OKUMANIN BEDENSEL HERMENÖTİĞİ: FENOMENOLOJİK PROBLEMLER

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Abdullah Başaran

    Fenomenolojik Okur
    Okuma eylemi, bileşenleri ve kendi içindeki pek çok dinamiğiyle birlikte, okumanın bir felsefesini öngörür. Ben de bu yazının okurundan okuma eylemine yönelik hergünkü tavrını daha felsefi ve fenomenolojik tavra değiştirmesini talep edeceğim. Zira betimsel ve somutlaştırıcı felsefe yapma usulü olarak fenomenoloji, sadece yargı ve inançlarımızı tespit ettiğimiz değil, sahici olmayan sezgilerimizi çözümlenmiş ve sadeleştirilmiş tecrübelere dönüştürdüğümüz eleştirel bir bakış açısı sunacak bize. Husserl nazarında fenomenolojinin görevini de tanımlamış oluyoruz böylece: tüm disiplinlere yönelik tam teşekküllü bir yöntem geliştirmektense şeylerin kendilerine yönelik bir berraklığa ulaşmak.11 Edmund Husserl, The Shorter Logical Investigations, çev. J.N. Findlay (London & New York: Routledge: 2001), 88, 98.

    Takınılan fenomenolojik tavır, yazarın yaşayan bir kalıntısı olarak görülen yazılı metne dair herkese aynı şekilde hitap etmesi gibi ilkel inançları paranteze alarak okuma tecrübesinin unsurlarını okurun erişimine açacak bir yol gösterecektir. Böylelikle, hedeflediğimiz bu fenomenolojik okur, okuma tecrübesinin içeriğini (yani, metnin yapısı ve yazarın niyetini kavramaya yönelik ilkel arzuyu) okuma akışından ayırarak, metinle kurulabilecek sayısız imkân dâhilindeki ilişkinin fenomenal önemi üzerine derinlemesine düşünme fırsatı elde edecektir. Bu yüzden birazdan uygulayacağımız şey, ikinci seviye bir refleksiyondur: yani, tasarlayan zihin tarafından uygulanan bir indirgeme, bir cogito deneyi değil; aksine, dünyayı algıladığımız şeyin indirgenemez oluşu üzerine radikal bir refleksiyondur. Böyle bir refleksiyon, her zaman bedenlenmiş ve mekânlanmış (embodied, emplaced) bir okurun kendi okuma eylemi üzerine uygulanmasıyla mümkündür, ki bu vesileyle okurun algı alanında her birinin ayrı ayrı öneminin olduğu gizli sahne ve ortamların varlığı ortaya çıksın. Bu noktaya ulaşmak için epoché’yle, yani okumanın doğasını ortaya çıkarmak için kullandığımız fenomenolojik indirgeme yöntemiyle başlamamız gerekiyor.

    Fenomenolojik Yöntem
    Fenomenolojik epoché, ilk olarak, düşünen kişiyi (ya da burada fenomenolojik okuru diyelim) okuma eylemi sırasında sorgulamadan kabul ettiği şeyleri, yani metni edinmede şüphe duymadığı inançlar ve yargılamaları askıya almaya yönlendirir. Yazılı bir metne dair en bilindik düşünce geçici olarak sekteye uğramıştır şimdi: metnin yazar ile okur arasındaki irtibatı kuran sabit bir nesne olduğu fikrinden uzaklaşıyoruz. Aksine, ilgimiz ve alakamızı içerikten çekip okuma eyleminin kendisine yöneltiyoruz. Husserl’in yöntemi şöyle devam ediyor: metinle kurduğu hergünkü tecrübeyi (yani yazarın niyetini kavramak) paranteze aldığı için, düşünür (yani, fenomenolojik okur), okuma tecrübesinin tüm çeşitlenmelerini ve farklı unsurlarını ortaya çıkararak, yaşanan tecrübenin (Erlebnis), yani okunan şeyin (what is read) kendisini en saf şekilde nasıl okurun zihnine açtığını ele geçirme ihtimalini edinir.22 Edmund Husserl, Ideas for a Pure Phenomenology and Phenomenological Philosophy: First Book. General Introduction to Pure Phenomenology, çev. Daniel O. Dahlstrom (Indianapolis: Hackett Publishing Company, 2014), 91. Bunu yapmak için, düşünen okur, en basit ifadesiyle, görünümlerde (Abschattung) verilen tüm yüklemleri paranteze alır ve kendisine bir metni okumanın özünü verecek bu unsurlara ışık tutar. Bu vesileyle sıradan, günlük okumalarımız sırasındaki okuma pratikleri, fenomenolojik tavırda daha düşünümsel bir berraklığa kavuşturulması için gün yüzüne çıkacaktır: okuma tarzları, düşünme kalıpları ve bedensel alışkanlıklar, takip edilen normlar ve kurallar, ele alınan dil, çevre, muhit, içinde bulunulan kültür, ait olunan gelenek gibi pratikler, artık fenomenolojik okurun ilgi ve alakasını oluşturur.

    Fakat fenomenolojik indirgeme sırasında metnin gerçekliğine (factuality) dair kaygılar önemini yitirirken metin bir bütün olarak mevcudiyetini korur. Bu şu anlama gelir: okuma eyleminin sahnesine yönelik epoché’nin uygulanmasıyla birlikte, metnin doğal tavır içerisindeki kabul edilmişliği askıya alınır ama eylemin kendisinde çok bir değişiklik olmaz ve her şey eskisi gibi olmaya devam eder. Okunan metinde esaslı bir değişiklik olmaz çünkü metnin düşünen okurun alımlamasıyla irtibatı bütünüyle kopmaz. Odak noktasına aldığımız metin, epoché uygulanmadan önceki metnin, yani doğal tavırda okuduğumuz metnin aynısıdır. Zira metnin varlığı, bize kendisini hâlâ göstermekte olduğu biçimlerden ayrı tutulamaz. Metin, okurun zaten alışık olduğu, ikamet ettiği, okuduğu şeyi anlamlandırdığı mekândır. Okunan metnin gerçekliğinin paranteze alınması sırasında, okuma yine de üzerine düşünülen metnin bir okumasıdır: içinde olduğu tavra göre metni okuyan okur, şimdi okumanın nasıl meydana geldiği sorusunu odağına aldığı bu yeni tavırla birlikte okumaya devam eder. Okuma tecrübesine epoché uygulayacak olursak, okuma eylemini sonlandıramayacağımızın da farkına varmamız gerekir: durur, düşünür, yeniden okuruz, bir daha düşünürüz; bu böyle devam eder. Fenomenolojik okur, fenomenolojik indirgemeyi kullanarak kendi okuyuş tarzının tek yol olduğu düşüncesinden sakınır ve okuma tecrübesinde apaçık ve aşikâr görünen kanılarına karşı duruşunu değiştirir. Fakat yine de, epoché öncesinde ve sonrasında okuma eylemi bir şekilde devam eder. O hâlde kritik sorularımızı dile getirelim: Doğal ya da felsefi, herhangi bir tavırda okumaya devam ediyorsak, fenomenolojik yöntemi kullanarak okumanın özünü kavramayı nasıl başaracağız? Yoksa tüm çabamız başarısızlığa mı uğradı? Sürekli okuyor olmamızla ortaya çıkan bu indirgenemezlikle uğraşmak için fenomenolojik indirgemeyi tercih etmemiz en baştan mı hatalıydı ya da? Bu çıkmaz, okuma eylemine dair felsefi soruşturmamızda radikal bir karar almamızı gerektiriyor.

    Bedensel Hermenötik
    Husserl’in fenomenolojisi, paranteze alma yöntemiyle doğal tavır içerisinde verili olan dünyayı yerinden oynatmayı ve bilincin odağını nesnelerden bu nesnelerin nasıl idrak edildiği meselesine yönelterek dünyayı farklı bir şekilde geri kazanmayı hedefliyordu. Böyle bir durumda Husserlci yaklaşımda asıl konumuz, bilincin bir nesnesi olarak metin değil bu metnin nasıl okunduğu ve anlaşıldığı olacaktır. O hâlde fenomenolojik epoché’nin bize doğal olmayan bir perspektif sağlıyor olması gerekir: bilince verilen kalıplaşmış bir metin mefhumundan ziyade okurun kendisini okuyor ve anlıyor bulduğu bu olayın seyircisini, yani yine kendisini, okuyan kendisini tecrübe etmesi asıl meseledir. Fakat odak değişikliği epoché işlemini yanlış yorumlayabilir: sanki “okuma” düşünme alıştırmasının bir nesnesiymiş ve okuma eyleminden ayrı bir yerde duran tarafsız bir okur tarafından gözlemleniyor gibidir. O hâlde okunan şeyi paranteze alarak ve metni kurarak kendisini açığa çıkaran cogito’dan ayrı olarak, bir de, epoché’den önce ve sonra okuma eylemini idame ettiren bir örtük cogito vardır.33 Maurice Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception, çev. Donald A. Landes (London & New York: Routledge, 2012), 403. Bu cogito, bilincim ve varlığımı birbirine bağlarken sınırlarını da fark eden ben’dir. Merleau-Ponty’nin felsefesinde bu arabulucu cogito, aslında, beni metne, metni de bana açan bedendir: devam etmekte olan okuma eylemim (reading) ile okunan (what is read) arasında aracılık ederek bakış açımı tesis eden beden. Bu bakış açısı olmadan, epoché’de paranteze alınan nesne üzerine düşünemem. Dolayısıyla, bilince yeni bir yön vermeden ziyade, okumanın nesnesini onun tecrübe edilmesinden ayırmayı hedefleyen fenomenolojik yöntem, benim dünyada var olmamı belirleyen bedenin fenomenolojik yöntemde indirgenemeyeceğini, paranteze alınamayacağını ortaya çıkarır. Saf ya da teorik, akılcı ya da eleştirel, takındığım tüm tavırlarda bedenim her zaman orada, paranteze alınmadan, okuma eyleminde somut bir şekilde yer alır.

    Metinle bedensel irtibatımın fenomenolojik yöntemde indirgenemez olmasıyla birlikte, bedenin dünyada var olmanın mutlak merkezi oluşu dahi bize sabit bir nokta sağlamaz. Bu açıdan, bedenimin “mutlak buradalığı” düşüncesine karşın, Heidegger ve Gadamer’de gördüğümüz “ora(sı)nın” hermenötiği, Romantik hermenötik, okur-odaklı eleştiri, yapısalcılık ve yeni eleştiri gibi merkez-odaklı teorilerin temelini çürütür: okuma eyleminde ne yazar ne okur ne de okunan metin merkezi işgal etmektedir. Bunun aksine okuyan bedenim, fenomenal mekânda imkân dâhilindeki fiillerin gerçekleştiği bir gösteri merkezi, metnin anlamının temellük edildiği yerdir. Ancak okumanın mekânı olarak okuyan bedenim, okunan şeyin daha iyi bir izahatına kavuşmak için kendi pozisyonunu sürekli değiştirmektedir. Metinle kurulan aracılığı, bu ara konumu işgal eden, bana aracısız bir şekilde kendine bu görevi biçen bedenim, metni yorumlamakla kalmaz yorumun da kendisi olur. O hâlde bedenim, yani bu en belirsiz ve muğlak varlık, metinle kurduğum bedensel ve yorumsal ilişkinin merkezsiz merkezinde iskân eder.

    Merleau-Ponty için beden, dünyada olmanın muğlaklığının ibaresidir. Zira beden, “Varlığımızı merkeze toparlamamızı sağlarken, onu bütünüyle merkeze yerleştirmemize mani olan şeydir aynı zamanda.”44 Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception, 87. Buna binaen diyebiliriz ki, metni algılayan beden ile okuyan beden aynı olduğuna göre, okurun bedenli varlığının muğlaklığı okuma eylemine doğru uzanır. Diğer bir ifadeyle, muğlaklık, okurun metinle meşguliyetinde temeli teşkil eder. Muğlaklığa karşı böylesine olumlayıcı bir tavır, açıkçası, ana gayesi yazılı metinlerin muğlaklığa yer vermeyen anlamlarına ulaşmak için öznel yorumlardaki keyfîliği yok etmek olan erken ve modern dönem hermenötiğin safi yorumlama stratejilerinin bir inkârıdır.55 Gustav Shpet, Hermeneutics and Its Problems: With Selected Essays in Phenomenology, ed. ve çev. Thomas Nemeth (Cham: Springer, 2019), 6-8, 15, 18, 51. Dahası, okuma eyleminde muğlaklığın tasdik edilişi, saf ve edimsel okumayı daha teorik ve eleştirel bir süzgece tabi tutan diğer edebiyat teorilerini de sorgulamaya çeker. Okur-odaklı eleştirinin (reader-response) çok ihtimamlı çabalarında dahi şahit olduğumuz merkezden kaçan değil (centrifugal) merkeze doğru (centripetal) yapılan okuma biçimleri, okuma eyleminin merkezine okurun alımlamasını yerleştirerek muğlaklığın sonuçlarını gözden kaçırmış gözüküyor.66 Karlheinz Stierle, “The Reading of Fictional Texts,” çev. Inge Crosman ve Thekla Zachrau, The Reader in the Text: Essays on Audience and Interpretation içinde, ed. Susan R. Suleiman ve Inge Crosman (Princeton: Princeton University Press, 1980), 86, 89, 102.

    Son olarak, muğlaklık problemi, fenomenolojinin kesinliğe ulaşma adına her türlü saf düşüncenin ötesine geçmeyi hedeflediği, geniş ölçüde kabul gören programını da zedeler. Çoğunu Husserl’in aldığı tüm metodolojik tedbirlere rağmen, düşünürün kesin olmayan varoluşu paranteze alma işleminde de hüküm sürer: örneğin, her ne kadar okur temel inanç ve kanaatlerini askıya alarak epoché’yi uyguladıysa da, doğal tavırda şekillenen alışkanlıklarına başvurarak okumaya devam eder. Çünkü sarih olmayan kanılarımızı ve okuma eylemine yer veren algısal alanı bütünüyle terk etmek mümkün gözükmemektedir. Dünyaya karşı asli konumumuz, kendi dışımızda varlıkların da olduğunu anlamamıza, bize tahsis edilen bedeni diğer varlıklarla birlikte dünyada yaşamaya intibak ettirmemize, yani çevremizle uyumlu bir şekilde hayata ayak uydurmamıza kaynaklık eden duyusal tecrübelerimizi (Erfahrung) de içerir.77 Husserl, Ideas for a Pure Phenomenology and Phenomenological Philosophy: First Book, 68. Bu yüzden duyularımızın güvenilirliğini tartışma konusu hâline getirsek bile, dünyanın gerçekliğinde yer alan kendiliğinden karmaşıklık hâli hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz.

    O hâlde, okuma eylemindeki asli muğlaklık, fenomenolojik yöntemin dayanaklarında oldukça önemli bir gözden geçirme talep eder. Çünkü, yukarıda anlatılan problemlere binaen, fenomenolojik tavrı sahiplenen okur metni algılamayı kesmez ve doğal tavrın güvencesi içerisinde okumaya devam eder. Maurice Natanson’ın da belirttiği gibi, “Doğal tavırdan fenomenolojik tavra geçiş, bir dünyanın başka bir dünya için terk edilmesi değil kişinin ilgisindeki bir değişikliktir. Dünya bir tanedir, fakat bu dünyayla iştigal etmenin pek çok yolu vardır. Daha önce belirttiğimiz gibi, doğal tavra sahip kişi var olanların algılarında kendiliğinden yaşarken, fenomenolojik tavırda algısal yaşamını bir araştırma nesnesi hâline getirir.”88 Maurice Natanson, Edmund Husserl: Philosopher of Infinite Tasks (Evanston: Northwestern University Press, 1973), 54. Bu nokta bizim için büyük önem taşır, çünkü bahsettiğimiz doğal tavırdan ayrılış, okuma tecrübesinin algısal yönünü yadsımayı buyurmaz: diğer bir ifadeyle bu ayrılış, dünyaya aitliğimizin alışılagelmiş hâlinden bir başka gerçekliğe sıçrama değildir. Aksine, metnin gövdesini kenar boşluklarından ve sayfadaki diğer alanlardan ayırır, sözcüklere bakmaya devam eder, yaprakları çevirirken keskin uçlara dokunuruz. Daha çok bilgi ya da yazarın bu metinle ne söylemek istediğini kavramaya dair istek ve arzumuzdan da vazgeçmeyiz. Yani nasıl okuyorsak öyle okumaya devam ederiz, zira yazılı metinlerle kurduğumuz bu hergünkü ilişki, okurun başından geçenlerin fenomenolojik anlayışının asıl temelini oluşturur. Buradan harekete diyebiliriz ki, fenomenolojik epoché’nin uygulanmasıyla, aslında, hergünkü ve sıradan okuyuşumuzu terk etmedeki başarısızlığımızın farkına varırız.

    Toparlayacak olursak, okurun fenomenolojik tavrı okumanın dogmatik doğasının bir inkârını gerektirmez; tam aksine, okur, anlamın ortaya çıkması için metni okumaya devam eder. Fenomenolojik okurun başındaki zorlu görev, algı nesnesine, yani okunmakta olan metne yönelik (yazarı tarafından verilen anlamın metinde yer alması gibi) başlangıçtaki önermelerini bir tarafta tutarak, diğer bir tarafta da kendi okuma eylemi ve anlaması üzerinden bu metin üzerine derinlemesine düşünmesidir.99 Elisabeth Ströker bu durumu refleksiyonda yer alan paradoksal bir adım olarak tanımlar: “Phenomenology as First Philosophy: Reflections on Husserl,” Edmund Husserl and the Phenomenological Tradition: Essays in Phenomenology içinde, ed. Robert Sokolowski (Washington, DC: The Catholic ...weiter lesen Doğal ve fenomenolojik tavırların aynı anda, bir arada takınıldığı bu zorunlu tezat, okurun bulunduğu mevzubahis ara konuma ve neden olduğu muğlak duruma yöneltilen radikal bir refleksiyonu gerektirir. Dolayısıyla burada üzerimize düşen vazife, okumanın muğlaklığını aşmaktan ziyade (Überwindung), devam etmekte olan okuma eylemindeki muğlak varlığımızın farkına vararak (ya da kıymetini bilerek diyelim) hergünkü ve sıradan okuyuşumuzu çarpıtmak (Verwindung), verili olanları tersine çevirip, bozup, yeniden inşaya imkân tanımaktır. Her şeyden önce, biz de, biz felsefeciler, fenomenolojistler ya da edebiyat teorisyenleri, herkes gibi, ortalama birer okuruz. Okuma dünyası ve yazın kültürüyle kurduğumuz bu hergünkü, basit ilişki sayesinde kendi okuma pratiklerimiz üzerine düşünerek, nasıl okuduğumuzun künhünü anlamaya dair fikirler üretiyoruz. Ezcümle, fenomenolojik okur için burada teklif edilen yöntem, okurun metinle başlangıçta kurulu olan ilişkisini korurken aynı anda eleştirel bir tavır edinmesi, bunun sonucunda da her zaman bu iki tavır arasında gidip geldiğinin ve geleceğinin farkında olmasıdır.

    Son bir kez daha tekrarlamakta fayda var: tavır değişikliğinde üzerimize düşen, yalnızca okurun verili çevresindeki çeşitli ortam ve parametreleri gün yüzüne çıkararak doğal tavırda okunanın üzerine düşünmek değil, aynı zamanda okuyan beden üzerine radikal bir refleksiyon icra etmektir. Zira okuma, dünya ile kendim, varlık ile düşünce, metin ile de okunan arasında aracısız bir şekilde aracılık eden (immediate mediatedness) kendi bedenim tarafından incelenmeye tabi bir eylemdir. Bu aracısız aracıya yönelik radikal bir refleksiyona ihtiyaç duyarız, çünkü dünya üzerindeki varlığım olarak beden, metne temas ettiğim ve metnin de bana temas ettiği kesişimdir (chiasm).1010 Richard Kearney, “The Wager of Carnal Hermeneutics,” Carnal Hermeneutics içinde, ed. Richard Kearney ve Brian Treanor (New York: Fordham University Press, 2015), 21. Metne dokunduğum sırada metnin bana dokunmakta olduğu ifşa olur. Tıpkı Heidegger’in kendisini kendisi olarak tahkik eden Dasein’ı gibi, okuyan beden üzerine yapılacak düşünümsel bir analiz de, oldukça paradoksal ama Aristoteles’in De Anima’sındaki maksadına uygun bir şekilde, algılama ya da duyumsamanın aracısız olamayacağı ile dokunmanın aracısızlığını bir araya getirme görevini üstlenir. Bu bağlamda bedenin kendisini anlaması “içerden dokun(ul)duğumuz bir hadise”den başka bir şey değildir.1111 Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception, 99.

    Nihayetinde, epoché uygularken paranteze aldığımız okuma eylemini, yorumlama faaliyetini karmaşıklaştıran faktörleri ortaya çıkararak farklı bir şekilde geri kazanmış olduk. Bu bağlamda artık iddia edebilir ki, çoğunlukla göz ardı edilen okumanın fizikselliği, şu iki nüfuz edilemez yüzeyin arasında gerçekleşir: algılayan, gören, dokunan, yani metne yönelip metne tepki veren beden ile okuduğumuz araç ve gereçten kâğıt ve ekrana, kullanılan yazı tiplerinden boşluk ve çizgilere kadar, yani okurun alımlaması için gerekli bir formu oluşturan tüm bileşenleriyle metnin maddeselliği.1212 Karin Littau, Theories of Reading: Books, Bodies, and Bibliomania (Cambridge: Polity Press, 2006), 29. Bu cihetle, okumanın aslında bu iki cisim arasında gerçekleştiğini iddia ediyoruz, yani okunan şeye yönelik tüm bedensel ve duygulanımsal karşılıkların bir yerleşimi ve tüm anlam vermelerin bir menşei olarak beden ile okurun alımladığı sıradaki duygularını, hâl ve tavırlarını belirleyen, şekli, biçimi, yapısı ve tasarımı itibarıyla maddi bir nesne, bir cisim olarak metin. Okuma eyleminde, okuyan beden ile okunan metin karşılıklı pozisyon alır ve anlamın ortaya çıktığı bir oturum terkip eder (composition). Böyle bir karşılaşmada okur etkilenmiş (affected), metnin tesiri altında kalmıştır ki, okuma eylemi de bu tesirin, metnin okura temasının algılanması ve anlamlandırılmasından ibarettir. Eğer bir hermenötik faaliyetten, metnin yorumlanmasından bahsedeceksek, bu yorum aslında iki cisim arasında gerçekleşen tensel temasın bir yorumudur. Bu yüzden her kompozisyon, yani metinle her karşılaşma, her okumadan bir diğerine değişiklik gösteren, her seferinde başka parçaların ve çeşitli faktörlerin bir araya gelerek eşsiz bir dizilim oluşturduğu duygu(lanım)sal bir tecrübedir. Okumanın bedensel hermenötiğinin amacı da, okur ve metnin birbirine temas ettiği bu kompozisyonun, anlamın ortaya çıktığı bu bileşimsel ilişkinin (compositional engagement) fenomenolojik ve hermenötik bir analizini sunmaktır.

    Dr., Felsefe, Stony Brook Üniversitesi



       [ + ]

    1. 1 Edmund Husserl, The Shorter Logical Investigations, çev. J.N. Findlay (London & New York: Routledge: 2001), 88, 98.
    2. 2 Edmund Husserl, Ideas for a Pure Phenomenology and Phenomenological Philosophy: First Book. General Introduction to Pure Phenomenology, çev. Daniel O. Dahlstrom (Indianapolis: Hackett Publishing Company, 2014), 91.
    3. 3 Maurice Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception, çev. Donald A. Landes (London & New York: Routledge, 2012), 403.
    4. 4 Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception, 87.
    5. 5 Gustav Shpet, Hermeneutics and Its Problems: With Selected Essays in Phenomenology, ed. ve çev. Thomas Nemeth (Cham: Springer, 2019), 6-8, 15, 18, 51.
    6. 6 Karlheinz Stierle, “The Reading of Fictional Texts,” çev. Inge Crosman ve Thekla Zachrau, The Reader in the Text: Essays on Audience and Interpretation içinde, ed. Susan R. Suleiman ve Inge Crosman (Princeton: Princeton University Press, 1980), 86, 89, 102.
    7. 7 Husserl, Ideas for a Pure Phenomenology and Phenomenological Philosophy: First Book, 68.
    8. 8 Maurice Natanson, Edmund Husserl: Philosopher of Infinite Tasks (Evanston: Northwestern University Press, 1973), 54.
    9. 9 Elisabeth Ströker bu durumu refleksiyonda yer alan paradoksal bir adım olarak tanımlar: “Phenomenology as First Philosophy: Reflections on Husserl,” Edmund Husserl and the Phenomenological Tradition: Essays in Phenomenology içinde, ed. Robert Sokolowski (Washington, DC: The Catholic University of America Press, 1988), 256.
    10. 10 Richard Kearney, “The Wager of Carnal Hermeneutics,” Carnal Hermeneutics içinde, ed. Richard Kearney ve Brian Treanor (New York: Fordham University Press, 2015), 21.
    11. 11 Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception, 99.
    12. 12 Karin Littau, Theories of Reading: Books, Bodies, and Bibliomania (Cambridge: Polity Press, 2006), 29.