KOMİK BİR HİS

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Elizabeth Rottenberg*

    Kirby Dick ve Amy Ziering Kofman’ın yönettiği 2002 tarihli belgesel Derrida’nın otuz altıncı dakikasına girdiğimizde, Yahudi-Amerikan ağzıyla söylersek, Amerikan chutzpah’ının —atılganlığının — (Fransız) kriptonitiyle karşı karşıya geldiğine tanık oluruz.11 Editörün notu: Bu metni tercüme eden Güçsal Pusar’a teşekkür ederiz.
    Ya da Shakespeare’den hareketle biraz daha basmakalıp bir ifade kullanırsak: Derrida’da aşk dile geldiğinde mülakatı yapanla mülakat yapılanın sesleri semayı ahenkleriyle mest etmez. Ekranda Jacques Derrida’nın sabrı, filozofu “aşk” hakkında soru yağmuruna tutan Amy Ziering Kofman tarafından en uç noktasına kadar sınanmaktadır. Gelgelelim, Derrida bu sorulara yanıt vermektense Ziering Kofman’ın üstüne gidip onun sorularını sorgulamaya başlar; kırgınlıkla karışık bir kızgınlık içinde, söz konusu aşk (eros) olduğunda uyuşmazlığın (eris) her zaman yanı başımızda olduğunu ortaya koymaktadır sanki Derrida. Ama bu diyalogda mizahi bir yan da vardır: Ziering Kofman sorularını ağır Amerikan aksanlı Fransızcasıyla sorarken “aşk”ın Fransızca karşılığı olan sözcüğü (l’amour) “ölüm”ün karşılığından (la mort) neredeyse ayırt edilemeyecek şekilde telaffuz eder. Ziering Kofman’ın akademik mülakat kaidelerini hiçe sayması da bir o kadar eğlendiricidir; hoşbeş faslına zerre kadar ilgisi yoktur. Yahudi-Amerikalı bir belgesel sinemacıdan bekleneceği üzere lafı hiç dolandırmadan konuya girer:

    “Aşk [l’amour] hakkında ne söylemek isterseniz…”
    “Ne hakkında?”
    “Aşk [l’amour]”.
    “‘Aşk’ [l’amour] mı ‘ölüm’ [la mort] mü?”
    “Aşk [l’amour], ölüm değil [pas la mort]. Ölüm hakkında çok şey dinledik zaten.”
    “Aşk?”
    “Aşk.”
    “Aşk hakkında söyleyecek hiçbir şeyim yok. Hiçbir şey. Bana en azından bir soru sormanız gerek. ‘Aşk’ hakkında öyle yerli yersiz nutuk atamam. Bir soru formüle etmeniz lazım. Aşk hakkında durduk yere genellemelerde bulunamam. Olmaz, yapamam. Belki benden tam da bunu söylememi istiyorsunuzdur . . . aşk hakkında genel olarak söyleyecek hiçbir şeyim olmadığını!

    Hâlâ gülümsemekle birlikte ağzından aşka dair sloganvari bir laf alınmaya çalışılmasından bariz şekilde rahatsız olan Derrida başını sallamaya başlar. Bundan yılmayan Ziering Kofman, aşkın felsefe tarihindeki önemine dair yalın ama yine de çok kapsamlı bir soru sorar. Ve bu noktada Derrida artık gizleyemeyeceği denli çileden çıkmıştır: “Hayır, bana bunu soramazsınız. Filozoflar neden aşk hakkında konuşmuşlardır? Felsefe böyle başladı zaten. Yok, hayır, hayır, mümkün değil. Zihnim bomboş; söz konusu genel mahiyetiyle aşk olunca zihnim boşalıyor. Ya da bana felsefenin aşka dair söyleyecek neden bu kadar çok şeyi olageldiğini sorduğunuzda ya söyleyecek hiçbir şeyim olmuyor ya da zihnim klişelerle doluyor.” Yirminci yüzyılın bu büyük filozofu, aşk konusunda bu genellikte üstüne gelindiğinde, bastırılmış düşünceleri ayaklanan bir psikanaliz hastasından pek de farklı olmayarak eli boş çıkıyor ve Ziering Kofman’ın soruları bir ret duvarına tosluyor.

    Daha doğrusu, ta ki bir anda, beklenmedik bir biçimde, sanki tesadüfen, Derrida bütün psikanalistlerin rüyalarını süsleyecek bir çağrışım bulana değin, meselenin tam kalbine ya da, bu durumda diyebileceğimiz gibi, kalbin tam kalbine değen bir çağrışım. Ziering Kofman’ın amansız sorularına cevaben (psikanaliz boşuna bir Yahudi bilimi değil!) Derrida, deyim yerindeyse, kalbin kalbini okuyor.

    “Sorulabilecek ilk soru, ki burada konudan biraz sapıyorum, kim ile ne arasındaki farka dairdir. Birine mi yoksa bir şeye mi âşık olunur? . . . Birini, onun mutlak tekilliği için mi seviyorum? Seni sen olduğun için mi seviyorum? Yoksa senin niteliklerini mi seviyorum, güzelliğin ya da zekân gibi? İnsan birini mi sever yoksa birine dair bir şeyi mi? Kalp, kanımca, aşkın kalbinde yer alan kim ile ne arasındaki bu farkla yarılmıştır. Aşkın kalbin hareketi olduğu sıklıkla söylenir . . . ki bu da aşkın tarihinin, aşkın kalbinin kim ile ne arasında bölünmüş olduğu anlamına gelir.”

    Aşkın kalbinde, Derrida’ya göre, kalp kim ile ne arasında kalmıştır. Bu demek oluyor ki birine âşık olduğumda, kalbimin âşık olduğum bu kimsenin mutlak tekilliğiyle mi yoksa bu kimsenin sahip olduğu niteliklerle (zekâ, güzellik, vs.), yani bu kimsenin var olma tarzıyla (“Çok farklı bir havası var,” “Her yaptığı büyüleyici,”) mı attığını bilmem, bilemem. Birine mi yoksa bir şeye mi âşık olunur? – işte bütün mesele bu.

    Gelgelelim, sorusunu bu şekilde formüle ederken Derrida sadece aşkın kalbindeki karar verilemez bir gerilimi ortaya çıkarmakla kalmaz; kim ile ne arasında net ya da sağduyuya dayalı bir ayrım olduğuna duyduğumuz naif güveni de askıya almamız gerektiğine işaret eder. Kim ile ne arasındaki sınırlar aşk ile sarsılacaktır. Aşka düştüğümüzde, yani “kim ile neyin ikileminin içine çekildiğimizde,” kaçınılmaz —ama ne de zevkli! — bir karar verilemezliğin içine düşeriz. Aşktan konuşurken Derrida’nın gözlerinde yıldızların parlamamasının sebebi de bu olsa gerek. Çünkü aşkta (“Âşık olmaya başlayan, âşık olan ya da aşkını kaybeden herkes kim ile neyin ikileminin içine çekilir.”) dengemizi en temelden sarsan bir şey vardır. Başka bir deyişle, “küresel konumlama sistemi”mizi — ısrarla, inatla, yılmadan, buyurganca — sekteye uğratan şeydir aşk.

    Şimdi, pek tabii ki, Derrida’nın da bize hatırlattığı gibi, felsefe aşkla, aşk hakkında konuşarak başlamıştı. En başından itibaren felsefe kendini hikmet (sophia) sevgisi (philia) olarak tanımlamıştır. Hakkında hikmet aradığı şeylerden biri de aşktı (ki aşkın ya da sevginin farklı türlerini ele almıştır: erotik, kardeşçe, ilahi, narsistik, vs.). Bu yüzden bir filozofun ismini taşıyan bir filmin ana temalarından birinin aşk olmasında şaşılacak bir şey yok. Ancak şayet aşk öyle güllük gülistanlık içinde yaşanmıyorsa, şayet aşk, aksine, hayatta yönümüzü tayin etmemize yardım eden ayrımları bize sorgulatıyorsa, felsefenin kendisi de aşkın bu sorgulayıcı geriliminden yara almadan kaçamayacaktır. Ziering Kofman’la diyaloğunda aşktan söz ettiğinde Derrida’nın kaçınılmaz olarak felsefenin ilk sorusuna, varlık sorusuna — “nedir, varlık nedir, ti esti?” — geri dönmesinin ve onu yeniden formüle etmesinin nedeni de budur. Varlık sorusu da, Derrida’nın bu “aşk” sahnesinin sonunda belirttiği gibi, “her zaman çoktan” kim ile ne arasında “bölünmüştür”: “Varlık biri midir yoksa bir şey midir?”

    Bu da bizi felsefe tarihindeki başka bir “aşk sahnesi”ne getiriyor, bir “ilk sahne” olarak da nitelendirilebilecek bir sahneye. Bu sahnenin, Hollywood’da dedikleri gibi, yüksek bir prodüksiyon değeri yoktur yalnızca; aynı zamanda hikmet arayışı içindeki felsefenin nasıl da âşığın ayak bastığı zemini sarstığını gösterir. Buna şu an değinmemin nedeni bu sahnenin Derrida’da tam da — ama şaşırtıcı şekilde — kim ile neyin farkına dair bir soru olarak tekrar ele alınmasıdır. Platon tarafından Theaitetos’ta tasvir edildiği hâliyle bu sahnede Yunan doğa felsefesinin kurucusu Thales’in ayakları sorgulama itkisi yüzünden yerden kesilir. Platon’un bize anlattığına göre, büyük bir hikmet âşığı olan Thales gökyüzünde ne olup bittiğini anlamaya o kadar teşnedir ki iki adım ötesini görmekten acizdir; yıldızlara öyle sırılsıklam âşıktır ki bir kuyudan aşağı tepetaklak düşmüş ve sırılsıklam olmuştur — ve nüktedan bir Trakyalı hizmetçi kızın alay konusu olmuştur.

    Derrida’dakiyse hem aynı hem de farklı bir sahnedir. Film başlayalı beş buçuk dakika olmuştur. Derrida bir grup arkadaşıyla birlikte bir yuvarlak masa toplantısına gitmek üzere New York’un kalabalık bir caddesinde karşıya geçmektedir. Derrida, onu çekmekteyken nereye gittiğine dikkat edemeyen kameraman için endişelenir: Kaldırıma çıkarlarken “Dikkatli ol,” der. Kameramanın kazasız belasız karşıya geçtiğini gördükten sonra Derrida yüzünde bir gülümsemeyle arkadaşlarına döner ve şöyle der: “Etrafındaki her şeyi görüyor ama tamamen kör. Yıldıza bakarken kuyuya düşen filozofun imgesidir bu.” “Yıldız” sözcüğünü vurgulayarak iki elinin işaret parmaklarını kendine çevirmiş ve gülmeye başlamıştır.

    Komik bir sahne — Derrida’nın felsefe tarihinden bir kahkaha sahnesini kendince bir şaşırtmacayla çabucak tekrar etmeyi başardığı bir sahne. Thales’in hikâyesinde şakanın hedefinde aklı bir karış havada olan filozof vardır; hikmet âşığı, ayağını yere sağlam basan ve bu sebeple de daha dünyevi olmakla beraber kafası da daha karışık olan şakacı Trakyalı kızın gözünde maskara olmuştur. Bu şekilde felsefeyle nüktedanlık, aşkla kahkaha köken itibarıyla çatışmış olur. Derrida’nın durumundaysa hem şakayı yapan hem de şakanın hedefinde olan bir filozofla karşı karşıyayızdır. “Şakayı şakacıdan nasıl ayırt edebiliriz?” diye sorar gibidir yıldız-filozof. Şakanın hedefinde cismen semavi değil beşerî olan “filozof” mu vardır, yoksa “yıldız,” yani filmi çekilen filozofun “yıldız ışığı” ya da “yıldız cazibesi” mi vardır? Bu sahneye güleriz çünkü karşımızdaki filozof gerçekten de bir rock yıldızı, bir film yıldızıdır, Derrida adlı filmin yıldızıdır. Demek ki şaka hem kim ile neyin arasındaki ayrımın bulanıklaşmasına — “yıldız” bir kişi midir bir şey midir? — hem de bu bulanıklaşmanın tam da burada ve şimdi, gözlerimizin önünde, izlediğimiz bu filmde ve onun aracılığıyla vuku bulduğuna dikkat çeker. Bir ilk sahneyi mizahi bir sahne olarak — bir bakımdan narsistik bir şekilde (“Aşk narsisttir.” der Derrida)22 Jacques Derrida, “‘There is No One Narcissism’ (Autobiophotographies),” çeviri Peggy Kamuf, Points . . . Interviews, 1974-1994 içinde, editör Elisabeth Weber (Stanford: Stanford University Press, 1995), 199; “‘Il n’y a pas le narcissisme’ (autobiophotographies),” Points de … Continue reading —tekrar ederek Derrida izleyicisini kahkahaya boğar ya da, Amerikan İngilizcesinin güzel bir deyişiyle söylersek, gülmekten yerlerde süründürür [has . . . on the ground laughing]. Buna, film başlayalı topu topu beş dakika geçmiş olduğu için da şu eklenebilir: Derrida’nın bu éclat de rire’iyle (birden kahkaha atmasıyla) Derrida da hızlı başlamış, deyim yerindeyse ayaklarının yere değmesiyle koşmaya başlaması bir olmuştur. Ama ne olursa olsun kayıtsız kalamayacağımız başka bir şey daha vardır: Derrida’nın kendinin çok farkında olan nüktedanlığı farkında olmadan rotamızı (Lacancı) psikanalizin limanına kırmıştır.

    Jacques Lacan birden çok seminerinde, birden çok kez “Aşk komik bir histir.”33 Jacques Lacan, Formations of the Unconscious, 1957–1958, Seminar, Book 5, editör Jacques-Alain Miller, çeviri Russell Grigg (Cambridge: Polity, 2017), 123; Les Formations de l’inconscient, 1957–1958, Le Séminaire, Livre 5, editör Jacques-Alain Miller (Paris: Éditions du Seuil, 1998), … Continue reading
    diyecektir. Aşk meselesinin “komik olanın merkezinde” yer aldığını iddia eder, örneğin Bilinç Dışının Oluşumları’nda (FU, 121/134). Bu merkezîliği göstermek için Molière’in Kadınlar Mektebi’ni yorumlayarak Freud’un komik olanı tartıştığı Espriler ve Bilinçaltı ile İlişkileri’ne (Fransız usulü bir) şüpheyle yaklaşmış olur. Ama şu da var ki, Lacan’ın Platon’un Şölen’ine odaklanan Aktarım seminerinde ileri sürdüğü gibi, “bu komik his” Freud’un “aktarım aşkı” dediği o küçük tuhaf şeyden ayrı düşünülemez. Bu sonraki seminerinde Lacan, Platon’un aşk temalı ünlü diyaloğunu baştan sona mizahi bir diyalog olarak okumakla kalmaz (“Şölen’de . . . diyaloğun komik olana göz kırpmayan tek bir noktası bile yoktur.” [T, 74/95]”); Şölen’i ilk analitik aktarımın temsili (Alkibiades’in Sokrates’e aktarımı) olarak da okur. Bu sebeple, Lacan’ın adını Derrida ve aşkla ilgili bu tartışmanın içinde geçiriyorsam, bunun nedeni Neil Simon’a yakışacak tuhaf bir çifti akla getirmek ve “aktarım aşkı” denen bu kayda değer şeye dikkat çekmektir.

    Şu işe bakın ki aktarım aşkına odaklanan makalesinde Freud da “aktarım aşkı”nın (Übertragungsliebe) ya da “aşk aktarımı”nın (Liebesübertragung) “komik yanlarından” dem vurur.44 Sigmund Freud, “Observations on Transference-Love (Further Recommendations on the Technique of Psychoanalysis III),” The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud içinde, çeviri James Strachey, Anna Freud ile birlikte ve Alix Strachey and Alan Tyson’in … Continue reading Hatta hastasının aşk nesnesi hâline gelen analistin afallayışının gülünçlüğünü tarif etmek için “eğlendirici bir anekdot”a (SE 12: 165 / GW 10: 314) bile başvurur. Ama Freudyen mizahın bu oldukça şaşırtıcı örneğine geçmeden önce biraz durup aktarımın kendisinin — hastayla analisti arasında gelişen yoğun duygusal ilişkinin — zaten “âşık olma mahiyetinde” (SE 20: 225 / GW 14: 256) olduğunu hatırlamalıyız. Bir hasta analistinin şahsına “özel bir ilgi” (SE 16: 439 / GW 11: 456) duymaya başladığında, analistini sürekli övdüğünde ve niteliklerini yere göğe koyamadığında, bu analistle ilgili her şey ayaklarını yerden kestiğinde, işte o zaman “bu türden bir âşıklıktan” (SE 20: 225 / GW 14: 257) söz edebiliriz. Freud, bu cicim ayı esnasında hastanın analizinde harika ilerlemeler kaydettiğini belirtir; yine bu dönemde analistin yıldızı alabildiğine parlamaktadır.

    “Ama bu güzel havalar ilelebet süremez. Bir gün hava kapanır. Tedavide güçlükler belirir” (SE 16: 440 / GW 11: 457). Aktarım aşkı işte bu güçlüklerden biridir. Hastanın “düştüğü bu aşk derinleştiğinde” (SE 20: 225 / GW 14: 257) —analistin çalışması hastanın bilinçaltına nüfuz ettiğinde ve bastırılmış önemli içeriklerin ifşa edilebileceğine delalet ettiğinde — tutkulu bir aşk ortaya çıkıp hastanın iyileşme arzusunun yerini alabilir. Bir anda direnç baş gösterir: “gerçekliğin ani baskınıyla bir oyun yarıda kesilmiş gibidir, bir tiyatro temsili sırasında yangın alarmı verilmiş gibi” (SE 12: 162 / GW 10: 310). Hastanın (ateşli) arzusunun “gerçekliği” kendisini belli eder ve analiz çalışmasını (“oyun”u) duraklatır. Analist önceden hastasının dostane ve sevecen hislerinin ekmeğini yerken şimdi kendisini “daha talepkârlaşan, duygusal ve duyumsal tatmin bekleyen, kıskanmaya başlayan ve öteki yüzünü, yani istediklerini elde edememesi durumda saldırganlaşmaya ve kin tutmaya hazır oluşunu giderek daha ayan beyan gösteren” bir aşkın nesnesi olarak bulur (SE 20: 225–226 / GW 14: 257). Başka bir deyişle, aşk-analisti — çalışma nesnesi aşk olan analist — yıldız-filozof gibi aşkın nesnesi hâline gelmiştir. Ve herhangi bir nesne de değildir bu. Freud, “dizgininden boşanmış aktarım”ı (SE 20: 227 / GW 14: 259) ölüler diyarından çağrılmış bir ruha benzetir. Dolayısıyla, analistin işinin, hiç de mübalağa etmeden, kendini yakmadan ateşle oynamak olduğunun söylenebileceğini düşünüyorum.

    Analistin vazifesi, aktarım aşkının varlığına katlanmak, “hastanın aşk hayatının en derininde gizleneni” (SE 12: 166 / GW 10: 315) bilinç düzeyine çıkarmasında ona yardımcı olmasına izin vermektir. Analist şunu fark etmelidir ki hastasının âşık oluşu analitik durum tarafından tetiklenmiştir ve hiçbir şekilde onun şahsi “cazibesi”ne atfedilemez. Aktarım aşkında hasta, başka bir yerden kaynaklanan deneyim ve hisleri, analistiyle âşık olma kisvesi altında, tekrar etmektedir. Analiste en eski nesne-bağlanmalarını aktarmaktadır — ki Freud da burada “imago”lardan (“anne-imagosu,” “baba-imagosu,” “ağabey-imagosu” [SE 12: 100 / GW 8: 366]), yani tam da isimlendirilişleri itibariyle kim ile neyin ayrımının bulanıklaşmasını imleyen ilişkilerden bahsedecektir.

    Analistin işlevi, o hâlde, hastaya bu deneyimlerin ve hislerin hâlihazırdaki durumdan kaynaklanmadığını ve analistin şahsıyla ilgili olmadığını göstermektir. Analist hiçbir şekilde hastasının ilanıaşkını düz anlamıyla anlamamalı ya da kendisinin hastasının aradığı aşk olduğunu hayal etmemelidir — oyunun yıldızı olacağını umarak analitik sahneyi evcil bir sahneye dönüştürmemelidir. Özetle, aşk-analisti hastasının âşığı olmamalıdır. Freud, böyle bir durumun, etik olmaması bir yana, gülünç olduğunu söyler.

    Aşkı yanlış yerlerde aradığımız müddetçe aşkın ayağımızı çelmemesine dikkat etmemiz gerekir. Gerçekten de aşk-analisti, hikmet âşığı ya da yıldız-filozof gibi, kolaylıkla alay konusu olabilir. Freud’un tam da bu sebepten “Aktarım Aşkı Üzerine Gözlemler”in sonunda biraz muzipleştiğini iddia etmek isterim. Hastasının sadece aşk (ya da sevgiyle) iyileşebileceğine inanan analistin “gülünç durumuyla” (SE 20: 227 / GW 14: 259) ilgili (tartışmalı) şakalar yapmaktan kendini alıkoyamaz. Freud’un eleştirisi nettir: Analist (ki Freud’un örneklerinde analist her zaman erkektir) sevgisiyle hastasını iyileştireceğini ve “onun üzerindeki kudretinin sigortası olacağını” düşündüğü anda kendisini bir felakete sürüklemektedir. İş buna vardığında analist, hasta olan bir sigortacıyı avutmak ve dine döndürmek için çağrılan papaza benzer:

    “İnançsız sigortacı ölmek üzeredir ve imansız gitmesinden kaygılanan akrabaları bir din adamı getirtirler. Sohbetleri o kadar uzun sürer ki dışarıda bekleyenler umutlanmaya başlar. Nihayet hasta odasının kapısı açılır. İnançsız hasta dine dönmemiştir ama papaz evine sigortalanmış olarak dönecektir”.

    Bir kez daha, Derrida’nın “yıldız” şakasında olduğu gibi, Freud’un sigorta şakası bir tersine çevirme üzerinden yürür. Birinin ruhunu kurtarması beklenen papazın Tanrı katındaki yıldızı sönerken ebediyen inançsız kalacak sigortacı nihayet yıldızlı pekiyisini almıştır!

    Öyle duruyor ki aşkla ilgili meselelerde — ki söz konusu olan aşk erotik, Platonik, aktarımsal…ya da hatta pastoral olsa da geçerlidir bu — tek sigorta hiç sigorta olmamaktır. Hakikaten, aşk sorusu özenle ele alınmalıdır çünkü onu çalışanların (filozofun da analistin de) dengesini bozmak gibi bir huyu vardır. Bununla birlikte, Derrida ve Freud’da gördüğümüz üzere, aşk aynı zamanda bir mizah alanıdır da. Aşk bir mizah alanıdır ve, buna şunu eklemek isterim, mizah da bir aşk alanıdır. Yani, mesele aşk olunca, felsefe ve psikanaliz elbirliği edip bize mizah aşkının (farkında olmadan) sahneyi çaldığı “aşk sahneleri” sunarlar. Belki de sonuç olarak basitçe diyebiliriz ki mizah hem en iyi sigorta hem de en iyi sigorta şakasıdır: Ne de olsa mizaha âşık olursak aşk hayatımızın yıldızı ne kadar sönük olursa olsun son çare olarak hep kahkahaya başvurabiliriz; hatta son gülen biz bile olabiliriz.

    *Prof. Dr., DePaul University, Felsefe Bölümü

     



    1 1 Editörün notu: Bu metni tercüme eden Güçsal Pusar’a teşekkür ederiz.
    2 2 Jacques Derrida, “‘There is No One Narcissism’ (Autobiophotographies),” çeviri Peggy Kamuf, Points . . . Interviews, 1974-1994 içinde, editör Elisabeth Weber (Stanford: Stanford University Press, 1995), 199; “‘Il n’y a pas le narcissisme’ (autobiophotographies),” Points de suspension: Entretiens içinde, editör Elisabeth Weber (Paris: Galilée, 1992), 213.
    3 3 Jacques Lacan, Formations of the Unconscious, 1957–1958, Seminar, Book 5, editör Jacques-Alain Miller, çeviri Russell Grigg (Cambridge: Polity, 2017), 123; Les Formations de l’inconscient, 1957–1958, Le Séminaire, Livre 5, editör Jacques-Alain Miller (Paris: Éditions du Seuil, 1998), 136, bu noktadan itibaren FU; Jacques Lacan, Transference, 1960–1961, Seminar, Book 8, editör Jacques-Alain Miller, çeviri Bruce Fink (Cambridge: Polity, 2015), 33; Le Transfert, 1960–1961, Le Séminaire, Livre 8, editör Jacques-Alain Miller (Paris: Éditions du Seuil, 1991), 46, bu noktadan itibaren T.
    4 4 Sigmund Freud, “Observations on Transference-Love (Further Recommendations on the Technique of Psychoanalysis III),” The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud içinde, çeviri James Strachey, Anna Freud ile birlikte ve Alix Strachey and Alan Tyson’in yardımıyla, 24 cilt (London: The Hogarth Press, 1953–1974), 12, 159; “Bemerkungen über die Übertragungsliebe,” Gesammelte Werke içinde, 18 cilt (Frankfurt am Main: Fischer, 1947), 10, 306. Bu noktadan itibaren standart İngilizce edisyona atıflar SE olarak kısaltılıp cilt ve sayfa numaraları verilecektir. Benzer şekilde, Almanca toplu eserlere atıflar GW olarak kısaltılacak ve bu edisyondaki cilt ve sayfa numaraları verilecektir.