BİRLİKTE VAR OLMAK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  •  

    BİRLİKTE VAR OLMAK11 “Existence” kelimesinin Türkçede farklı kelimelerle karşılanması gibi “coexistence” kelimesi de farklı kelime veya ifadelerle karşılanıyor. Bağlama ve gramere dayanan bu farklılıklar çerçevesinde bu kelimeyi metin içinde “birlikte var olmak, birlikte varoluş, birlikte ...weiter lesen

    Yazar: Gil Anidjar32 Başlık yerine Piotr Mlodozeniec tarafından oluşturulan meşhur bir görseli burada (yukarıda) yeniden kullanıyorum, www.coexistence.art.museum/coex/works/Piotr_Mlodozeniec.asp, Public Domain, https://en.wikipedia.org/w/index.php?curid=48634482. Araçlara yapıştırılan yazılarda ve ...weiter lesen

    Üzerinde durmaya çok gerek yok ama bu metni yazmaya hazırlanırken Oxford İngilizce Sözlük’e göre ortaya çıkışı 1646 yılına dayanan “birlikte var olmak” [coexistence] kelimesinin erken dönem kullanımı merakımı celbetti. Aynı yıl Sir Thomas Browne Londra’da, oldukça popüler olan ve ismi, virüsle birlikte yaşadığımız şu günlerde bana çarpıcı gelen bir kitap yayımladı: Kaba Yanlışlar: Ya da Genel Kabul Gören Öğretilerin ve Gerçeklerin Sorgulanması [Pseudodoxia Epidemica: Or, Enquiries Into Very Many Received Tenents And Commonly Presumed Truths]. Browne bir doktordu ve kendinden emin bir şekilde askerî bilim insanlarının kahramanca tavrını takınarak bulaşıcı salgınlara daima eşlik eden bulaşıcı rahatsızlıklara, yani yaygın olarak inanılan fikirlere (“öğretiler”) ve bilhassa yanlış olan inanışlara (“pseudodoxy”) karşı savaş açtı.

    “Birlikte var olma” ifadesi – en iyi “siyasi sözlüğümüz” olarak düşündüğümüz şeyde belirsiz bir madde olan bu ifade – Kaba Yanlışlar kitabında gökkuşağından (evet bildiğimiz gökkuşağından) ve onun İncil’de iddia edildiği şekliyle dünya tarihindeki ilk ortaya çıkışından bahsedilirken ortaya çıkar. Browne şöyle yazar: “Tanrı gökkuşağını Ahit’in bir alameti olarak seçtiği için [Tufan’dan] daha önce gökkuşağı olmadığını düşünmek şeylerin varoluşuna onların ereklerinden yola çıkarak ya da algıya yansımaları üzerinden karar vermektir. Bu yansıma içsel olarak kavrayışa sunulanla birlikte var olur. Aynı mantıkla, vaftiz kurumundan önce suyun olmadığı ya da kutsal Komünyon ayini öncesinde ekmeğin olmadığı çıkarımında bulunabiliriz.”
    Browne’un buradaki akıl yürütmesinin hususi veçhelerini izah etmeye gerek yok fakat şunu belirtmek gerekiyor ki Browne’un burada itirazı tufanın gerçekten yaşanmış olmasına değil, (insanlığın tufan öncesindeki yayılışı ve yoğunluğu, insanlığın sonunu ilan eden meteorolojik emarenin doğası gibi) tufanın bazı “dışsallıklarına/görünüşlerine” [externalities] dairdir. Browne her hâlükârda tartışmayı iki tür inanç, “öğreti” ya da “gerçek”, biçimi arasında, iki farklı varoluş biçimi arasında yürütüyor gibi görünüyor. Burada ilgimi çeken husus gökkuşağının ortaya çıkışı değil; dinle (vaftiz, Komünyon) bilimin (tufan, gökkuşağı) kesişiminde ve aralarında belirmekte olan çekişmede “birlikte varoluş”un ortaya çıkışı. Bu iki boyutun kendi ayrı dünyalarında göründükleri kadar güvenilir olup olmadıkları sorusu da tufanın, en azından bu iki boyut arasındaki ayrımın her iki tarafındaki konumunca tartışmaya açılan bir soru. Kan kitabımda ele aldığım diğer soruya, yani Hristiyanlığın paradigmatik bir din olarak konumuyla ilgili “Hristiyan Sorusu”na burada değinmeyeceğim; zira bu soru bizi buradaki rotamızdan saptırır.

    Eğer Browne’un söylediklerini doğru anlıyorsam kendisi aslında var olan şeylerin onların erekleriyle birlikte varoluşuna, şeylerin birlikte tutulmasına ve neticesinde yanlış hükme varılmasına karşı çıkıyor. Çünkü diyor Browne, suyu vaftizle, ekmeği ve şarabı Komünyon’la, gökkuşağını tufanla ya da (ekleyebileceğimiz gibi) bilimi dinle ilişkilendirmek yanlıştır. Bu tarz şeylerin en azından zihinde var olduğu doğrudur – ama Browne nesne ile algı arasında, olgu ve değer (diye tercüme edebileceğimiz şey) arasında ayrım yapar – fakat bunlar birlikte bulunmamalıdır. Daha net bir ifadeyle şu demektir bu: Bunların varoluşu birbirine bağımlı bir birlikte varoluş olarak anlaşılmamalıdır. Nihayetinde ne su (asıl amacını vaftizde bulsa bile) vaftizin ortaya çıkışına bağlıdır ne de gökkuşağının oluşum koşulu ya da kökeni (tufanın sonu anlamına gelmiş olsa bile) tufanın sona erişinde yatar. Birlikte varoluş birlikte-olmaktan [existing-with] ziyade bir anlayış, şeyleri, anlamları ya da nihai erekleriyle birlikte belirli bir ilişkilendirme biçimiyle ilgilidir. Birlikte var olmanın bir bilim, bir bilme meselesi olduğu söylenebilir. Birlikte var olma burada “mevcut” ya da gelecekteki “kavramlarla sınırlandırılmayan birlikte var olmadır.”23 Timothy Morton, Dark Ecology: For A Logic of Future Coexistence (New York: Columbia University Press, 2016), 27.

    “Birlikte var olma” ifadesinin kısa bir süre içinde bilen zihnin, belki de insan zihninin, sınırlarını aşması kuşkusuz kaçınılmazdı. “Birlikte var olma” ifadesinin kaderinde ortaklık-içinde-varoluş olarak büyük varoluş olgusunu duyurmak vardı. Thomas Browne’un bu ifadeyi kullanmasındaki tarihsel değer ne olursa olsun, kavrayış ve inanç yoluyla gerçekte var olan “şeyleri”, dünya üzerindeki farklı şeyleri birlikte düşünen bir anlayışın bahsini açması dikkat çekicidir. Böylelikle Browne şeylerin (dindar) zihindeki “birlikte var oluşunu” eleştirir. Kolaylıkla fark edebileceğimiz gibi şeyler bu zihinde olduğu gibi başkalarının zihninde de birlikte var olur. Browne’un karşı çıktığı şey şeylerin (erekleri aracılığıyla) birlikte var olma tarzıdır. Bu yolla söylemeye çalıştığı şey farklı şeylerin var olduğu gibi farklı varoluş biçimlerinin de birlikte var olduğudur.

    Şu kadarı aşikâr ki Browne’un tüm çabalarına rağmen (ki bu çabalarında yalnız değildi; Aydınlanma savaşlarını vermeye hazırlanan birlikler toplanıyordu) yaygın olarak inanılan bazı “öğretiler” ve “genel kabul gören gerçekler” insanların zihninde, anlayışında ve bedeninde bulunmaya ve birlikte var olmaya devam etti. Birisi çıkıp da din ve bilimin uzun süreden beri birlikte var olduğunu söyleyebilir. Belki de çok uzun süredir birlikteler. O zaman soru da şu olurdu: Birlikte varoluşları hangi tarzda?

    Browne’da ve kendisinden sonra “birlikte var olma” ifadesinin geniş kullanımında bu terimin, iki şeyin (fikirler, inanışlar, nesneler ya da eserler vs.) onun vasıtasıyla bir araya getirildiği ve sadece birlikte var olduğu, sıradan bir bilişsel ya da ontolojik olguya işaret etmemesi etkileyicidir. Browne özellikle olgusal meselelerden ve inanç meselelerinden bahseder. İnsan bu noktada, Timothy Morton gibi, hâlâ ve daima bir birlikte varoluş şeklinde olmayan bir varoluşun olup olmadığını merak edebilir. Bu birlikte varoluşla ilgili özel olan nedir ki, bu ifadenin kesin bir biçimde kullanılmasını, (başka bir yerde değil de burada) kullanılmasını gerektirsin? Kendisi de birlikte var olmayı mezhepçiliğin karşısına koyan tarihçi Ussama Makdisi “‘birlikte var olma’ teriminin geleneksel kullanılışının aslında kısıtlı” olduğunu kabul ediyor.44 U. Makdisi, Age of Coexistence: The Ecumenical Frame and the Making of the Modern Arab World (Oakland: University of California Press, 2019), 2. “Birlikte var olmak” ifadesi (“barış içinde birlikte yaşamak” ifadesinin başka her açıdan birbiriyle uyuşmaz olan komünist ve kapitalist sistemlerin birbirine tahammül etmesi anlamına geldiği) muayyen Soğuk Savaş dönemi haricinde genellikle “birbirinden farklı ve kuramsal olarak [tarihi] eski [olan] topluluklar arasındaki sözde uyumlu ilişkilere” atıfta bulunuyor. “…[Bu ifadenin] günümüzdeki kullanımı… farklı inançlara sahip insanlar arasındaki eşitliği ima ediyor.” Bu eşitlik bu arada diye ekliyor Makdisi, “tarihsel araştırmalarca desteklenmiyor” (age).

    Doğru ya da yanlış – ki burada Browne’un Kaba Yanlışlar’ının “genel kabul gören öğretiler”ini veya “gerçekler”ini düşünebiliriz – birlikte var olma ifadesi esas olarak “dinlerin birlikte var olması” ve daha bariz biçimde de dinî cemaatlerin barış içinde birlikte varoluşu anlamına geliyor diye anlaşıldı (inanıldı ya da varsayıldı). Lakin burada şunu belirtmemiz gerekiyor. Dilimiz, “birlikte var olma” ifadesi üzerinden başkalarıyla ilişkiden azade, çatışmadan değil de barıştan yana otonom ve bağımsız bir varoluş tasavvuru üzerine düşünme fırsatı sunmuyor. Dilimiz bu ifadeye sadece, kelimenin kullanımını “dinî” bir bağlama, “dinlere”, “mezheplere” (Makdisi’nin mezhepçiliğe olan ilgisi de buradan kaynaklanıyor) ve onların barış içinde birlikte varoluşlarına hapseden dar bir anlam payı biçiyor. Fakat (barışçıl ya da dinî gibi) sıfat olarak kullanılan nitelemeler bizi bir sorun olduğu hususunda uyarmalı. Zira eğer “Var olmak birlikte var olmak demektir.”55 Morton, Dark Ecology, 129. cümlesini kabul edersek bir birlikte varoluşun böyle dar bir şekilde tesis edilmesini ve içinde bulunduğu ve en az onun kadar dar olan “din” çerçevesini nasıl izah edeceğiz?

    Morton’un iddiasını tekrarlayacak olursak varoluş birlikte varoluştur. Otonom ve bağımsız bir varoluş biçiminin, diyelim ki “kendinden menkul bir insan”ın [self-made man] ya da tam otonom, kedine yeten ve “bağımsız bir ulus”un ya da “din”in olabileceği görüşü, Louiza Odysseos’un ikna edici bir şekilde iddia ettiği gibi, kaynağını veya zeminini kalıcı kendilik ve öznellik fikirlerinde bulur. Ki bu fikirler araştırılmış ama henüz yerlerinden edilmemiştir. Makdisi gibi Odysseos da “barış içinde birlikte yaşama/var olma” idealinin desteklenmesi noktasında Soğuk Savaş’ın önemini vurgular. Bu ideal “çatışma”nın (özellikle de Makdisi’nin “yerel”de tabiri caizse “mezhepçilik” olarak bahsettiği “dinî” çatışmanın) karşısına konmuştur. Birlikte var olmanın kendi başına bir soru olarak ele alınması gerektiğini iddia eden Odysseos, daha bütüncül bir şekilde “birlikte varoluşun öznesi”nin yeniden gözden geçirilmesini önerir. Buradaki özne hem öznellik hem egemenlik hem de Odysseos’un “tâbiiyetin silinişi” dediği şeyi içerir. Odysseos şöyle yazar: “Devletin altında yaşayan bireylerin daha önceden oluşmuş öznellikler temelinde birlikte var olduğunun düşünüldüğü gibi uluslararası ilişkiler teorisinin büyük bir çoğunluğu da devletin bölünmez ve ilişkisel olmayan bir öznellik içerdiğini varsayar.”66 Louiza Odysseos, The Subject of Coexistence: Otherness in International Relations (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2007), xxvii; “tâbiiyetin silinişi” ifadesi ilk olarak s. xxix’da kullanılıyor.

    Bilim ve dinden öznelliğe ve devlete geçmiş olduk. Hatta birlikte var olmanın var olan her şeyi kapsadığını kabul edebiliriz – niye etmeyelim ki? Lakin yine de birlikte var olmanın varsayılmadığı yerde, bir sorudan ziyade sorun oluşturmayı sürdürdüğü yerde durmaya devam etmemiz gerek. Odysseos’la birlikte şunu fark ediyoruz ki birlikte varoluş, (özne, devlet ve aynı zamanda uluslar ya da dinler gibi) farklı varlıkların (farz edilen) bağımsız, otonom ve kendine yeten varoluşlarını bir ön kabul olarak varsayıyor. Böyle parçalı bir zeminde ve bu parçalı zemin dolayısıyla biz de tüm varoluşun, barışçıl olsun ya da olmasın, birlikte varoluş olduğunu göremiyoruz. Öyleyse incelenmesi gereken son husus da belli varlıkların birlikte varoluşa direnmeye, otonomileri sorgulamaya açık diğer varlıklarla birlikte var oldukları gerçeğini reddetmeye diğer varlıklardan daha fazla meyyal olup olmadıkları hususu.

    Browne, yukarıda bahsettiğimiz gibi, “genel kabul gören öğretiler” ve “gerçekler”le, kendi deneysel ve bilimsel araştırmalarıyla çelişen inançlarla mücadele ediyordu. Gerçekten de kendisinin farklı bir şekilde kullandığı “birlikte var olma” ifadesine karşı çıkan kişi Browne’du. Fakat onun bu ifadeyi kullandığı farklı şekil, şeylerin farklı var olma biçimlerinin bir arada bulunmasının imkânına işaret ediyordu. Browne daha dinî inançların kendisine karşı çıkmıyordu. Aslında “din”e karşı çıkmıyordu. Bir “dinler savaşı”ndan, “genel kabul gören gerçek”lerden olan “dinlerin” (dinî ya da dinî olmayan) ötekilerin varlığını reddetmeye özellikle yatkın olduğunu da söylemiyordu. Eğer her varoluş birlikte varoluşsa o zaman diğer varoluş biçimlerine direnen ve karşı çıkan – bazı durumlarda onları yok eden – varoluş biçimlerinin olduğu da doğrudur. Birlikte varoluş – tüm varoluşun birlikte varoluşu – uzun bir süredir bilimin ya da siyasetin, ırkın ve ekonominin, tarihin ve ilerlemenin ve aynı zamanda da dinin hâkimiyeti altında tehlikede. Irksal ötekilerden siyasi ve dinî ötekilere kadar birçok şey yok edildi. Hayvan ötekiler de yok edildi. Hem de çok ama çok fazla. Birlikte var olma için bazı koşullar olmalı mı? Barışçıl ya da değil her türlü birlikte var olmayı kabul ederek başlayalım. Ayrıca evet, dinlerin sadece kendi içinde değil dinlerle birlikte ve dinler arasındaki birlikte varoluşu da kabul edelim. Virüslerle birlikte varoluşu da. Bu ise, Thomas Browne’un bildiği gibi, yoğun bir anlayışı ve çok farklı birlikte var olma biçimlerinin – zihinlerimizde ve bedenlerimizde – kolektif birlikteliğini gerektiriyor.

    * Columbia Üniversitesi, MESAAS



       [ + ]

    1. 1 “Existence” kelimesinin Türkçede farklı kelimelerle karşılanması gibi “coexistence” kelimesi de farklı kelime veya ifadelerle karşılanıyor. Bağlama ve gramere dayanan bu farklılıklar çerçevesinde bu kelimeyi metin içinde “birlikte var olmak, birlikte varoluş, birlikte yaşama, birlikte bulunma” ifadeleriyle karşıladım. (ç.n.)
    2. 3 Timothy Morton, Dark Ecology: For A Logic of Future Coexistence (New York: Columbia University Press, 2016), 27.
    3. 2 Başlık yerine Piotr Mlodozeniec tarafından oluşturulan meşhur bir görseli burada (yukarıda) yeniden kullanıyorum, www.coexistence.art.museum/coex/works/Piotr_Mlodozeniec.asp, Public Domain, https://en.wikipedia.org/w/index.php?curid=48634482. Araçlara yapıştırılan yazılarda ve posterlerde değişik biçimlerde sıklıkla kullanılan bu görselin kaynağı ve kime ait olduğu ise tartışmalı.
    4. 4 U. Makdisi, Age of Coexistence: The Ecumenical Frame and the Making of the Modern Arab World (Oakland: University of California Press, 2019), 2.
    5. 5 Morton, Dark Ecology, 129.
    6. 6 Louiza Odysseos, The Subject of Coexistence: Otherness in International Relations (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2007), xxvii; “tâbiiyetin silinişi” ifadesi ilk olarak s. xxix’da kullanılıyor.