AŞK GÜZELLİĞE ÂŞIKTIR VE GÜZELLİK HAYATIN KENDİSİDİR

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • 11 Bu makalenin daha uzun bir versiyonu 18 Ağustos 2020 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “İyilik, Güzellik” serlevhalı online konuşma dizisinde sunulmuştur.

    Yazar: Victoria Rowe Holbrook*

    Platon’un Symposion eseri, katılan her davetlinin aşkı öven bir konuşma yaptığı bir birlikte içme toplantısını/partisini anlatır. Davetliler – o günlerdeki son derece şekillenmiş oğlancılık kültürü içinde – meşhur olan oğlancılardı ve en asil aşkın olgun bir erkek âşıkla onun eğittiği ve topluma tanıttığı genç erkek sevgilisi arasında olduğu kabul ediliyordu. Fakat konuşma sırası Sokrates’e geldiğinde o aşk hakkında bildiği her şeyi bir kadından, kâhin Diotima’dan öğrendiğini söyler ve tüm konuşması da Diotima’dan yaptığı alıntılardan oluşur. Ben burada Diotima’nın söyledikleriyle, antik güzellik anlayışıyla bir akrabalığı olduğunu öne sürdüğüm ve on sekizinci yüzyılın sonunda kadar Müslümanların sayısız eserinde anlatılan Kur’ân-ı Kerîm’deki ve hadis-i şeriflerdeki güzellik anlayışı arasında bağ kuracağım. Bu akrabalığı Şeyh Gâlib’in 1782 yılında İstanbul’da yazdığı felsefi aşk mesnevisi Hüsn ü Aşk’ta (Güzellik ve Aşk) görürüz.

    Kutsala erişimi olan müstesna kadınlar geleneği uzun bir gelenek olsa da sıradan kadınların Atina’daki konumu düşüktü ve Sokrates’in seçimi şaşırtıcıdır. Bir kadının Atina’nın nüfuzlu ve sarhoş erkeklerine oğlancılık terbiyesini öğrettiği hayli komik bir durumla karşı karşıyayızdır. Aşkın sevdiği şeyin güzellik ve tüm iyi şeylerin de güzel olduğu kabul edilir. Daha sonra Diotima doğum metaforunu ortaya atar: aşk “güzellikte doğurma” arzusudur. Erkek ve kadının birleşmesi tanrısal bir şeydir, der Diotima, ve çocuk yapmak da insanların ölümsüzlükten aldıkları paydır. Ama insanlar düşünceler de dünyaya getirebilir ve onları düşüncelere “gebe” kılan şey güzelliktir. Güzellik ve güzellik sevgisi ontolojik bir mevkiye sahiptir; varlıkla içli dışlıdır ve yaratımın sebebidir.

    Diotima, doğum metaforuyla birlikte tartışmayı beklenmedik cihetlerle yükseltmiştir ve daha sonra başka bir metafor, kişinin hakiki güzelliğe varması için “tırmanması” gereken “aşk merdiveni” metaforunu ortaya atar. Âşık kişi, diğer bir kimsenin, kendisinin güzel düşünceler üretmesine/doğurmasına ilham veren güzel bedenini severek başlar işe. Daha sonra tüm bedenlerin güzelliğinin aynı güzellik olduğunu fark eder ve güzelliğin herhangi bir kimsenin bedeninin ötesinde bir şey olduğunu kavraması bedenlerin güzelliğine daha az ve ruhların güzelliğine daha çok kıymet vermesine yol açar. “Genç erkekleri iyileştirir” düşünceler üretmeye çalışır ve törelerdeki ve yasalardaki güzelliği de sever. Daha sonra yasaların bilgiye dayandığını görür ve muhtelif bilgi çeşitlerinin güzelliğini sever. Bir sonraki adımda herhangi bir tekil örnek ne olursa olsun ondaki güzelliği görmenin ötesine geçer; artık “güzelliğin engin denizine” yönelmiştir ve eğer işler yolunda giderse güzelliğin kendisi rüyetine erişecektir.
    Diotima’nın güzelliğin kendisi tasviri meşhurdur:

    Bir defa o ezelî ve ebedîdir, ne var olur ne yok olur, ne büyür gelişir ne de zeval bulur; sonra kısmen güzel kısmen çirkin, kimileyin güzel kimileyin çirkin, bir bakıma güzel bir bakıma çirkin, bir yerde güzel bir yerde çirkin, kimilerine göre güzel kimilerine göre çirkin değildir; yine bu güzel şey ne bir yüz, el kol ya da bedenin diğer parçaları şeklinde görünecek onun gözüne; ne bir söz veya bir bilgi olarak, ne de hayvan gibi başka bir varlığın içinde yer alan veya yeryüzünde, gökyüzünde ya da başka herhangi bir yerde bulunan bir varlık olarak. Tersine her zaman kendi başına, kendisiyle, yekpare bir varlık olarak görünecek. Diğer tüm güzel şeyler de ondan şu şekilde pay alırlar… Çünkü budur aşk konularında dosdoğru yol almak ya da başka biri tarafından yol gösterilmek… bir insanın, güzeli görünebilir tek şekline baktığında… erdemin imgelerini değil de hakikatlerini doğurması ancak burada mümkün olacaktır; insan hakiki bir erdem doğurmakla ve onu besleyip büyütmekle tanrıların dostluğunu kazanabilir…22 Platon, Symposion, çev. Eyüp Çoraklı, Kabalcı Yayınevi, 2007, s. 157-159.

    Diotima’nın metaforlar dizisi, güzelliğin hayat veren olarak ontolojik mevkisini gözler önüne serer. Merdivendeki son basamak güzelliğin gerçekten ne olduğunu görmek değil, hakiki erdem doğurmaktır. Price da güzelliği temaşa etmenin bir çeşit cinsel birleşme olduğunu, güzelliğin temaşasının “erdem doğurduğu”nu belirtir. Dahası erdem yaratımı orada bitmez; o erdemi bir çocuk büyütür gibi “besleyip büyütmek” gerekir. Tektanrıcı Tanrı tanımları Diotima’nın kendisinde güzellik tasvirinde yankılanır ve aşk merdiveni de Hz. Ya’kub’un Merdiveni’nden Hz. Muhammed’in miracına (kelime anlamı “merdiven”dir) ve diğerlerine uzanan “yükseliş” anlatılarında yankı bulur. Merdiven tabii ki de bir metafordur, güzellik gökyüzünde ikamet etmez. “Yukarı tırmanış”, kendisinde güzelliği temaşa etmenin ne kadar güç olabileceğini gösterir. “Temaşa” dahi çok veçheli bir metafordur. Güzelliğin temaşası bir yer ve bir yaşam biçimidir ki Müslüman yazarlar daha sonra bunu bir makam ya da hâl olarak adlandıracaklardır: “Ve orada hayatta Sokrates dostum…insan ömrünü o güzelliği temaşa ederek geçirmeli.” Diotima güzelliğin kendisini, temaşa etmenin özel bir biçimi olduğunu vurgular: insan güzelliği “temaşa etmesi gerektiği gibi temaşa etmeli” ve onunla sadece “Güzelliği görünür kılan” şekilde birlikte olmalı. Anthony Price bunun “akıl/zihin gözüyle” görmek anlamına geldiğini söylüyor. Müslüman yazarlar ise bunu “kalp gözü” olarak adlandırdılar.

    Leyla ile Mecnun hikâyesinde Mecnun Leyla’dan ayrı düşünce delirir. Hikâyenin Mevlânâ tarafından anlatılan versiyonunda Halife, Leyla ile buluşur ve Leyla’nın diğer birçok başka kızdan daha güzel olmadığını söyler. Leyla, “Siz Mecnun değilsiniz.” cevabını verir. Biz bunu, David Hume’un fikrinin söylenegeldiği şekliyle, “Güzellik bakanın gözündedir.” manasında anlayabiliriz. Lakin Mevlânâ’nın bu hikâyeyle anlatmaya çalıştığı mesele kişinin algılayabildiği güzellik raddesinin o kimsenin idrakine bağlı olduğudur. Mevlânâ’nın yaşadığı zaman ve mekânda yani 13’üncü yüzyıl Konya’sında, idrak ve tüm kavrayış melekelerinin kalpte yer aldığı düşünülüyordu. Kirlenen kalp, içinde bulunan idrak kuvvelerini de tehlikeye atıyordu. Güzellik oradadır ama sen kalbinde biriken kir sebebiyle “kalp gözü”n körleştiği için onu göremeyebilirsin.

    Antiklere has olan anlam zincirleri bulunur: hayat güzellikle ilişkilidir, o iyilikle, iyilik adaletle, adalet hakikatle ve hakikat de gerçeklikle; fakat bu ilişki ille de bu sıralamayla olmak zorunda değildir. Anahtar mefhumların ve onların tercümelerinin anlamlarını, bu zincirlerin tarihsel zaman içerisindeki kaderlerinin izini sürmek için vasıta olarak kullanabiliriz. Birçok çağdaş araştırmacı Platon’un güzellik kelimesi için kullandığı kalón kelimesinin ve kalós ile kállos sıfatlarının “güzel”in yanı sıra “iyi” anlamına gelmesini kafa karıştırıcı buldu. Hatta o kadar kafa karıştırıcı bulundular ki bu kelimeleri İngilizceye “güzel” [beautiful] değil de “iyi” [fine] olarak çevirmek artık mutat bir şey. Lakin Arapça, Farsça ve Türkçe konuşanlar için güzelin iyi olması kafa karıştırıcı bir şey değil. Kazuyo Murata, Kur’an’da “güzellik” kelimesi için kullanılan iki kelimeden biri olan hüsn kelimesinin anlam dizgesinin Yunancadaki kállos kelimesinin sahip olduğu anlam dizgesine çok yakın olduğunu belirtir. Kendisi ayrıca, Kur’an’da daha az geçen cemâl ve onun sıfat hâli olan cemîl kelimelerinin, “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” hadisinde hüsn kelimesiyle değişimli olarak kullanıldığını belirtir. Hüsn kelimesinin Farsça tercümesi olan nekooyee kelimesi ve Türkçe karşılığı güzellik kelimesi de aynı anlam dizgesine sahiptir. Bu üç dilde de bu mefhumların zıt anlamlarının, Yunancada kállos kelimesinin zıt anlamları gibi, sadece çirkinliği değil alçaklığı, iğrençliği ve hatta kötülüğü kapsaması Yunancadan Arapçaya, Farsçaya ve Türkçeye uzanan tarihsel bir yol olduğunu gösterir.

    Platon, güzelliği iyilik anlamına gelen diğer bir ifade olan agathon kelimesiyle zaman zaman dönüşümlü olarak kullanır, zaman zaman da bu iki kelime arasında ince ayrımlarda bulunur. Philebus kitabında Sokrates, hayatta iyiyi oluşturan bilgi ve haz arasındaki uygun karışımı arar ve der ki: “Eğer iyiyi (agathon) tek bir biçimde elde edemiyorsak onu üç şeyin birleşiminde yakalamak zorundayız: güzellik, oran ve hakikat. Söyleyelim ki bu üç şey hakları gereği bir birlik olarak ele alınmalıdır.” Adalet demek olan doğru oran, hak kelimesinin anlamlarıyla örtüşür ve Kur’an’daki hüsn mefhumunun anlam dizgesi içinde yer alır. Sachiko Murata ve William Chittik hak kelimesini, “hakikat ve hakiki, gerçeklik ve gerçek, münasebet ve münasip, doğruluk ve doğru anlamlarına gelen bir isim ve sıfat” olarak tanımlıyor. “Her şeyin kendine has bir hakkı vardır; bu da demektir ki her şeyin münasip bir konumu, doğru bir varoluş şekli vardır.” Kur’an’da Allah’tan sık sık, “Hakikat” ya da “Gerçek” olarak tercüme edilen el-Hak olarak bahsedilir.

    Kur’an’da hüsn kelimesiyle aynı kökeni paylaşan “güzel yapmak” anlamında bir fiil vardır (32:7): “O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır (ahsene).” Her şeyi mi? Demektir ki algı hayati öneme sahiptir. Dahası Kur’an’da sıfatın en üstün derecesi olan ahsen de bulunur (95:4): “Biz insanı en güzel (ahsen) biçimde yaratmışızdır.” (halaknā el-insān fī ahāsen-i takvīm) Bu ayetin yanı sıra, “Ben Rabbimi en güzel surette gördüm.” (ra’eytü rabbī fī ahsen-i sūra) hadisi de vardır.
    Buradaki sūra, yani suret kelimesi cismani olmayan biçim anlamına geliyor. Bir suret tecessüm edebilir ama bizatihi kendisi cismani değildir. Bu kelime daha sonraları yaklaşık 750 ile 1000 yılları arasında yaşanan Arapça tercüme hareketi sırasında aedios, amorphos ve bunlarla ilişkili kelimelerin tercümesi olarak kullanılmıştır. 610 ile 632 yılları arasında vahyolunan Kur’an’da görüyoruz ki hüsn ve onunla aynı kökten olan kelimeler Allah ve O’nun yarattığı her şey için, insanlar ve tabii ki Diotima’nın aşk merdiveninin en tepesindeki güzelliğin kendisi olan gayri cismani biçim için geçerlidir. Kur’an’daki Yusuf hikâyesinde onun güzelliğini (hüsn) kıskanan ve bu güzelliğin Diotima’nın merdiveninin en alt basamağında kalmasını takıntı derecesinde isteyenler Yusuf’un bedensel biçiminin ötesini göremez. Ama Molla Câmî Farsçada ve Taşlıcalı Yahya da Türkçede bu hikâyeyi devam ettirdi. Bu hikâyede Züleyha, Mecnun gibi merdivenin en tepesine tırmanarak biçimin ötesinde Allah’ta güzelliğin kendisini bulur ve güzellikte erdemi doğurur.

    Hz. Muhammed’in Kur’an’dan ayrı olarak Allah’ın konuşmasını aktardığı “kutsî hadisler”in belki de en meşhuru pek de sahih hadislerin külliyatı dışındaki, “Gizli bir hazineydim, bilinmek istedim, bilineyim diye mahlûkatı yarattım.” hadisidir. Chittick, bu hadisin, on yıllar boyunca Anadolu Selçuklu Devleti’nde yaşayan Endülüslü İbnü’l Arabî’nin (ö. 1240) aktardığı başka bir versiyonunu aktarır: “Bilinmeyen gizli bir Hazineydim, bilinmek istedim; sonra mahlûkatı yarattım ve Kendimi onlara bilinir kıldım ki bu sebepten Ben’i bildiler.” Burada monoteizmin tanıdık mantığıyla karşılaşırız; özne, fiil ve nesne birdir. Bu birlik cismaniliğin birleşimi farklılaştırarak bilgiyi mümkün kılmasını gerektirir. Allah kâinatı yaratmadan evvel yalnızdı; O’nun içinde olacağı tek yer O’nun Kendisiydi; Kendi içinde gizli bir hazineydi. Allah, mecazi olarak Kendi’ne “gebedir”; Kendindeki “hazineyi” Kendisi üretir. Bir hazinenin güzel olduğunu söylemeye gerek bile yoktur; böylelikle Allah kendisinden güzel olarak bahseder ve Kendi güzelliğinin bilinmesini sever. Yarattıkları O’nu bilsinler ve O’nu O’ndan dolayı sevsinler diye Kendi güzelliğini gizlendiği yerden tecessüm ettirir ve yarattıklarında ayan kılar. Kendisi olan güzelliğin rüyeti O’dur. Kendi rüyetinin sahibidir. O güzelliktir ve “güzellikle yaratır.” Allah’ın Kendi güzelliğine olan sevgisi, O’nun güzelliğinde yaratılan kâinatı yaratmasının sebebidir. Mecaz zincirini özetlemek gerekirse güzellik yaratıcıdır, kâinatı ve hayatın kendisini yaratmıştır, diyebiliriz.

    Türkçe eseri Hüsn ü Aşk’ta Şeyh Gâlib, kahramanı Aşk’ı, Hüsn’le evlenmesi için gereken mehir olan kimyayı getirmesi için Kalp Kalesi’ne yolculuğa çıkarır. Aşk’ın yolculuğu derin bir kuyunun dibinde başlar ve gitgide soyutlaşan katmanlar boyunca yukarı doğru devam eder. Birçok badireden sonra, tükenmiş ve zar zor hayatta kalmış bir hâlde Kalp Kalesi’ne ulaşır. Bu diyarın hükümdarı Hüsn’dür. Yolculuğu sırasında karşılaştığı tüm olaylar ve figürler kendi “eğri büğrü” algısının bir ürünüdür. Artık net bir biçimde gördüğü için Hüsn ile evlenebilir. Gâlib hikâyeyi burada bitirir ve gerisinin dilin ötesinde olduğunu söyler.

    Güzelliği nasıl düşündüğümüz ciddi bir meseledir. Güzelliğin hakikatte ne olduğu arayışı her zaman toplumsal ihtiyaçlarla iç içe geçmiştir. “Güzel”in aynı zamanda nasıl “iyi” anlamına gelebildiğini anlayamayan modern araştırmacıların kafa karışıklığı, Wendy M. K. Shaw’un açıkladığı gibi, Avrupa Aydınlanması’nda, Baumgarten’in ve Kant’ın eserlerinde estetiğin etikten, güzelin iyiden ayrıştırılmasının bir emaresidir. Aydınlanma’nın büyük isimlerini değerlendirirken onların da kendilerinden önce gelen Rönesans’ın ve Bilimsel Devrim’in dâhileri gibi Avrupa sömürgeciliğinin ve uygulanan belki de en acımasız kölelik biçimi olan Afrikalıların köleleştirilmesinin faydalarının keyfini süren toplumlarda yaşadığını unutmaya meyyaliz. Etiğin estetikten ayrılması sömürgecilerin kendilerini, daha sonra Nazilerin yaptığı gibi, bir yandan talan ve tecavüz ederken bir yandan da kültürlü görmesini mümkün kıldı. Bu durum bu kadar kültürlü Almanların böyle bir kötülüğü nasıl yapabildiğine dair de bir cevap sağlar aynı zamanda. Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ı reformlara acil ihtiyacı olan bir imparatorluğun başkentinde yazmış olması ve arkadaşı olan Osmanlı padişahı III. Selim’in kendisini reformları için önemli pozisyonlara getirmesi hiç de tesadüf değildir. Platon’un öncelikli meselesi adil bir toplumun yaratılmasıydı; Atina o kadar yozlaşmış bir hâldeydi ki devlet hocası Sokrates’i, açıkça habis olan saiklerle ölüme mahkûm etmişti. İslam dini, bozulmuş imparatorlukların gurubunda ortaya çıktı ve hakiki adalet peşinde olarak Platon’un kadim güzellik anlayışını yeniden yorumladı ve taşıdı.

    * Prof. Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi, çevirmen.



       [ + ]

    1. 1 Bu makalenin daha uzun bir versiyonu 18 Ağustos 2020 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “İyilik, Güzellik” serlevhalı online konuşma dizisinde sunulmuştur.
    2. 2 Platon, Symposion, çev. Eyüp Çoraklı, Kabalcı Yayınevi, 2007, s. 157-159.