“ŞARK VE GARP BİRER TAHAYYÜL”STEFAN WEIDNER ile SÖYLEŞİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Ali Mete

    1967 Köln doğumlu Stefan Weidner yazar ve mütercimdir. Farklı kültürlere olan merakı daha öğrencilik yıllarındayken Kuzey Afrika seyahatine çıkmasına sebep oldu. Göttingen, Şam, Berkeley ve Bonn’da İslam Bilimi, Alman Dil ve Edebiyatı ve Felsefe okudu. 2001’den bu yana Fikrun wa Fann dergisinin genel yayın yönetmeni olan Weidner en son 1001 Buch. Die Literaturen des Orients (1001 Kitap. Şark’ın Edebiyatı) eserini yayımladı.

     

    Günümüzde sanatsal oryantalizm ise geçmiştekinin aksine, kafamızın „Şark“ edebiyatı eserlerini tercüme ediyorsunuz. Gerçekte „Şark“ diye bir yer var mı? Varsa nerede başlıyor ve nerede sona eriyor?

    Ben Şark’ın sınırsız olduğunu düşünüyorum. Zira Şark coğrafyada değil, sadece zihinlerimizde mevcut. Ben buna muazzam ütopik potansiyele sahip “çok kültürlü bir hayal alanı” adını veriyorum. Şark imajındaki klişeleri fark etmek ve bu tasavvuru gerçeklikle karıştırmamak kadar, Şark imajının olası olumlu ve güzel yönlerini göz ardı etmemenin de önemli olduğunu düşünüyorum.

    Oldukça belirgin bir Şark imajı ortaya koyan oryantalizmi bu bağlamda nasıl değerlendirmek lazım?

    Oryantalizmin iki türü var: Birincisi sanatsal ve edebî, ikincisi manevi ve sosyopolitik. İkinci yönü geçmişte olduğu gibi günümüzde de Şark, doğuya ait, oryantal olarak görülen her şeyi aşağı gören ırkçı bir yaklaşımla sonuçlanmaktadır. Bu ırkçılık kesinlikle ortaya çıkarılmalı ve bununla mücadele edilmelidir. Günümüzde sanatsal oryantalizm ise geçmiştekinin aksine, kafamızın içindeki Şark resmine uygun ve bunun eleştirel, aynı zamanda estetik ve manevi potansiyelini ortaya çıkaran eğlenceli, ironik bir harekettir. Bu yelpaze Shirin Neshat gibi sanatçılardan Stanislaw Strasburger gibi yazarlara kadar uzanmaktadır.

    Şark bir nesne ya da bir gerçeklik değil de bir konstrüksüyon ve tahayyül, yani zihnimizde var olan bir resim olduğu için oryantalizm bu resmi oluşturan, onu ele alan, onunla oynayan, ona ihtiyaç duyan veya onu kötüye kullanan bir harekettir. Her hâlükârda oryantalizm bu resmi anlamamıza, ondan faydalanmamıza, onu kullanmamıza veya kötüye kullanmamıza yardım eder.

    Bundan farklı olarak bir de akademik oryantalizm vardır. Bu hareket eskiden oryantal olarak adlandırılan ülkelerin örneğin dillerini ve edebiyatlarını araştırarak ve bunlardan faydalanarak bu ülkelerin yüzeysel anlamda olsa da anlaşılmasına yardımcı olur. Bununla birlikte sömürgeciliğin yaptığı gibi politik anlamda menfaatlere uygun bir Şark imajı çizilerek bu bilgi de kötüye kullanılabilir.

    Şark ve Garp karşılıklı olarak birbirleri hakkında ne kadar bilgi sahibidir?

    Tıpkı Şark gibi çok abartılan “Batı” da zihinlerde yerleşmiş olan bir resim, gerçek siyasi etkileri olan büyük bir güç olsa da öyle ya da böyle bilinçli bir konstrüksiyondur, bu konuya Jenseits des Westen [Batı’nın Ötesinde] adlı kitabımda ayrıntılı bir şekilde değindim.

    Ancak eğer kastettiğiniz şey, Batı Avrupa ülkeleri ile Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin birbirlerini tanıyıp tanımadıkları ise, ben doğu ülkelerindeki insanların Avrupa ve Amerika hakkında çok şey bildiklerini, bilmek istediklerini, öte yandan ise Avrupa ve Amerika’da sadece çok az sayıda kişinin doğu ülkeleriyle ve bu ülkelerin tarihi, kültürü ile ilgilendiğini düşünüyorum. Burada bir güç farkı ortaya çıkıyor. “Batı” bir müddet doğuyu görmezden gelebilmiştir. Doğu bunu önceden yapabilmiş olsa da sömürgecilikten beri böyle bir imkânı yoktur. Artık Avrupalılar kendi dünya görüşlerinin tek olmadığını anlamaya başlamışlardır.

    On yıldan uzun bir süre önce Manual für den Kampf der Kulture [Kültürler Arası Çatışma El Kitabı] adlı bir kitap yazdınız. Bu kitapta “Kültürel farklılıkları vurgulamak istemeseniz de kavga olmadan kaynaşma mümkün değildir.” ifadesini kullanıyorsunuz. Bu kulağa oldukça sert geliyor.

    Keşke başka bir yolu olsaydı, belki burada “kavga” kelimesi mecazi olarak “tartışma, tartışma kültürü” olarak anlaşılması daha doğru olur. Ama bence son birkaç yıl ya da aslında 11.9.2001 tarihinden bu yana geçen süre benim ne demek istediğimi gösterdi. Örneğin Avrupa’da İslam’a duyulan ilgi, bu konuya yönelik endişe ve bu konunun ele alınması toplumsal düzeyde ilk olarak çatışmalarla birlikte başladı. Günümüzde Almanya doksanlı yıllara göre daha renkli, daha çok uluslu, kozmopolit. Ne kadar üzücü olsa da bu denli kaynaşma kendiliğinden ve baskı olmadan gerçekleşmez. İnsanlar ve toplumlar uyuşuktur. Sadece itildiklerinde ve maalesef oldukça sert bir şekilde itildiklerinde hareket ederler.

    Bu anlamda yabancı bir kültür çevresinin edebiyatını okumak şaşırtıcı olsa bile edebî eserlerin çevirisinin yapılması faydalı olabilir. Bu sebeple çevirinin türü ve edebî eleştiri gibi diğer aracılar çok önemlidir. Ve edebî eleştiri, edebiyat tarihi ve arka plan bilgilerinin bir karışımı olan, yabancı edebiyat eserlerinin iki farklı etki yapmayacağı ve hoşgörüsüzlüğü körüklemeyeceği bir kitap olan 1001 Buch [1001 Kitap] isimli eseri yazmama sebep olan motivasyonum işte tam da buydu.

    Karakterini “İslam” ile kazanan bölgelerde daha önce bahsedilen sömürgeciliğin ve milliyetçiliğin edebiyat üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

    Bu iki faktör olmasaydı bugün tanıdığımız modern edebiyatın var olmayacağını söyleyebiliriz. Sömürgecilik, Avrupa edebiyatını İslam dünyasına getirmiş ve böylece buralardaki edebî yaklaşımları ciddi derecede değiştirmiştir. Ayrıca modern edebiyat ve milliyetçilik Avrupa’da, Yakın ve Orta Doğu’da birbirleri ile yakından ilişkilidir. Edebiyatın ulusal hikâyeler ve efsaneler ortaya çıkarması ve böylece ulusların oluşturulmasına katkıda bulunması amaçlanmıştır. Buna örnek olarak Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaş Destanı veya Necib Mahfuz’un 1930’lu yıllarda yazdığı firavun romanları gösterilebilir. Her iki eserin amacı da ulusal bir kimlik oluşturmak, ulusal efsaneler ortaya çıkarmaktır. Bu anlamda Filistinlilerde olduğu gibi şiirler de önemli rol oynamıştır. Filistinli Mahmud Derviş “Sözcüklerden bir ülkemiz var.” yazdığında edebiyat ulaşılamayan ulus devletin yerine bile geçmektedir.

    Ya da Türkiye örneğini ele alalım: Türkiye’nin laik milliyetçilik ve din arasındaki kimliği, hangi çağdaşlığın istendiği (ya da çağdaşlık istenip istenmediği) mevzuları Türk edebiyatının en önemli konularıdır. Örneğin Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın adlı romanı oldukça incelikle işlenmiştir. Roman, Erdoğan’ın Osmanlı-İslam Rönesansı ile laik ve sol ideolojiler arasında bölünen Türkiye’nin temsilî tasviri olarak okunabilir. Ya da Kafka’nın başka bir şekilde ele aldığı bir sorunun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile hem Avrupa’da hem Türkiye’de hissedilen modern bürokrasinin saçmalıklarının, etkin düşüncenin ve düzen çılgınlığının işlendiği ironik bir roman olan Tanpınar’ın ünlü Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü düşünelim.

    Savaşlar da Şark’ın edebiyatını etkiler. Bir yandan savaşın yansımaları edebî eserlerde görülürken diğer yandan savaşlar yazarlara hayatı zorlaştırır. Ancak bu edebî eserleri Avrupa’da yaşayan, henüz savaşlarla ve şiddet içeren çatışmalarla herhangi bir deneyimi olmayan okuyucular için ilgi çekici kılan da bu çatışmalardır.

    Şark edebiyatının ele aldığı konular daha derindir, burada refah hastalığına yakalanmış ve giderek artan bir şekilde tabiri caizse hayalî, oldukça öznel sorunları ve konuları ele alan ve temel insani ihtiyaçlara neredeyse hiç değinmeyen günümüz Avrupa edebiyatından farklı olarak daha yoğun bir şeklide temel sorunlar ele alınmaktadır.

    „İslam dünyası“ denen yerlerin edebi eserleri her zaman „İslami“ olmuyor ki böyle olmak zorunda da değildir. Ancak görünüşe göre bu şekilde bir beklenti çok yaygın.

    Tanımın da ortaya koyduğu gibi İslam dünyası toplumlarının öncelikle İslami olduğu yani din ile karakterize olduğu düşünülmektedir. Ancak bu düşünce modern edebiyatın da belirttiği ve anlattığı gibi sözü edilen bu oldukça karmaşık toplumlara yönelik ciddi, klişe bir indirgemedir. Ayrıca bu düşüncenin içinde, yaygın klişelerle örtüşmeyen ve oldukça karmaşık ve modern toplum yaşantısı ile kaynaşmış olan İslam’a ilişkin çok yanlış bir resim görülmektedir. İslam çağdaşlığın zıddı değil, çağdaşlığı belirleyen bir unsurdur.

    Çağdaşlık demişken, bugün Avrupa’da Şark edebiyatı ya da İslami olarak karakterize edilebilecek edebî eserler ne durumdadır?

    Günümüzde durum, neredeyse hiç tercümenin yapılmadığı ve göç etmiş, en azından tanınan sadece birkaç yazarın bulunduğu çeyrek yüzyıl öncesine göre daha iyidir, en azından Almanya’da. Günümüzde Arapçadan tercüme edilmiş 300’ün üzerinde kitap, roman, şiir ve makaleyi Almanca olarak okuyabilmekteyiz. Türkçeden de son yıllarda -nihayet!- birçok tercüme yapılmıştır. 1001 Buch adlı kitabımda yaklaşık 300 başlıktan söz ediyorum, bu rakam hakkında yazabileceğim eserlerin sadece çok küçük bir kısmını temsil etmektedir. Yani aslında Avrupa’da bu edebî eserlerin sayısı hiç de az değil, sadece bu bilgi henüz tam anlamıyla kitapçılar ve okuyucular arasında yayılmış değildir. 1001 Buch adlı kitabı yazmamın ve kitabıma isim verirken bilinçli olarak 1001 Gece’ye atıf yapmamın bir sebebi de buydu: 1001 Gece Şark edebiyatının sayısız kitaplarından sadece bir tanesidir, belki de gerçekten herkes tarafından tanınmasına rağmen en önemlisi bile değildir.

    Almanya’da bir Müslüman Almanca veya Arapça edebî bir eser yazarsa, bu eser Alman edebiyatı mı yoksa İslam edebiyatı mıdır?

    İslam edebiyatı değildir, ben bu tanımın sadece gerçek anlamında dinî eserler için kullanılması gerektiğini düşünüyorum. İslam dünyası edebiyatı olarak tanımlamak da doğru olmaz, zira eser Avrupa’da yazılmıştır. Ama Arap kökenli bir yazar, Arap dünyası hakkında Almanca bir eser yazdığında bu hem Alman hem de Arap edebiyatıdır. Bu her iki dilde yazan, yayın yapan, kısmen kendi kitaplarını tercüme eden yazarlar için daha da geçerlidir. Türkiye ile ilgili olarak buna Zafer Şenocak örnek verilebilir. Bu geçişleri ve sınırların silinmesini özellikle heyecan verici buluyorum. Be nedenle bu edebiyatı sadece tek bir anlamda etiketlemek tek yönlü olacaktır. Başka bir ifadeyle: Alman ve Şark edebiyatı birbirleri ile çelişmez ve birbirlerinin zıddı değildir, bu ikisi aynı kitap içinde beraberce yer alabilir.

    Burada Arapça nasıl bir rol oynuyor?

    Arapçanın izleri Şark edebiyatı eserlerinin neredeyse hepsinde, örneğin kelime dağarcığında, az ya da çok kendini göstermektedir. Bu durum Türkçede olduğu gibi söz konusu dilde artık Arap yazısı kullanılmasa bile geçerlidir. Bu yazının kullanıldığı dillerde yazı tipindeki bağlantıyı fark etmemek mümkün değildir. Hatta oryantal edebiyatını, Arap dilinin şekillendirdiği edebiyat olarak bile tanımlayabiliriz. Kur’an’ın ve Arapça dinî edebiyatın etkisi de buna eklenir ve özellikle eski eserlerde ve klasik edebiyatta önemlidir.

    Modern eserlerde bu dinî izler çok daha az görülmektedir. Nihayetinde Arapça tüm Şark edebiyatının klasik şiir türlerinde, özellikle kafiye ve vezin anlamında etkili olmuştur. Bu anlamda Arapça Şark edebiyatı üzerinde Latincenin Avrupa edebiyatı üzerindeki etkisine benzer bir etkiye sahiptir, aradaki fark Arapçanın hâlen yaşayan bir dil olmasıdır. Sonuç olarak oryantal edebiyatta, örneğin Leyla ile Mecnun gibi eski Arap efsanelerine ilişkin atıflara rastlamaktayız. Bu durum çağdaş müzik üzerinde bile etkili olmaktadır.

    Edebî şahsiyetler olarak kadınlar İslam/Şark edebiyatı üzerinde ne derece etkilidirler?

    Şark edebiyatında kadınlar gittikçe daha fazla temsil edilmektedir. Bu sanatçıların ilklerinden bir tanesi de, kitapları henüz yirmili yıllarda Almancaya tercüme edilmiş olan Türk yazar Halide Edip Adıvar’dır. O zamandan beri kadın yazarların oranı tüm Şark edebiyatında giderek artmıştır. Bu gelişme her anlamda olumlu olarak değerlendirilmelidir. Eğer bu gelişme tüm krizlere rağmen gelecekte de devam ederse, bunu İslam dünyasında kadın erkek eşitliğinin Avrupa’dan bildiğimiz yönde geliştiğinin bir göstergesi olarak kabul edebiliriz. Tıpkı Batı’da da olduğu gibi bu anlamdaki eksiklikler ön görülebilen süre içinde var olacaktır. Ancak iyi olan şey, burada veya orada cinsiyet eşitliğine ilişkin temel farklardan söz edemeyeceğizdir. Böylece feminizm dayanaklı bir ırkçılığın yelken açması da önlenmiş olacaktır.