SALGIN VE TEMAS: TERSİNE ÇEVİRME TECRÜBESİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Jacob Rogozinski

    Bir krizden bazen felsefe yapma arzusu doğar: Zamanın akışını bozan ve kesinliklerimizi alaşağı eden yeni bir durum tecrübesini kavrama taşıma arzusudur bu. Covid 19’un neden olduğu epidemi de istisna değil. Filozof tabii ki kendini epidemiyoloğun, viroloğun, sosyoloğun, ekonomistin, politikacının yerine koyup krizin nedenlerini tespit etme, krizin üstesinden gelme araçlarını temin etme ve sonuçlarını tahmin etme rollerine girmez. Onun görevi, altüst olmuş bir hayatın böyle bir tecrübesinden hareket edip bize düşünmemiz adına verebileceği şeyi sezmektir. 55 günlük karantina boyunca sokaklarda ve ıssız parklarda -itiraf edeyim, maskesiz- dolaşırken karşılaştığım birkaç insanın davranışı beni derinden etkiledi, önceden alışık olduğumuz tarzdan çok farklı davranıyorlardı. “Önceki yaşamımızda” tanımadığımız insanlarla karşılaştığımızda kimse diğerine ister müsamaha ister korku maksatlı olsun en ufak bir işaret vermezdi. Herkes bir kibar kayıtsızlığa tutunmuş gidiyordu. Ama fark ettim ki bu tarafsızlık, hayli kutuplaşmış tavırlara mahal vermiş. Daha kalabalık ve daha az maskeli olan bazıları beni bir baş hareketiyle ya da bir gülümsemeyle selamlarken, diğerleri neredeyse yolunu değiştirerek ve bana hem öfkeli hem kaygılı bir bakış atarak benden uzaklaşıyordu. Yolunu değiştirenler hemen hemen her zaman maske taktıkları için onlara “maskeli fobililer” ismini verdim.

    Epidemi esnasında başkalarıyla ilişki böylece acayip muğlak bir hâl aldı. Her şey sanki yeni bir topluluk ortaya çıkarmak üzere yaşanıyordu; aynı sınamanın üstesinden geldiklerini bilen erkeklerin ve kadınların topluluğu. Kuşkusuz bu her akşam saat sekizde balkonlarda buluşan aynı topluluktu. Diğer taraftan, başkasıyla karşılaşmayı artık bir tehlike sayan ve bundan korkuyla kaçan kişiler arasında da husumet çıkmasına mahal verdi. Biz günlük yaşamımızda hostis muğlaklığını yeniden keşfediyoruz. Bildiğimiz üzere bu Latince terim hem misafir/mihmandar [hôte] yani karşılayacağım kişi ya da beni karşılayan kişi anlamına gelir; hem de aleyhtar, düşman, bana hasımlık eden kimse [hostile]. Şimdiki durumda bahis konusu olan şey patolojik bir fobi ya da bir fantezi değil -ya da sadece bu değil: Pek tabii, virüs taşıyıcısı olabilirim, yani potansiyel hâliyle öldürücü bir tehdit olabilirim. Keşfettiğim şey sadece başkasının benim için bir tehdit olması değil, benim de onun için bir tehdit olmam; doğruyu söylemek gerekirse, aynı nispette kendim için de tehdidim, başkasına / başka bir şeye dokunup kendime dokunduğum her an virüs kapma riski taşırım. Böylece başkası ve kendim arasında bu tersine çevirme tecrübesini edinirim, Merleau-Ponty de “ben ve başkasının bu döngüsü”nden bahseder, “ona yaptığım kötülüğü kendime de yaparım.11 “Note sur Machiavel” (1949), Signes, Gallimard, 1960, s. 268.” Bu tersine çevirme tecrübesi, epey kaygılandırıcı olmanın yanında siyasi ve etik bir menzile de sahiptir. “Başkasına alerji” ile ters düşer, hepimizin en derinine demir atmış yabancı paniği ve korkusuna aykırıdır. Bunu unutmuş olanlara Covid-19’un hatırlattığı şey, ölüm tehdidinin yalnızca başkasından gelmemesi, aynı zamanda ve bilhassa benden gelmesidir. Bu Levinasçı virüsün bize öğrettiği şey, başkasının öncelikle benim öldürebileceğim kişi olmasıdır.

    Başkasına dokunmam, başkasının bana dokunması ve kendime dokunmam yasak: Bakın işte üçlü bir yasaklamaya tabiyiz. Yasak ise temas [contact] ve salgın [contagion] arasında -sadece etimolojik olmayan- bir yakınlığa işaret ediyor. Epideminin bize öğrettiği esas ders şu: Dokun(ul)mak tehlikeli olabilir. Temas bizi öldürebilir. Ruh Üzerine kitabında Aristoteles aksini iddia eder: Kaçınılmaz biçimde ölümü çağıran şey dokunma eksikliğidir, zira “Belli ki bir canlı dokunmadan var olamaz.”, ama görmekten, duymaktan, koklamaktan yoksun olsa da hayatta kalabilir.22 Ruh Üzerine III, 12, 434b. Gerçekten de “diğer duyumların amacı sağlık olsa da”, dokunmanın amacı bizzat yaşamdır, bir canlının yaşamına devam etme ihtimalidir. Bu karşıt teyitler birbirini dışlamazlar: Dokunmanın müphem olduğunu, yaşamı mümkün kılan bu ilksel duyunun aynı zamanda ölüm de getirebileceğini öylece fark etmek gerek. Duyumların aşırı yoğunluğunu yahut “abartıldığını” söylediğinde Aristoteles de bunu kabul eder. Başka bir duyum söz konusu olduğunda, ışığın ya da sesin aşırı yoğunluğu yalnızca duyu organını mahvetme riski taşır: gözün kör, kulağın sağır olması gibi. Buna karşın, “somut şeylerin aşırı yoğunluğu sadece organı değil aynı zamanda canlıyı da mahveder”; örneğin, aşırı sıcak ya da aşırı soğuk durumunda yahut aşırı bir “sertlik” yani çok şiddetli bir darbe durumunda böyle olur; Aristoteles, dokunma alanına büyük bir kapsam atfetmiştir.33 A.g.e., 435b. Karş. Le toucher, Jean-Luc Nancy çalışmasında Derrida’nın bu pasajı yorumladığı kısım (Galilée, 2000, s. 60-62). Aşırı bir keyif sonucu bir ölüm ihtimalinden bahsetmez, ama bu da bu abartılı dokunmadan payını alacaktır -en azından biz öyle düşünebiliriz. Dokunma tecrübesi burada dokunulmazlık sınamasıyla karşılaşır: Ölüm cezası altında dokunmanın yasaklandığı kişi gibi. Epidemi esnasında, bu dokunulmazlık çok büyük bir temas sayısına yayıldı. Geçici bir süreliğine olsa da tek tek hepimizden bir tür “dokunulmaz” yarattı, tabii yerlilerin anladığı dilde bir dokunulmazlık bu, hani bir parya temas edince temizlenmez bir leke bırakır ya, aynen öyle. Aristoteles’in analizi böylece iki arada bir derede bırakır: Dokunma yoksunluğu ölümcül olabilir, ama aşırılığı da ölümcüldür. Hâliyle, asıl mesele doğru dokunmak ya da yeterince doğru dokunmak, yani aşırılıklar kadar eksikliklerden de olabildiğince kaçınarak. Bu iki uca itibar ettiğimizde yaşam alanımız olan bu ara bölgeye tutunabileceğiz.

    Dokunma müphemliği dokunulma yasağına yansır. Sağlığımızı himaye edercesine gözetenler şunları söyleyip dururlar: Kendinize dokunmak tehlikeli, yüzünüze, gözlerinize, ağzınıza, burun deliklerinize temas etmek, mikrobun vücudumuza girmesine imkân verecek tüm deliklere dokunmak tehlikeli. Artık bir tehdit olarak algılanan şey aslında kendine dokunma eyleminde dokunan ve dokunulanın “iç içe geçmesi” diye Merleau-Ponty’nin tarif ettiği şeydir; bedenimizin ve dünyanın tensel temeli olan bu “kesişme”dir. Tamamlanmamış son kitabında bu kurucu unsuru araştırırken kendi tarzında Husserl’in izini takip ediyordu: Kendine dokunmak ilksel bir harekettir, tenimin bedenleşmesine imkân sunar, sabit bir forma girerek bir beden teşkil etmeye izin verir. İşte yalnızca bu şekilde buradaki kendi tenden bedenim ve oradaki başka bir beden arasında bir benzerliği fark edebilirim, her ne kadar o bana başkasının bedeni olarak görünse de, bana benzeyen ve benden farklı bir başka benin yahut bir alter egomun bedeni olarak görünse de, ben ancak bu şekilde kendi tenimi bu yabancı bedene “analoji yoluyla aktarabilirim.44 Dokunarak kendine tesir etme konusunda bkz. Idées pour la constitution transcendantale ya da Ideen II (1915-1920), §36-39, PUF, 1982.” Kendime dokunma imkânım olmasaydı, yani tenimi hissetme imkânım olmasaydı izin verilen bu fark ediş ve tensel aktarım hiç gerçekleşmeyecekti. Öyle ki, “Yalnızca görme donanımı olan bir özne tezahür eden herhangi bir tene de sahip olamayacaktır.55 Ideen II, §37, s. 213.” Husserl bunu ayrıntısıyla açıklamaz fakat en azından potansiyel hâliyle başka bedenlere dokunma ve o bedenlerin bana dokunması imkânı olmasaydı onların kendini üretme imkânının da olmayacağını hemen düşünebiliriz. Eğer onları sadece bir ekran üzerinden algılarsam tensiz bedenler, bedensiz hayaletler etrafımı sarar. Kuşkusuz, iletişim kurabiliriz, uzaktan konuşabiliriz, ama asla bir topluluk oluşturamayız. Kendime dokunamazsam, bedenim olmaz, dünyada olamam. Ben, başkasının dokunduğu biri olmazsam ve ben de ona dokunmazsam yalnız kalırım. Yaşamın paradoksunu epidemi döneminde daha iyi ölçeriz: Dünya içinde başkalarıyla birlikte varoluşumu mümkün kılan şey, kendimizden sakınmamız gereken bir tehdit hâline geldi.

    Bu tersine çevirme başka bir düzlemde de belirir, bizi etkileyen hastalığın otoimmün boyutunda. Görünüşe göre, Covid-19’un sebep olduğu ölümlerin büyük bir kısmının doğrudan sebebi virüs bulaşması değil, aslında bir “bağışıklık fırtınası”, yani virüs kapmış organizmanın kendi dokularını yok etmesi şeklinde aşırı tepki göstermesi. Beni koruması gereken şey aynı zamanda beni öldürür. Burada otoimmünite paradoksuyla karşılaşırız, Derrida bunu incelemiş ve siyaset ile dinin krizlerinde ve çıkmazlarında tespit etmişti. İster (kendine) dokunma tehlikesi, ister otoimmünite ile kendini imha etme tehlikesi olsun, epidemi esnasında öyle bir tersine çevirme sınamasına tutuluyoruz ki tehdit ve kurtuluş, zehir ve deva, yaşam ve ölüm birbirine karışıyor ve ayrıştırması çok zor oluyor. Esasında, tamamen yeni bir durumla karşı karşıya değiliz, zaten bizim koşullarımız olan ama tam bilincine varmadığımız temel müphemliği ve kırılganlığı ortaya çıkarıyor. Bunun aynısı, salgına karşı aldığımız önlemler arasındaki düzenlemeler için de geçerli; epidemiyi yaymamak için itibar ettiğimiz şu “sosyal mesafe” ve “riske karşı 14 kural.” Temassızlığın artan hâkimiyetine itiraz eden sesler yükseliyor; ekranların tahakkümü altındaki steril bir dünya adına, büyük toplanma yerlerinde, kafelerde, şenliklerde yaptığımız kutlamaların, sarılmaların, el sıkışmaların üzerine kurulu “dokunma sosyalliği”nin programlı hâlde kaldırılmasına isyan ediliyor. Kuşkusuz, bundan sonra, denetim yazılımları aracılığıyla ayrık çalışanların uzaktan gözetlendiği genelleştirilmiş bir uzaktan-çalışmaya ve hatta ne öğrencisi ne de hocası olan uzaktan-üniversiteyi tasarlamaya öncelik vermenin zorunlu olduğuna inandırıyoruz kendimizi ve buna karşı uyanık olmalıyız. Ancak, teması kaybetmeye bizi sürükleyen bu süreç, şimdiki epidemiden çok önce, hatta internet ve cep telefonları çıkmadan da önce başlamıştı. Debord daha 1967 yılında şunu vurguluyordu: “Gösteri” yani “doğrudan sezilebilir olmayan dünyayı özelleşmiş farklı aracılarla gördürme eğilimi” – “esasında bir zamanlar dokunmaya ait olan ayrıcalıklı insan duyusunu görmede bulur.” Böylece “en soyut, gizemli kılınmaya en açık duyu” çağdaş toplumun aşırı yabancılaşmasına tekabül edecektir.66 La société du spectacle §18 (1967), Gallimard, 1992, s. 9. Temas dolaysızlığının hüküm sürdüğü bir kutlu çağa dair bu nostaljinin geriye dönük bir fanteziden başka bir şey olup olmadığı kesin değil. Fakat yine de imgenin itibarının büyüsüne kapılıp dünyayla tüm teması kaybetmek üzere olan bir toplumu kökten eleştirme imkânını Debord’a sunar.

    Aslında, görmeyi dokunmaya tercih eden bu mesafelenmenin yalnızca bizim aşırı modernliğimizin bir niteliği olmadığını düşünmek için çok sebep var. Her insan kültüründe neredeyse her çağda az çok yoğun bir şekilde rastlanan bir şey. Sosyologlar ve antropologlar uzun zaman önce buna işaret ettiler: Simmel’in dediği gibi, her insanın çevresinde “görünmez bir alan” vardır, kültürel kodlara ve durumlara göre bu alanın boyutları değişir, “çok yaklaşarak” bu alanı ihlal etmek yasaktır, yoksa bu yakınlık bir saldırı olarak algılanacaktır. Antropolog E.T. Hall, “proxemia” başlığı altında, kültürel bakımdan kurulan ve çeşitli boyutta bazı iç içe çemberlerle her bireyi saran bu öznel mesafeyi incelemişti.77 Karş. La dimension cachée (1966), Seuil, 1971. Psikanalizin bize gösterdiği üzere, bu toplumsal normlar, ilk çocukluktan itibaren dayatılan yasaklamalara işaret eder: Kendi bedenine ve başkasının bedenine -her şeyden önce annenin bedenine- dokunmaktan men eden yasaklar, ki bedenden cinsel bir haz almasın, hatta bedeni darp etmesin ya da yaralamasın. Bu çifte yasaklama olmadan, ensest yasağı ve öldürme yasağının bedenlerimiz arasına diktiği bu bariyer olmadan, düşlerimize ve vehimlerimize dadanan asli fantezilere maruz kalırdık: Başkasının bedeniyle ayrım gözetmeden birleşme hazzına ve onu yok etme keyfine tabi olurduk. D. Anzieu’nün vurguladığı üzere, “Temas sadece gerektiği zaman yasaklandığında kurucu olur.”88 Çok güzel kitabı Le Moi-peau (1985), Dunod, 1994, s. 140. Ona göre, çocuk çok erken bir dönemde dokunma yasağı ile karşılaşır; bu yasak, anne bedeniyle mesafesiz temasa yönelik ilksel tecrübeyi engeller. Bu yasaklama sadece negatif değildir: Her yasak gibi, “farklı psişik niteliklerle donanmış psişik alanın iki bölgesini ayıran bir arayüzdür.” Böylece bir sınır bölgesi açar, Winnicott buna “geçiş alanı” diyecektir, çocuk bu alanda ilk arzu nesnesinin yerine koyacağı bir nesne bulur. Bu sayede, kayıp nesneden ayrılsa da onla teması koruyabilir, öyle ki başlangıçtaki beden bedene durumun kesilmesine çökmeden karşı koyabilir.99 Karş. D.W. Winnicott, “Objets transitionnels et phénomènes transitionnels” (1951), Jeu et réalité, Gallimard, 1975.

    Bir başka düzeyde, Aristoteles’in zaten tasvir ettiği ikili kısıtlamayı buluruz. Dokunma yoksunluğu öldürebilir: “Terk edilme sendromu” geçiren bebeklerin durumu böyle, çünkü çocuğuna dokunmayı reddeden depresif veya psikotik bir anneden doğmuş, öksüz kalmış ya da terk edilmiş çocuklar, anne teniyle tüm temastan yoksundur. Fakat dokunma aşırılığı, enseste varan bir abartma da ölümcül olabilir. Mesele burada da yeterince doğru dokunmaktır; bir başka deyişle, Winnicott’un da belirttiği gibi, yakın kalıp mesafeyi de koruyan “yeterince iyi” anne olmaktır. Bu anlamda, başkalarına yönelttiğimiz tüm hareketler zaten “bariyer hareketleri” ve “mesafelenme” içerir; nitekim, şu günlerde bize salık verilen şeyler de mütevazı bir tarzda bu ilksel mesafeyi vurgular. Freud, “temas fobileri” ile ilgilenmişti; bunlar, bazı nevrozlarda ve din ya da büyü ritüellerinde tezahür ederler: Bunlar dokunulmazlık alanlarını belirlerler, dokunmanın bir endişe kaynağı oluşturacağı yerleri, nesneleri, vücudun kısımlarını ya da insanları söylerler. Burada, insan varoluşunu mümkün kılan dokunma yasaklarına dair patolojik bir bozukluk görebiliriz. Epideminin mevcut koşullarında esas zorluk aslında bir fanteziden ya da bir nevroz semptomundan ibaret olan şeyle salgını kısıtlamaya gerçekten katkı sunan şeyi ayırabilmekte yatar, tabii böyle bir ayrım mümkünse. Fark ortaya koyan şey kuşkusuz bizim beden sınırlarına, ilksel sınırımıza yani tenimize atfettiğimiz statü ile kendimiz ve şeyler, kendimiz ve başkaları arasında belirlediğimiz görünmez sınırlara atfettiğimiz statüdür. Kendi bedenimiz ve dışarısı arasına bariyer koyan tenimizin sınırı bizi korur; bununla birlikte, bu sınır aşılabilir olmalıdır, yoksa bu artık bir sınır olmazdı, su sızdırmaz bir perde olurdu, otizmli insanların kendi bedenleri ve korkunç dışarı arasına koydukları gibi bir zırh olurdu. Bu “kapanma patolojileri”nden sıyrılan bir ten-sınırı, virüs salgını tehdidine ya da dış bir bedenle tehlikeli bir temas tehdidine karşı koyar, bunun yanında sayısız delikleri ve gözenekleriyle [pores] dışarıya da açık kalır. Poros, Yunancada geçit yolu, çıkar yol demek; bir çıkmazdan, bir aporiadan sıyrılmaya imkân sunan kaynak anlamı da var; ayrıca, Platon’un Şölen diyaloğunda, Eros’un babası olan Tanrının ismi. Tenimizin sınırı gözenekli bir zardır, amacı da içeri ve dışarı arasında durmak bilmeyen alışverişi filtrelemek ve düzenlemektir, yeter ki vücudumuza işleyen akışlar endişeye kapılıp ölümcül bir ihlal gibi algılanmasın.

    Aynı durum politik veya jeopolitik düzlemde de görülür. Burada da farkı ortaya koymak icap eder: İnsan toplulukları arasında koruyucu bir mesafeyi sürdürmeye yönelik akılcı bir irade ve o toplulukları yabancıyla tüm temastan koruyan ideolojik proje arasındaki farkı görmek gerek. Sınırları kapatmak, epidemiden korunmak için Donald Trump’ın aldığı ilk kararlar arasındaydı, tabii tahmin edebileceğimiz üzere, salgının kaynağı -yani Çinliler- ya da taşıyıcıları -Latin Amerika’dan gelen göçmenler- olarak suçlanan yabancıların etiketlenmesi de peşi sıra geldi. Tarihteki büyük epidemilerin her biri, demagoglara günah keçisi ilanı fırsatı vermiştir. Bildiğimiz üzere, Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden 14. yüzyıldaki Kara Veba esnasında, Yahudiler epidemiyi yaymakla suçlanmış ve kuyuları zehirlenip büyük ölçüde katledilmişlerdi. İçerdeki ya da dışardaki düşmanlar, örneğin hor görülen ve nefret edilen bir azınlık grubu, bir felaketin ya da musibetin “müsebbibi” olarak görülürler ki bunun örneği tarihte çok var. Çünkü bu yabancı düşmanlığı, yabancının sebep olduğu bu fobi derecesindeki korku da varoluşun esas tecrübesinde köklerini bulur. Freud’un dediğine göre, benlik kendinde hazzetmediği veya endişeye sebep olan şeyi hemen dışarı atmaya meyleder. Böylece “saflaşmış haz benliği” hâline gelir. Üstelik Freud’un burada “saflık”, “saflaşma” ve hatta arınma kelimelerine başvurması sebepsiz değil. Hâliyle “benlik için kötü, benliğe yabancı, dışarıda olan şey evvela özdeştir.1010 “La dénégation” (1925), Résultats, idées, problèmes (II), PUF, 1987, s. 135-139 -karş. “Pulsions et destins de pulsions”, Métapsychologie (1915), Gallimard, 1986, s. 37.” İşte size yabancı düşmanlığının kaynak yeri, zulümleri ve katliamları besleyen nefret dolu korkuların doğum yeri: Bir ihlal kaygısı yaratan korumacı bir tasarım, bedene girip onu yok edecek kötü bir nesnenin nüfuz etmesi korkusunun yarattığı panik.

    Bir epidemi bağlamında böyle bir fantezinin harekete geçeceğini anlayabiliriz: Virüs de böylece bu uğursuz yabancının metaforu gibi işlev görür. “Evimize” sızmasını engellemek istediğimizde devlet ve sınır polisi gibi davranırız ona; hani bu güçler, “istenmeyen” yabancılara, mültecilere ve göçmenlere nasıl davranıyorsa öyle. Göçle meşgul olan devlet politikaları uzun zamandır biyopolitik bir model üzerinden çalışıyor: Göçmenleri bir tür virüs veya mikrop olarak görüyor, onlara karşı bağışıklık kazanmak gerektiğini düşünüyor ve onları avlayıp kapatarak püskürtmeyi amaçlıyor. Günümüzde ise tam tersine virüs, oturum izni olmayan göçmen muamelesi görüyor, onu “tahliye etmek” için “izini sürüp tecrit ediyoruz.” Böyle stratejilerin altında, her iki durumda da bir fantezi var: organsız beden fantezisi. Ölümcül bir istila ya da bir ihlal tehdidiyle karşılaştığımızda, vücudumuzdaki tüm delikleri kapatmaya çalışırız, ki bir temas olmasın, sızdırmaz, delinmez, geçirimsiz bir bedenin sıkı duvarının arkasına çekilebilelim. Antonin Artaud da bu ölümcül fantezinin kâşifi ve kurbanı oldu: “Lekesiz / bakir / saf / bozulmamış / el değmemiş olacağım. (…) Ağzı açmak / mikroplu havaya açılmaktır. / Hâliyle, ağız yok! (…) / boğaz yok / mide yok / karın yok / makat yok.1111 “J’étais vivant” (1947), Œuvres, Gallimard, Quarto, 2004, s. 1581.” Bu organsız beden örneğini ödünç alan Deleuze haklı biçimde bu “verimsiz, kısır, semersiz” bedende ölümün bizzat modelini görüyordu.

    Bu epideminin bize öğrettiği başka bir şey de bu fantezinin sadece zehirli ve bazen ölümcül değil, aynı zamanda etkisiz olduğu. Karşı koymaya çalıştığı tehdidi zapt etmede öyle ya da böyle başarısız oluyor. Trump’ın sınırları kapatma emri, ABD’yi epideminin asıl merkezi olmaktan kurtaramadı. Hiçbir Büyük Duvar, bir imparatorluğu istila etmekten barbarları asla alıkoyamadı, bunda şaşacak bir şey yok; Berlin Duvarı da Sovyet bloğunun kaçınılmaz yıkımını sadece birkaç yıl ötelemekten başka bir işe yaramadı. Trump’ın kepaze tutumları Amerikalı filozof Wendy Brown’ın analizlerini haklı çıkardı: Küreselleşmenin yaşandığı ve bunun sonucunda devlet egemenliğinin çöktüğü bir devirde, devletler tehdit edilen egemenliklerini can havliyle yeniden tesis etmek için sayısız “ayırma duvarı” dikip duruyorlar. Fakat, görünüşün aksine, bu duvarlar, ulus devletin dirilmesini temsil etmiyor; tersine, “ulus devletin aşınmasının ikonları” hâline geliyorlar; ve günümüzde çok yaygın olan bu “duvar sevdası”, ifade etmeye çalıştığı şeyin tam merkezinde “mütereddit, kırılgan, şüpheli veya dengesiz bir şey olduğunu gösteriyor.1212 W. Brown, Murs (2009), Les Prairies Ordinaires, 2009, s. 21-22.” ABD’yi vuran sağlık felaketi böylece bir virüs ironisini ya da bir tür Covid hilesini beraberinde getiriyor: Ulus sınırlarının kapanmasına kolayca engel oluyor ve bu sınırları dirilttiğini iddia eden “egemenlik” politikalarının demodeliğine ve güçsüzlüğüne işaret ediyor. Jeopolitik düzeyde geçerli olan şey bireysel bedenler düzeyinde de geçerli. Burada da sınırın delinmesine şahit oluruz, esas sınırımızın yani tenimizin aşılmasını görürüz. Salgın bize bu koruyucu zarımızın gözenekli olduğunu hatırlatır. Virüsün bütün savunmalarımızı -hem bedenimizin örtüsünü hem bağışıklık sistemimizi- alt edebileceğini ve onları aleyhimize döndürebileceğini söyler.

    İşte yine iki arada bir derede kalırız. Organsız bedenin mutlak kapanışı ölümdür, boğulur ve ceset olur, kendi bağışıklığıyla kendini imha etmiştir; ama, ister beden olsun ister ülke, sınırların toptan açılması da ölümdür, ya da en azından bir heyelanın altında kalma ve “kirlenme” riskidir, dünyadaki tüm sabitliği kaybetme tehlikesidir. Bu çifte sıkışmanın mengenesinden nasıl kurtulabiliriz? Belki de Wendy Brown’ın “akıllı sınırlar1313 11 Nisan 2020 tarihli AOC röportajından.” dediği şeyin izini sürmeyi öğrenmemiz gerek: Bunlar koruyucu mikro sınırlardır, ulus devletlerin, bölgelerin, yörelerin, şehirlerin sınırlarıyla uyuşmaz. Epideminin bizi mecbur bıraktığı bu tersine çevirme tecrübesi belki de sonunda yabancı ve tehdidi özdeşleştirmekten vazgeçmemize imkân sağlayacak. En kötü tehlikenin bana başkasından değil de kendimden geldiğini varsaymam gerek; hem başkası hem de bizzat kendim için ölümün mümkün yüzlerinden biri olduğumu anlamam gerek.

    *Prof. Dr., Strasbourg Üniversitesi, Felsefe

     

       [ + ]

    1. 1 “Note sur Machiavel” (1949), Signes, Gallimard, 1960, s. 268.
    2. 2 Ruh Üzerine III, 12, 434b.
    3. 3 A.g.e., 435b. Karş. Le toucher, Jean-Luc Nancy çalışmasında Derrida’nın bu pasajı yorumladığı kısım (Galilée, 2000, s. 60-62).
    4. 4 Dokunarak kendine tesir etme konusunda bkz. Idées pour la constitution transcendantale ya da Ideen II (1915-1920), §36-39, PUF, 1982.
    5. 5 Ideen II, §37, s. 213.
    6. 6 La société du spectacle §18 (1967), Gallimard, 1992, s. 9.
    7. 7 Karş. La dimension cachée (1966), Seuil, 1971.
    8. 8 Çok güzel kitabı Le Moi-peau (1985), Dunod, 1994, s. 140.
    9. 9 Karş. D.W. Winnicott, “Objets transitionnels et phénomènes transitionnels” (1951), Jeu et réalité, Gallimard, 1975.
    10. 10 “La dénégation” (1925), Résultats, idées, problèmes (II), PUF, 1987, s. 135-139 -karş. “Pulsions et destins de pulsions”, Métapsychologie (1915), Gallimard, 1986, s. 37.
    11. 11 “J’étais vivant” (1947), Œuvres, Gallimard, Quarto, 2004, s. 1581.
    12. 12 W. Brown, Murs (2009), Les Prairies Ordinaires, 2009, s. 21-22.
    13. 13 11 Nisan 2020 tarihli AOC röportajından.