip ya cihat ya öğretimle meşgul olarak İslam’ı neşretmeleri yine Allah ve Resulullah sevgisinin eseridir. Din müçtehitlerinin (r.h.) şeriatın hükümlerini istinbat etmede son derece gayretli olmaları, türlü türlü tehlike ve zorluklara karşı benliklerini bir tarafa bırakmaları Allah ve peygamber aşkından dolayıdır.
    Eski Hicaz Valisi
    Ahmed Reşîd

    * Prof. Dr. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.



       [ + ]

    1. 1 “Henüz Platon ve İbrahim Edhem hazretleri dünyaya gelmemiş iken, ben İşrâkîlerin felsefesi ile sufilerin aşk zevkini birleştirmiş idim.” Bk. Ayşe Söylemez, Reşîd Paşa Dîvân, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2016, s. 23.
    2. 2 Hacı Reşid Paşa’nın hayatı ve eserleri için bk. Bursalı Mehmed Tahir Bey, Osmanlı Müellifleri, haz. M. A. Yekta Saraç, Türkiye Bilimler Akademisi Yay., Ankara 2016, III, s. 1012-1013; İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi ts., VII, s. 14.
    3. 3 Rûhu’l-Mecelle hakkında bk. Sami Erdem, “Rûhu’l-Mecelle”, DİA, 2008, XXXV, s. 214-215.
    4. 4 Dîn-i Mübîn-i İslâm günümüz alfabesine aktarılarak beş cilt toplu hâlde Ergin Kitabevi tarafından 1958’de neşredilmiştir. Ayrıca M. Hakkı Yeşil (1905-1986) tarafından kısmen sadeleştirilerek Salah Bilici yayınevi tarafından her cilt bağımsız olarak yayınlanmıştır. Beşinci cilt için bk. Hacı Reşid Paşa, Tasavvuf, Tarikatler Silsilesi ve İslâm Ahlâkı, haz. M. Hakkı Yeşil, İstanbul: Salah Bilici Kitabevi 1965.
    5. 5 Eser hakkında bk. İsmail Bilgili, “Ahmed Reşid Paşa’nın İmâm-ı A’zam’ın Siyâsî Tercüme-i Hâli Adlı Eseri ve Değerlendirmesi”, Tahkik İslami İlimler Araştırma ve Neşir Dergisi, 2019, cilt: II, sayı: 2, s. 213-256.
    6. 6 Dîvân neşri ve incelemesi için bk. Ayşe Söylemez, Reşîd Paşa Dîvân, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2016.