HEGEL’İN FELSEFESİNDE SEVGİ KAVRAMI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  •  

    Yazar: Eva-Maria Engelen*

    Sevgi [Liebe] kavramı, Hegel’in hem erken hem de geç dönem felsefesinde önem taşır. Erken döneminde Hegel, birlik felsefesini temel alarak, din ve sanat kuramı üzerine düşünceleri çerçevesinde bağlılık kavramını geliştirse de, Frankfurt döneminin ardından, sanat ve dinin, tüm insani uğraşların (şiir, doğa bilimi ve felsefe gibi) sahici bağlamını karşılayamayacağı görüşüne vardı. Bu noktada felsefe, bir tarih felsefesi olarak devreye girmelidir. Hegel, din ve sanatın yerine, aklın evrensel geçerliliği iddiasını temsil eden felsefeyi koyar.11 Bu metin, Eva-Maria Engelen, Erkenntnis und Liebe, Zur fundierenden Rolle des Gefühls bei den Leistungen der Vernunft’un (Göttingen Vandenhoeck & Ruprecht 2003) içinde bulunan “Liebe und die Kritik am modernen Subjekt: Hegel und Hölderlin” bölümünün kısaltılmış bir ...weiter lesen

    İnsan, tanrı ve dünya üçlüsünün birliğinin kayboluşunun örneklerini Yunan sanatında bulan Hegel, bu kaybın yasını tutmak yerine, bunu mitolojinden bir arınma ve insanlığın özgürleşme süreci olarak görür. Birliğin bu kaybının aşılması adına Hegel, sevgi kavramını felsefi bir kavram olarak kullanabilmek için, onu duygu olarak nesnelleştirerek salt öznel bir hissiyat olmaktan kurtarır. Bu şekilde aynı zamanda “Benlik Olma”nın bir aşaması olarak öznenin otonomisini vurgular; “Benlik Olma”, Yunan sanatında tanık olduğumuz benliğin oluşumundan daha yüksek bir refleksiyon (düşünseme) aşamasıyla ilişkilidir. Bunun yanında insanın özgürleşmesi, Hegel’e göre bizi, kendisinin de eleştirdiği bir öznellik anlayışına götürür. Bu özne anlayışının örneği olan epistemolojik olarak yalıtılmış (müdrike [Verstand] sahibi) özne, benlik anlayışı açısından yoksunlaşmıştır. Hegel bunu kırmak için, sevgi kavramıyla ilgilendikten sonra, mutlağın bir süreç içerisinde gerçekleşmesine, oradan da tarihsel bir felsefe anlayışına geçer.

    Ama hikâyeye başından, yani erken dönem Hegel’in birlik felsefesindeki sevgi kavramından başlayalım. Birlik felsefesi, 18. yüzyılda öznenin ya da bilincin benlik oluşumuyla ilgilenen yaklaşımları ifade eder. Buna göre, benliğin oluşumu için, dışarıya, ötekine adanmışlık gereklidir. Benlik ya da öznenin kendine dönebilmesi, dolayısıyla bir benlik olabilmesi için ötekine ihtiyacı vardır. Sonlu bir şeye olan bu bağlılık, Eros bağlamında sevgi olarak tanımlanır. Sevgi, ötekiyle sınır çekerek bir benlik oluşturmak için gereklidir. Birlik felsefesinde düşünülen özne, Kant’ın öznesinin aksine hem bir oluş içinde hem de öznenin kendisinin dışında bir şeyle karşılaşarak kendini geliştirme süreci olarak düşünülür. Birliğin yeri, farklı felsefi yaklaşımlara göre farklılık gösterir: Örneğin, Tanrı ve ruhun bilgisinden sorumlu olan din alanı bu yerlerden biridir. Bu yerde arzu edilen birlik, öteki dünyada ruhun Tanrı’yla birleşmesinden ibarettir. Başka bir birlik yeri, güzelin alanında, estetikte bulunur.

    Sevgi kavramı, hem birlik felsefesi hem de Hegel’in romantik sanat biçimi üzerine görüşleri bakımından merkezî bir önem taşır. Birlik felsefesinde sevgi kavramının iki temel önemi vardır. Sevgi ilk olarak benliğin birliğini; ikinci olarak, insan ve doğa, insan ve Tanrı ya da özne ve nesnenin birliğini sağlamalıdır. Sevginin bu çifte önemi, Hegel’in romantik sanat üzerine düşüncelerinde de açığa çıkar; buna göre sevgi, kendisiyle saf ve sonsuz özdeşliği kurarken aynı zamanda sonlu insanla sonsuz Tanrı’nın birliğini tesis eder.

    Hegel, birlik felsefesine karşı bir eleştiri geliştirmeden önce, insanın dünyayla birliğinin, bağlılık momentini içermesi gerektiğine, bu şekilde benliğin ötekinde gerçek anlamda benlik olabileceğine inanıyordu. Hegel’e göre bağlılık sevgiydi. Sevgi, doğayı ve özgürlüğü, özneyi ve nesneyi birleştirirken, aynı zamanda onların neyse o olarak kalmalarına izin verirdi.

    Benlik kendini ancak ötekiyle, yabancıyla karşılaşmada bir benlik olarak deneyimler, bu nedenle benliğinin oluşumu için kendini ötekine bırakmalıdır. Bu bakımdan benliğin ötekiyle birliği önemlidir, çünkü kökensel bir birliğe, mutlak (tanrısal) hakikate işaret etmektedir.

    Hegel önceleri, bağlılığı içeren bir sevgi kavramını savunur, ama aynı zamanda bir kültür ideali olarak (Bildungsideal), eşitlerin özgür toplumunda insanın özgür bir bireye doğru gelişimi düşüncesine de bağlı kalır. Genç Hegel için, çıkarsız bağlılık olarak sevgi, tam anlamıyla kendinden emin bir benliğin oluşumu için olmazsa olmazdır, çünkü insan bağlılık aracılığıyla doğal bir ortama girer. Metaforik olarak dersek: Bağlılık aracılığıyla ortaya çıkan sınırlandırmalar, insana kendi benliğinin sınırlarını gösterir ve böylece benliğinden emin olmayı olanaklı kılar.

    Bu tam olarak kendinden eminlik ya da mutlak öznellik, Hegel’e göre romantik düşüncenin bir özelliğidir. Burada söz konusu olan, birlik felsefesi tarafından sonlunun sonsuzla uzlaşması olarak belirlenen, birlik formu olarak sevgi düşüncesidir. Bu bağlamda Hegel’in, romantik sanat üzerine düşüncelerinde açığa çıkan mutlak öznellik kavramını betimleyişi aydınlatıcıdır. Romantik sanatta ölüm, doğal ve tinsel olmayan ruhun, yani sonlu öznelliğin ölümüdür; sonlu olan, doğa ve tinin ikiliği, ölüm aracılığıyla aşılır ve özne ile mutlak uzlaşır.

    Özne felsefesi olarak birlik felsefesinin özneyi ele alışı biçimi, Hegel’in Hristiyanlığın sanat felsefesi olarak nitelediği Romantiklerin sanat anlayışına denk düşer. Hegel’in bu ele alış biçimine karşı ilerleyen yıllarda eleştirel bir tutum takınacağı daha buradan bellidir. Hegel önce, daha sonra eleştireceği Romantik sanat anlayışının aldığı tavrı betimler: Hegel’e göre Romantik sanatın görevi, öznelliğe giden süreci göstermektir. Böylece Hegel aynı zamanda birlik felsefesini doğru bir şekilde Romantizmin felsefesi olarak tanımlar. Romantik sanat ve birlik felsefesi arasında, özellikle öznenin benlik oluşumuna vurgu açısından parallelik vardır.

    Hegel erken döneminde, eşitlerin birliğini, tahakkümün olmadığı ve dolayısıyla sevginin hüküm sürdüğü bir ilişki olarak tasvir eder. Ancak bu düşünce, eşitlerin birliğinin nihai bir birlik olamayacağı öne sürülerek sınırlandırılır. Nihai birlik bağlamında düşünülen tinsel özne ya da eşitliğin yalnızca tinsellikte olduğuna işaret eden Tanrı, sevginin nesnesi olarak gerçekten somut bir öteki özne değildir, tam da bu nedenle Hegel’e göre birlik felsefesi yetersizdir, çünkü sonlu (insan) ve sonsuz (Tanrı) arasında, sevgi kavramıyla da aşılamayan ilkesel bir eşitsizlik meydana gelmektedir.

    Bunun yanında Hegel, romantik içselliği, aile, siyaset, yurt, meslek, özgürlük ve dinsellik gibi şeyler içeren yaşamın nesnel içeriğini göz ardı eden ve tam da bu nedenle benliğin birliğini tamamlayamayan salt kişisel bir duygulanım olarak eleştirir. Hegel buradan yola çıkarak, sevgi kavramının, felsefi bakımdan bir anlamı olacaksa, refleksiyon özelliği taşıması gerektiği sonucuna varır. Romantik sevgi kavramı ise böyle bir refleksiyonu sağlayamaz.

    Hegel birlik felsefesinin ve romantik sanat anlayışının yaklaşımını başlarda paylaşsa da, daha sonra bu anlayışta duyguların ve düşüncelerin nesnelleşmesinin eksik olduğunu ifade ederek onu eleştirmiştir. Hegel’in Romantik sanat biçimine yönelik sonraki ifadeleri ve eleştirisi, aynı zamanda birlik felsefesine ve onun sevgi kavramına da dolaylı olarak bir eleştiri barındırır.

    Hegel sevgi kavramını özne ve nesnenin birliği olarak özetler ve geç dönem felsefesinde, kökensel birlik düşüncesinin yerine süreç düşüncesini koyar. Estetik’te, birliğin zemini olarak özne yerine, mutlak tinin kendisini nesnelleştirme sürecini koyar. Bu sürecin yansıması sanatta bulunabilir. Birliğin, tarihsel olarak ilerleyen bir benlik olma sürecine dönüşümünü, Hegel, klasik Yunan’ın dönemsel ve kavramsal bakış açısında bulur.

    Romantik sanat bir sonraki adımda tinin öznelleşmesinin bir tasvirini bize sunar. Nihai adım, modern dünyanın sanatında gerçekleşir ve Hegel modern sanatta aynı zamanda sanatın sonunu görür, çünkü bu aşamada sanat artık sezgisel bir dolayım olarak tinin kavramsal nesnelleşmesini aktarma aracı olmayı başaramaz. Sanatın bu durumu üzerine yargısının ölçütü, Hegel’e göre, birlikten yola çıkan ve öznelleşmenin ardından nesnelleşmeye varan süreçtir.

    Kavramsal belirlenim aracılığıyla akıl üzerinden sağlanamayan bir birlik, geç dönem Hegel’e göre “kendinde ve kendi için var olan” bir evrensellik değil, yalnızca kendi benliğine yönelen tekil bir öznenin kişisel bir duygusudur. Yalnızca sevgi duygusunun olduğu yerde refleksiyon eksiktir. Ancak birleşme ve ayrılma süreçleri algılanarak sevgi kavramına dâhil edildiğinde, refleksiyon da başlar. Bu gerçekleştiğinde de Hegel’e göre “duygu” ve “kavram” birbirlerine karşıt olmazlar ve sevgi de kavrama bürünür. Böylece bir duygu olarak sevgi nesnelleşir ve salt öznel duygulanımdan ayrılır, Hegel’e göre sevgi kavramı felsefi bir kavram olarak kullanılacaksa bu gereklidir.

    Bu görüş, Hegel’in düşüncesindeki bir gelişmeye işaret eder: Buna göre Hristiyanlığın sevgi kavramı ve sevginin ete kemiğe bürünmüş hâli olarak İsa fikri, güzelliğin ve özgürlüğün ancak öte dünya ideali olarak mümkün olabileceğini söyler. Hegel erken döneminde, Hristiyanlığı, “insanın bölünmüşlüğü”nün İsa figürü ile aşılmasını sağlayacak bir sevgi dini olarak yeniden formüle etmek ister. Uzlaşma olarak sevgi, insanın artık “kendi başına ben ya da sen” olmamasını sağlar. Sen ve Ben’in ya da nesne ve öznenin salt bir sentezi Hegel’e yetersiz gelir, çünkü salt bir sentezde tekil unsurlar var olmaya devam eder. Oysa sevginin gücü aracılığıyla özne ve nesne, duyusallık ve akıl, özgürlük ve doğa karşıtlığında barınan tekil unsurlar, nesnel varoluşlarını kaybederler.

    Yalnızca sevgide nesneyle bir olunabildiğinden ve böylece özne ve nesne ayrımı ortadan kalkabildiğinden, sevgi kavramı, doğa ve insanın, özne ve nesnenin arasında bir uzlaşmayı mümkün kılmaktadır. Bu uzlaşma aynı zamanda özgürlüğün ve doğanın, edimselliğin ve olanağın birliği olarak da düşünülebilir. Daha Hristiyanlığın Tini ve Kaderi’nin ikinci baskısında bile Hegel, sevgi aracılığıyla nesnelliğin gücünün kırıldığından söz eder.

    Hegel için esas dönüm noktası ise, Hristiyanlığın sevgi kavramının, toplumsal zorlukları aşmada bir işe yaramadığını düşünmeye başlaması olur. Erken döneminde Hegel hâlâ, İsa’nın, sevginin gücü aracılığıyla insanlar arasında birliği yeniden tesis edebileceğine inanır. Oysa Hegel’in ilk dönem metinlerinde de, sevgi kavramının toplumsal meselelere uygulanabilirliği konusunda şüphelere rastlanır. Örneğin Hegel, İsa’nın kendi dönemindeki toplumsal düşmanlıkları sevgi aracılığıyla değil, ancak cesur bir karşı koymayla aşabileceğinden söz eder. Bu ise İsa’nın somut dünyaya dâhil olması demektir, oysa İsa’nın varoluşu, yaşamın dünyevi meselelerinden ayrıdır, zira İsa için dünyevi meselelerle ilgilenmek anlamsızdır. Tanrı’nın krallığı bu dünyadan değildir.

    Bu nedenle Hegel sonunda Hristiyanlığın sevgi kavramının, insanların yaşamını doğrudan ilgilendiren tarihsel ve politik meselelere uygulanamadığını, yalnızca öteki dünyayla ilişkili olduğu sonucuna varır. Hegel, sevgi ve öteki dünya ilişkisine temel bir örnek olarak, sevginin elçisi olan İsa’nın toplumun içindeki toplumsal koşulları değil, yalnızca toplumun bileşeni olan insanları değiştirmeye çalışmasını gösterir. Bu durum, Hristiyan sevgi kavramının bu dünyayı değiştirmeye niyetlenmediğini, öteki dünyaya işaret ettiğini gösterir. Bunun sonucunda da, insanın yaşadığı somut gerçeklikle bir uzlaşma olanaksız olur, çünkü bir toplum ya da toplumsal gerçeklik yalnızca sevginin nesnesi olarak kalamaz. Sevgi, düşünsel meselelerin aksine yalnızca idealist, öznel bir istektir ve toplumsal anlaşmazlıklara bir çözüm bulamaz. Felsefesinde bu noktaya gelen Hegel, bu sevgi kavramını terk eder.

    Öteki dünyaya işaret eden Hristiyanlığın sevgi kavramının yanında, Hegel için özne ve nesneyi birleştiren bir ide olarak sevgi kavramı da soru işareti taşır, çünkü bu kavram dünyaya, aslında aşması gereken bir sınır çizer. Hristiyanlığın sevgi kavramı öznel bir uzlaşmaya ve birliğe götürebilir, ama onda birliğe giden süreç üzerine refleksiyon eksiktir, çünkü bu kavram yalnızca tekil öznenin kişisel duygulanımına denktir. Hegel’e göre dolaysız bir birlik mümkün değildir. Birlik felsefesini terk etmek demek, sanatın ve estetiğin mükemmel bir hakikat deneyimi alanı oluşturabileceği fikrini de terk etmek demektir.

    Peki Hegel sonraki yıllarda, örneğin Estetik’te sanat ve birlik fikri arasındaki ilişkiyi nasıl yorumlar? Sevgi kavramının, felsefi bir kavram olarak işe yaraması için refleksif ve tinsel olması gerekliliğine yönelik talep, Estetik’te nasıl yer bulur?

    Charles Taylor, Hegel üzerine olan monografisinde, önümüzde duranın nasıl tinsel olanın ifadesine dönüştüğünü düşünmek için Bach’ın kantatlarını örnek verir. Bach’ın kantatları, ilettiği şeyi doğrudan betimlemez, yani bir duanın salt bir ifadesi değildir, başka bir deyişle insanın Tanrı’yla ilişkisinin yalnızca yeniden aktarımı değildir. Tinsel olan kendisini duyusal bir nesnede, kendisi temsil edilemeyecek biçimde gösterir, yani sanatsal betimlemede refleksiyon yer almaz. Peki Romantik sanatta sevginin tasviri, sanat eseriyle meşgul olan sanatseverlere birlik ve ayrıma ilişkin refleksif bir kavramı neden aktaramaz? Hegel’e göre, Romantik sanatın sevgi tasvirlerinde refleksif, tinsel bir sevgi kavramına gönderme bulabiliriz, ama bu kavramın tam bir belirlenimi görevi felsefeye kalmaktadır.

    Hegel birlik felsefesinden uzaklaştıkça, sanatın ve genel olarak estetiğin felsefi bakımdan merkezî bir disiplin olduğu görüşünden de uzaklaşır. Sanat Hegel’e göre, sahici gerçeklik olarak, nesnel varoluşun sınırlarını aşan olağanüstü bir gerçekliği bize erişilir kılar. Ama güzellik ve hakikat, aynı zamanda sonlu, yani nesnel gerçeklikle de ilişkidedir, çünkü sonuçta ancak nesnel bir gerçeklik olan sanat yapıtı aracılığıyla deneyimlenebilirler. Hegel’de sanat ve hakikat ilişkisi bağlamında sanat bu bakımdan hakikatle ilişkilidir, ama sanat hakikati, daha yüksek olan kavramlar ya da düşünceler aracılığıyla formüle edemez. Sanat yalnızca refleksiyonu uyandırır.
    Frankfurt döneminin sonuna doğru Hegel, sonsuzun ve sonlulun birliği için, her ikisine de ait olan ve ancak koyulabilen [gesetzt] kökensel bir zemine gereksinim olduğu görüşündeydi. Ancak Hegel sonraları, sevgi kavramının tam bir belirlenimi için böyle kökensel bir zemin şartının tarihsel ve sistematik olarak aşılması gerektiğine karar verir, çünkü temel koyma [Setzung], varlığın ve bilmenin zeminin aslında gerekçelendirilmeden saptanmasından başka bir şey değildir. Varlığın ve bilmenin zeminine ilişkin bu tür bir şart koşmaya karşı her zaman şüpheyle yaklaşılmalıdır. Sonuç olarak Hegel bu nedenle mutlağı birliğin kökensel zeminiyle değil, mutlağın gerçekleşmesinin süreciyle özdeşleştirir.

    Hegel’in düşüncesinin gelişiminde sevgi kavramı her zaman merkezî bir rol oynamıştır, çünkü Hegel’e göre sevgi, karmaşık bir birleşme ve ayrılma sürecidir ve birleşme ile ayrılma süreçlerinde mutlak da kendine dönmektedir. Hegel’in olgun döneminde bu bağlamda ikinci bir sevgi kavramı ortaya çıkar; bu sevgi kavramı gerçi Hegel’in daha önce birlik felsefesinde sunduğu sevgi kavramıyla bağlantılıdır, ama daha sonraki eleştirisinde Hegel bu önceki ya da ilk sevgi kavramını terk eder.

    Hegel’de özne ve nesnenin birleşme süreci, mutlağın süreç içerisinde gerçekleşmesi düşüncesiyle yer değişir; böylece Hegel her türden birlik felsefesinin temel sorununu, yani içinden bir ikilik olarak özne ve nesnenin çıktığı kökensel bir zemin şartı gereksinimini çözer. Mutlağın tarihte gerçekleşmesi, estetik tarihinde de kendini gösterir, örneğin Romantik sanat biçimi tinin öznelleşme aşamasını temsil eder. Tinin gerçekleşme sürecinde, tin, klasik Yunan sanatı sona erince, Romantik sanattaki öznelleşme aşamasına geçmiştir. Bu gelişim, Hegel’e göre mutlağın gerçekleşme süreci için zorunludur.

    Transandantal akıl ve hakikatin kaynağı olarak eleştirel felsefeye ölçütünü veren ve aydınlanma fikrine dayanan Kantçı özneye karşı, Romantik akımda, aynı zamanda hakikatin kaynağı olarak düşünülen, özne ve nesnenin mitsel, ortak bir kökeni fikri ortaya atılmıştır. Özne ve nesne ayrımının nasıl aşıldığını, alegorik ifadenin dışında daha anlaşılır kılmak için, estetik alana işaret edilmiştir. Özne ve nesne ayrımıyla ortaya çıkan, dünyaya ilişkin kaybetmişlik hissi, estetik deneyimle aşılmalıdır. Oysa özne ve nesne ayrımı ne uzlaşma kavramının devreye sokulmasıyla ne de birlik kavramıyla ortadan kalkabilir; Hegel’in mutlağın süreç içerisinde gerçekleşmesi fikri işte tam da bu noktada ortaya çıkar.

    * Prof., Konstanz Üniversitesi, Felsefe bölümü

     



       [ + ]

    1. 1 Bu metin, Eva-Maria Engelen, Erkenntnis und Liebe, Zur fundierenden Rolle des Gefühls bei den Leistungen der Vernunft’un (Göttingen Vandenhoeck & Ruprecht 2003) içinde bulunan “Liebe und die Kritik am modernen Subjekt: Hegel und Hölderlin” bölümünün kısaltılmış bir versiyonudur.