BAĞIŞIKLIĞIN İKİ YÜZÜ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Roberto Esposito

    Küresel salgının başlangıcından beri hep bağışıklık durumunun nasıl olacağı hakkında konuşuyoruz: kişisel veya sürü, doğal veya suni olarak uyarılmış, geçici veya kalıcı? Bir yandan virüse karşı toplumun bağışıklık seviyesini ölçmek için kitle testleri bekliyoruz, diğer yandan sırayla bağışıklama için hastalığı atlatanların plazmasının nakledilmesi yoluyla diğer hastaların iyileştiğini ve bağışıklıklarının sürdüğünü görmeyi umuyoruz. Dileğimiz bağışıklığın sonsuza kadar sürmesinde. Ancak bağışıklama sadece tıbbi bir mesele değildir. Toplumsal ve politik boyutları bulunmaktadır.

    Kapatma, kısıtlama, mesafelendirme bireyin bedeninden toplumsal bedene aktarılan bağışıklık tertibatları değilse nedir? Ve herkesin yüzüne yapışmış maskeler -metafor olarak değil- bağışıklığın bir gerekliliği midir? Şimdilerde akıllı telefonlara indirebileceğiniz “Immuni” adında İtalyanca bir uygulama bile varken bağışıklığa dair soruları en temelden soralım: nedir, nereden geliyor, zamanımızın tüm dillerini birleştiren bu bağışıklık sendromu bizi nereye götürüyor?

    Kelimenin Latince etimolojisine dikkat ederseniz, bağışıklığın (immunitas) topluluk (communitas) ile zıtlık içinde olduğunu fark edersiniz. Her ikisi de başkalarına karşı görev, yükümlülük ve bağış anlamına gelen munus kelimesinden türemiştir. Topluluk üyeleri bu karşılıklı olarak bağışta bulunma bağı ile birleşirken, bağışık olanlar ise bu bağıştan muaf tutulmuş durumdadır. Bu nedenle her sosyal ilişkinin kişisel kimliğe yönelik tüm risklerinden de korunmaktadır. Bu, diplomatik veya parlamenter dokunulmazlığın ortak yasanın yükümlülüklerinden muaf tutunulan yasal-politik düzeyde söz konusudur. Öte yandan hastalığa yakalanma riskine karşı koruyan -doğal veya kazanılmış- bağışıklık, tıbbi-biyolojik düzeyde bir anlam kazanmıştır. Bununla birlikte, hayatın korunmasına odaklanan bu koruyucu ihtiyaç belirli bir noktada tüm sosyal beden için genelleştirilir. Benzer şekilde devlet ve hukuk sistemi, topluluğun varlığını tehdit eden çatışmalara karşı büyük bağışıklama aygıtları olarak görülebilir.

    Son zamanlarda tamamen farklı bir boyutta olsa da koruma ihtiyacının giderek tepe noktaya ulaştığı, daha acil hâle geldiği gerçeği değişmiyor. Küreselleşme, göç, terörizm gibi aralarında farklılıklar bulunan olaylar çağdaş toplumların bağışıklama kaygısını en üst düzeye çıkarmıştır ve davranışlarımızı kökten değiştirmektedir. Meseleyi başka bir alana taşıyarak, bilgisayar sistemlerinin kendilerini tehdit eden virüslerden koruma amaçlı devasa ve çoğu kez işe yaramaz çabalarını düşünelim. Ya da her zaman risk bağışıklaması üzerinde çalışan sigorta şirketlerini. Küresel salgın bu bağışıklık ihtiyacını aşırıya taşıyarak onu deneyimimizin gerçek ve sembolik merkez üssü hâline getiriyor. Bağışıklık paradigması, bugünkü gibi -koronavirüs saldırısı altında- tüm varoluşun etrafında döndüğü kilit noktası, sistemin temel taşı hâline hiç gelmemişti. Hayatımız hangi yönden -biyolojik, sosyal, politik- sorgulanırsa sorgulansın zorunluluk aynı kalmakta: nerede olursa olsun bulaşmayı önlemek. Elbette bu gerçek bir ihtiyaç. Daha önce hiçbir zaman mesafe koyma ile yapılmayan bağışıklama şu an arkasına sığınılabilecek tek direniş hattı durumunda ve aşı -uyarılmış bağışıklık- gelene kadar kendimizi tehdide karşı sakınmak durumundayız.

    Bağışıklık mekanizması, arıza çıkarsa da bunları onarıp çalışmasına devam edebilir. Ancak bu mekanizmanın sadece ekonomik anlamda değil, antropolojik düzeyde de bir sınır noktası olduğu göz ardı edilmemelidir. Bağışıklık bir korumadır, ama bizi küçük bir kötülükle daha büyük kötülükten uzaklaştıran olumsuz bir korumadır. Aynı şekilde, en kısa zamanda gelmesini umduğumuz aşılama da vücudumuza kendimizi savunmak istediğimiz kötülüğün bir parçasını kontrollü ve sürdürülebilir bir şekilde koyarak bizi korur. Bu durum toplumsal boyutta da geçerlidir. Her şey topluluk ve bağışıklık arasındaki hassas dengeyi gözetmekle ilgilidir. Kendimizi kapatarak sakınmak bir gerekliliktir, öte yandan korunmayı geçersiz kılarak onu yadsıdığı noktada savunması gereken vücuda zarar verir. Bağışıklık sisteminin kendini yok etme noktasına kadar geldiği oto-immün hastalıklarda olan tam olarak budur.

    Dikkat! Bu eşik çok uzakta olmayabilir. Bugün virüsün baskısı altında, toplumların kendini kurtarması için tek yol sosyalleşmekten vazgeçmek ve bazı kişisel özgürlüklerin feda edilmesi olarak sunuluyor. Fakat bu, yaşam ilişkisini yani varoluşumuzun en yoğun anlamını kaybetmeksizin ne kadar mümkün olabilir? Hayat kurtarmaya hizmet eden bağışıklık, hayatın her biçimini hayatta kalma adına feda ederek nasıl anlamsızlaşabilir?

    Bizi savunma sınırları içinde başkalarına karşı kapatmayı amaçlayan bir tıbbi veya yasal deneyimin, bağışıklık kavramının tarihsel anlamını azaltmamasına özen göstermeli, uzun vadeli bir bakış açısı benimsenerek kavram daha geniş bir ufka yerleştirilmelidir. Soykütüksel olarak analiz edildiğinde, bağışıklık veya bağışıklama, tüm modern tarihi yeniden okumanın mümkün olduğu bir paradigmadır. Eğer yaşamın kendini koruma ihtiyacı tüm insanlık tarihini karakterize ediyorsa, bunu mümkün kılıyorsa, modernlik onu temel bir sorun olarak ve dolayısıyla stratejik bir görev olarak algılamaktadır. Premodern dönemi karakterize eden doğal teolojik korumalardan yoksun kalan insanlar kendilerini kötülüklerden, çatışmalardan ve hatta onları tehdit eden yeniliklerden korunmak için yapay tip bağışıklık tertibatları inşa etme ihtiyacı hissetmişlerdir. Bunların ilki modern devlettir.

    Yaşadıklarımız bu sürecin gittikçe hızlanan ve neredeyse saplantılı hâle gelen son adımıdır. Tanık olduğumuz şey, zaman içinde uzanan bir sürecin ölçeğinde meydana gelen olağanüstü bir dönüşümdür. Olguyu tüm tarihsel, felsefi ve antropolojik önemiyle anlamak için, herhangi bir polemik veya retorik sadeleştirmeden kaçınarak bağışıklama mekanizmasının karmaşıklığını göz önünde bulundurmalıyız. Bu ikircikli bir süreçtir, çelişkili etkiler yaratmaktadır. Bağışıklama hem gereklidir hem de risklidir. Risklere karşı korur ama başka riskleri de üretir. Gereklidir, çünkü hiçbir birey veya kolektif beden, onu katlanılamaz çatışmalardan koruyan bir bağışıklık sistemi olmadan uzun süre hayatta kalamaz. Örneğin, hukuk bağışıklık sistemi olmadan bir topluluk infilak edebilir. Ancak risklidir, çünkü belirli bir eşiğin ötesinde, aşırı korumanın yarattığı riskleri açığa çıkarır ve toplumun bir diğer temel insani gerekliliğini yani insanlar arasındaki ilişkiyi engeller.

    Karşı karşıya kaldığımız mesele topluluk ve bağışıklığı basitçe zıtlaştırmak değildir. Önemli olan onları birini diğerinin lehine feda etmeyen sürdürülebilir bir biçimde dile getirmektir. Bugün belki de tarih boyunca hiç olmadığı kadar, bağışıklık gereksiniminde anormal bir büyümeye tanık oluyoruz. Bağışıklık, tüm dillerin -biyolojik, hukuki, politik, ekonomik boyutlarda- kavşak noktası hâline geldi. Bireysel beden ile kolektif beden, toplumsal beden ile bilişim beden birlikte, hepsi onlara saldıran veya saldırmak üzere olan çeşitli virüslere karşı savunmada. Bu şekilde topluluk ile bağışıklık arasındaki denge, ikincisinin lehine bozulmuş gibi durmaktadır. Sadece ortak yaşamı değil, bireysel özgürlükleri de en aza indirmenin bir sonucu olarak bu denge noktasının aşıldığı görülüyor.

    Bağışıklığı olan toplumlarımızın karşılaştığı en büyük risk, oto-immün hastalıklar sırasında yaşandığı gibi güçlü bağışıklığın koruması gereken vücuda onu yok edecek şekilde yönelmesidir. Antikorlar tarafından aşırı savunma, immünolog Alberto Mantovani’nin bağışıklık üzerine son kitabı İç Ateş’te (Il fuoco interiore) yazdığı gibi, COVID-19’da akciğerlerin iltihaplanması sonucu gerçekleşen durum ile benzerlik gösterir. Burada bağışıklık prosedürlerinin klasik karşı etkisi, normal işlevlerinin ötesine itildiklerinde ortaya çıkar. Virüsü durdurma girişiminde, enfekte olmuş hücreler ve bağışıklık sistemi, akciğer hasarına ve solunum güçlüklerine neden olabilecek çok güçlü bir iltihap oluşturur. Tüm olanlardan sonra da bağışıklık sisteminin etkisini bloke eden immünosüpresanlar (bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar) kullanarak bu iç fırtınayı durdurmaya çalışıyoruz.

    Gerekli korumanın çelişkili süreci ve kendini imha etme potansiyeli hem tıbbi hem de sosyo-politik olarak bağışıklık prosedürünün temel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Olumsuz olanı -kötülüğü- ortadan kaldırarak değil, onu kullanarak hareket eden bir mekanizma söz konusudur. Yunanca pharmakon kelimesinin hem ilaç hem de zehir anlamına gelmesi gibi. Bir ilaç olarak zehir, zehir yoluyla ilaç. Biri hayatta tutmak için, diğeri ölümü tatmak için. Aşırı bağışıklama ile yaşam tarzımızı, sosyalliğimizi basitçe hayatta kalmak uğruna feda etmekteyiz.

    *Profesör, Scuola Normale Superiore, Felsefe