BİLİNCİ GÖKLERE YANSITMAK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Adem Beyaz

    19. yüzyılın sonunda, Avrupa’da insanın tüm kültürel üretimlerinin incelenmesinin başlamasıyla birlikte, tarihsel insanın üretimleri de mercek altına alındı; bunlar arasındaki en ilginç üretimlerden biri mitlerdi. Modern tarihçilerin gayretli çalışmaları sonucu, en azından yerleşik toplumların belirmesinden itibaren dünya tarihinin ortalama bir kronolojisi artık çıkarılabiliyordu. Bu aşamada ortaya çıkan en belirgin sorunlardan biri, mitolojik anlatılarla yahut tarihle kronolojik tarihi uzlaştırma girişimleri oldu. Bu tarz girişimlerin mesnetsiz olduğu görüldü ve kısa bir süre içinde tarih bilimi incelemesinin konusu olmaktan çıktı. Bir başka deyişle, mitolojik tarih tamamen kültürel bir unsura yani insan zihninin ürünlerinden birine indirgendi. Peki bu ürün yine de rasyonel bir zihnin (ya da zihinlerin) ürünü müydü? Yahut bilinçli bir zihnin ürünü müydü? Mitler bilinçli üretimler miydi? Öyle ya da böyle bilimsel yöntemlerden yahut bilinçli tutumlardan hareket etmesi gereken halk bilimciler ve özellikle arkeologlar ve antropologlar da bunu aradı. Mitlerin kökenini bulmaya çalıştılar ve bu çaba günümüzde de haklı biçimde devam ediyor, ancak tarihsel insana dair elde yeterli arkeolojik ve antropolojik veri olmadığı müddetçe açıklamalar spekülasyon seviyesini aşamıyor ve aşamayacak.

    Böyle bir durumda yöntemi değiştirmek belki de en iyisi olacak. Bir araştırmayı ürün üzerinden yönetmek her zaman isabetli sonuçlar vermeyebilir. “Zihinsel ürün” dediğimizde ürüne değil de “zihinsel” kısma odaklanmak araştırmada yeni ufuklar açabilir ki ilkel dediğimiz topluluklardaki insanların zihin yapısının biyolojik ve genetik bakımdan bizim zihin yapımızdan çok ayrışmadığını artık biliyoruz. Hatta şu post-modern dönemde, ilkel zihin yapısının daha sahih olduğuna, bizim zihin yapımızın ise çarpıtılmış ve hatta yoldan çıkmış olduğuna, dolayısıyla esas alınması gerekenin o yapı olduğuna dair ikna edici iddialar da var. Kısacası, az çok aynı zihne sahibiz ve o zihnin işlevlerinden ve ne kadar yaratıcı olduğundan hareket etmek miti anlama konusunda işimizi çok kolaylaştıracak.

    Bu yöntem değişikliğini mümkün kılan disiplinlerden biri de psikanalizdi. Bu son derece ilginç kültürel ürünleri de tek bir ruhsal işleve atfetti: insanın hayal gücüne. Bu durumda, örneğin göklerle alakalı mitleri yorumlarken şu soru akla gelir. İnsanlığın yaratıcı hayal gücü göz önüne alındığında, böylesi anlatıların kökeninin ilk tohumlarını gök kubbede mi aramalıyız, yoksa tam tersine, tamamen farklı (ama muhtemelen ruhsal) bir kökenin hazırladığı anlatıların, yani insanların veya halkların ruhsal sistemlerinin sonradan göksel cisimlere aktarıldığı sonucuna mı varmalıyız? Bir başka deyişle, atalarımız önce biyolojik, fiziksel, kimyasal ve hatta kozmolojik doğal süreçleri kavradı ve bunları simgelere döküp mitlere mi aktardı, yoksa önce mitler üretildi ve doğal süreçlere mi yansıtıldı? Temaşa edebildikleri evreni çok iyi biliyorlardı, özellikle Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin kendi içinde işleyen bir kozmolojik-astronomik sistemleri de vardı, bu sistemin yapısının ahengi, almanakları ve gökyüzü hesaplamaları modern fencileri bile bazen hayrete düşürür, peki böyle bir durumda o dönemdeki insanların şimdi sahip olduğumuz kompleks gözlem araçlarına sahip olduklarını mı varsaymamız gerekir? Tarih içinde o araçların devamlılığını gözlemleyemiyorsak bilmediğimiz bir dönemde bir tufan mı oldu da bütün bilgi birikimini yok etti? “Zihinsel ürün” incelemesinde “ürün”e odaklanırsak bu varsayım şart olur, ancak zihne ve en yaratıcı işlevi hayal gücüne odaklanırsak evrendeki sistemi ve işleyişi çözmeyi beklemeden (ve ardından bir tufan aramadan) en ince ayrıntısına kadar işlenmiş bir sistem anlatısıyla ilkellerde bile karşılaşabiliriz, ne de olsa hayal güçlerinin bizimkinden aşağı kalır bir yanı yoktu.

    Modern insanlar olarak illa kanıt ararken ve spekülasyon seviyesini aşamayan ve aşamayacak iddiaları hemen ıskartaya çıkarırken böyle bir iddiayı hazmetmek bile makul olmayabilir fakat modern felsefenin ve bilimin doğuşundan günümüze kadar “nesnel” bilgi diye ürettiğimiz bütün bilgilerde antropomorfizmden bir türlü kaçamadığımızı görünce böyle bir iddia akla yatkın olabilir.

    Aristoteles fiziğindeki dört neden anlayışı modern dönem başına kadar hüküm sürmüştü. Kopernik ve Galileo modern fiziğin temellerini atarken Descartes da felsefi temelleri inşa ediyordu ve devrim mahiyetindeki girişimi, Aristoteles’in ereksel nedenini fizikten kaldırmaktı. Maddi neden, formel neden ve etken neden günümüze kadar devam etti ve ediyor ancak fizikte yahut evrende artık bir ereksel neden aranmayacaktı, bir başka deyişle evrendeki işleyişte bir amacın peşine düşülmeyecekti. Bu girişim görünürde antropomorfizmi yok etmenin en büyük adımıdır. İnsan bütün eylemlerinde bir amaç güdebilir, zaten ahlakı bir ereksellik ya da amaçlılık olmadan düşünemeyiz, fakat insan doğayı da kendi gibi yani büyük bir insanmış gibi görmemeli, doğada gördüğü olaylara bir amaç atfetmemeliydi. Bu devrimci hareket öyle etkili oldu ki sadece fizikte değil, diğer fen bilimlerinde ve hatta sosyal bilimlerde de olgularda bir amaç aramayı yöntemden çıkardı. Tabii sadece yöntemden çıkardı, uygulamada öyle olduğunu söyleyemeyiz. Descartes’ın esas projelerinden biri evreni mekanik yollarla açıklamaktı, bir diğer deyişle evrene ya da işleyişine bir amaç atfetmeden (yahut antropomorfizmden kaçarak) evreni bir makineymişçesine açıklamaktı. Hatta bu açıklamayı canlılara kadar genişletti, hayvanları ve insanları bile makine gibi açıklama niyetindeydi. Böylece erekselliğin yerine mekanizm geçti, ancak “aslında, görünen o ki, mekanizm ve ereksellik karşı karşıya konamaz, mekanizm ve antropomorfizm karşı karşıya konamaz, çünkü bir makinenin işleyişi saf nedensellik ilişkileriyle açıklansa da, bir makinenin inşası amaç yahut insan olmadan anlaşılamaz. Bir makine insan tarafından insan için yapılır, üretilecek etkiler formu dâhilinde, elde edilecek belirli amaçlara yönelik bir görüş içerir”.1 Özetle, nesnel evren bilgisini elde ettiğimizi sandığımızda, tıpkı öznel bir anlatıyı ya da miti o evrene dayattığımızdaki gibi, antropomorfik bir açıklamadan maalesef sakınamıyoruz, çünkü nihayetinde hem o bilgiyi hem o anlatıyı aynı insan zihnine ve onun mantık yapısına sunacağımızdan ikisi arasında bu bakımdan bir nitelik farkı yoktur, yani nesnel bilgi de öznel bir yapıya tabi olacak, öznelleşecek ve insan zihninin suretine bürünecektir, antropomorfik bir yapı hâlini alacaktır.

    Gökyüzü mitolojisinin aslında insanların veya halkların ruhsal sistemlerinin gökyüzüne yansıtılmasından ibaret olup olmadığı daima tartışılabilir, ancak Kant’ın felsefi temelleriyle sistemleştirdiği modern fizik anlayışımız nesnel bilginin tamamen insan öznelliğine dayandığını söylüyorsa ve kuramsal ve deneysel fizikte çelişen sonuçlara varmıyorsak, zihnimizde işlettiğimiz matematiği temaşa ettiğimiz evrene uyguluyorsak ve hesaplar tutuyorsa, en azından insanın zihinsel işleyişini gökyüzüne yansıtmadan edemediğini yani durmadan bir kozmogonya ürettiğini söylememiz gerekir. Nihayetinde, ilkel mitolojilerden tutun da Roma ve Eski Yunan’daki uygar mitolojilere kadar bir kozmogonya, toplumu politik, ekonomik, dinsel alanlardan en basit günlük tecrübesine kadar nasıl şekillendiriyorsa modern fizik kozmogonyası da siyasetimizi, ekonomimizi, inançlarımızı vs. öyle şekillendiriyor.

    Zihinsel yetilerde çağa göre hayal gücü önde olduğunda kozmogonya mitolojik bağlamla ifade ediliyor; çağa göre akıl yetisi önde olduğunda rasyonel fizikle ifade ediliyor. Ancak her iki durumda da zihinsel bir üretim olduğu ve bu üretimin antropomorfik olduğu tartışmasız. Bu bağlamda zihnimizi göğe yansıtma olgusunu biraz daha ileri götürebiliriz, 17. yüzyılın başından 20. yüzyıla kadar bilinçli yetilerimizi göğe yansıttığımızı, 20. yüzyılın başından itibaren de artık bilinçdışımızı göğe yansıttığımızı söyleyebiliriz. Bir başka deyişle, kara delikler ve karanlık madde belki de bilinçaltımızın ve bilinçdışımızın kendilerinin temsilleridir.

    Bilinçaltı kavramını Fransız psikolog Pierre Janet icat etmişti, bu kavramı da ilk kez 1889 yılında Automatisme psychologique başlıklı eserinde kullanmıştı. Janet bu kavramı icat edene kadar özellikle felsefede ve edebiyatta bilinçsiz ve bilinçsizlik kavramları kullanılıyordu ancak görkemli bilinç ve bilinçli kavramlarının sadece olumsuz ve/ya düşük hâlleri olarak. Fakat Janet, histeri gibi belirli nevrozlarda bazı kişilik bozukluklarının sergilediği belirli özellikleri özetlemek için bilinçaltı kavramına ihtiyaç duydu, çünkü kelimelere olumsuz yapım ekleri eklediğimiz için aktif güçler atfedemediğimiz bilinçsiz ve bilinçsizlik kavramlarına nispetle Janet bilinçaltı kavramına bu güçleri atfedebiliyordu. Bilinçaltı, bilinçli öznenin erişiminin olmadığı psişik süreçlere tekabül eder. “Bilinç alanı”nın kurucu unsurlarının sentezleme eksikliğinden bilinçaltı doğar. Bilinçaltı, başta histeri olmak üzere patolojik rahatsızlıkların sebep olduğu psikolojik bir çözülme hatta dağılmadır. Freud başlangıçta bilinçaltı kavramını kullanır fakat ruhta yerini belirleyemediği için kavramdan vazgeçer. Bilincin karşısına bilinçdışı kavramını koyar; zihnin işleyişini bozan şey, bilincin altındaki herhangi bir katman değildir sadece, bilinç harici her şeyi niteler. Yukarda bahsettiğimiz bilinçsiz ve bilinçsizlik anlamlarına da gelen aynı Almanca unbewusste kelimesine tekabül etse de Freud için bilinçdışı aktif bir güçtür, dolayısıyla eylemlerimize atfettiğimiz “farkında olmadan”, “bilmeden”, “kasıtsız” gibi sıfatların semantik kapsamı “bilinçsizlik” alanından “bilinçdışı” alanına kayar. Bir diğer deyişle, Freud, bu sıfatları atfettiğimiz eylemleri bir sebep-sonuç ilişkisi ile açıklamaya çalışır. Buna rağmen, belki de yeni bir keşif olması nedeniyle, bilinçdışının aralığını yani hangi içerikleri kapsadığını belirlemek de imkânsızdır. Bilinçli olmayan yani Benle algılanabilir şekilde bir ilişkisi bulunmayan bütün psişik içerikleri veya süreçleri kapsayan psikolojik bir sınır çizgisi kavramıdır. Bilinçdışı süreçlerin varlığından söz etme hakkını bize sadece psikopatolojik deneyim verir, “örneğin bir histerik amnezi vakasında Benin sayısız psişik kompleksin varlığını hiç bilmediğinin ve kaybolan içerikleri belleğe getirmek için bir an sonra basit bir hipnoz prosedürünün yeterli olduğunun kuşku götürmez kanıtları vardır”.2 Söz ettiğimiz bilinçdışı psişik içeriklerin varlığı böylece binlerce deneyimle doğrulanır. Bilincin içerikleri ayrıca enerji değerini kaybederek bilinçdışı hâle gelebilir. “Unutma” dediğimiz şey bu. Ancak bu içerikler kaybolmaz. Yıllar sonra bile, hipnoz altında ortaya çıkarılabilirler. Çoğu içerik, “bastırma” yoluyla da bilinç eşiğinin altına düşebilir. Tıpkı bilincin içeriklerinin belirli bir faaliyette bulunması gibi, bilinçdışı içerikler de belirli bir faaliyette bulunur. Nasıl ki bilinçli psişik faaliyet belli ürünler ortaya koyar, bilinçdışı psişik faaliyet de rüyalar, fanteziler vs. üretir. Bilinçdışı içeriğin aralığının sınırı yoktur. Duyu algısı eşiğinin en alt sınırı nerededir? Bilinçdışı çağrışımların alanını veya ince farkını ölçmenin yolu var mı? Unutulan içerik ne zaman tamamıyla silinir? Bu soruların yanıtı yoktur.

    Diğer taraftan, kara deliklerin varlığını 1916 yılında ilk kez Albert Einstein Genel Görelilik Kuramıyla tahmin etti. Kara deliklerin özellikleri, teorisyenlerin evrene dair kavrayışları üzerinden hesaplanır; bu keşifler, Albert Einstein, Stephen Hawking ve Kip Thorne gibi büyük ve farklı dönemlerden fizikçiler sayesinde mümkün olmuştur. Kara delikler, doğrudan gözlemlenemez, çünkü boyutları çok küçüktür ve ışık saçmazlar. Çevredeki bir madde üzerinde aşırı çekim gücü oluşturmalarının etkileri bakımından “gözlemlenebilir” ancak. Bir kara deliğe dönüşmüş gaz kütlesi, denk bir kütle miktarının nükleer füzyon vasıtasıyla çıkardığı enerjiden yüz kat daha fazla enerji verebilir. 2017 yılında Event Horizon Teleskobu, M87 galaksisinin merkezinde dev kütleli bir kara deliğin resmini çekti. Bu kara deliğin kütlesi 6.5 milyar güneşin kütlesine eşitti. Bir yıldız bir kara deliğin çok yakınından geçerse yıldız paramparça olabilir. Dışarı bir ışık yaymadığı için kara delikleri göremeyiz, görünmezlerdir. Özel aparatlı uzay teleskopları kara delikleri bulabilir. Özel aparatlar da sadece yıldızların kara deliklere yakın olduklarında diğer yıldızlardan ne kadar farklı davrandıklarını görebilirler.

    Fizik dünyasında, 20. yüzyıl başında yaptığımız diğer büyük keşif karanlık madde idi. Samanyolu merkezi etrafında dönen yıldızların hız dağılımını inceleyen Lord Kelvin, galaksideki karanlık cisimlerin sayısını tahmin etmişti, nitekim galaksinin kütlesini hesaplarken elde ettiği veriler, görünür yıldızların kütlesinden elde ettiği verilerle uyuşmuyordu. Kelvin de “yıldızlarımızın çoğu, belki de büyük çoğunluğu karanlık cisimlerdir” sonucuna vardı.3 1906 yılında Henri Poincaré de Kelvin’in bu çalışmasını tartışırken “karanlık madde” ifadesini kullanmıştır.4 Karanlık maddenin özelliklerine gelecek olursak, o da ışık yaymaz, yıldızları ışık yayıp yansıttığı için görebiliriz, ama karanlık maddenin böyle özellikleri olmadığı için onu göremeyiz. Karanlık madde de kara delikler gibi evrenin ilk zamanlarından beri vardır ama nasıl oluştuğu bilinmez, içerik türlerini belirlemek de mümkün değildir, karanlık deyip tek bir tür olduğunu düşünsek de farklı madde türlerinden oluşuyor olabilir. Karanlık maddeyi doğrudan gözlemleyemeyiz; yalnızca, görünür madde hesaplamalarından yaptığımız çıkarımlarla var olduğunu söyleyebiliriz. Karanlık madde, görünür maddeden farklı hareket eder; görünür maddeler, temel varlık birimlerinden yıldızlara kadar sistem içinde işleyebilen cisimler üretirken, karanlık maddeden böyle üretimler göremeyiz. Evrenin yaklaşık onda dokuzunu karanlık maddenin oluşturduğu söyleniyor, ancak henüz tek bir parçacığı bile gözlenemedi. Karanlık madde, evrenin her tarafına sinmiş durumda, hatta insanlar olarak bu maddelerle devamlı temas içindeyiz, buna rağmen, duyu organlarımızla onları hissedemiyoruz. Karanlık madde olmadan evrenin ve içindeki galaksilerin oluşum süreci açıklanamıyor. Evrenin ilk aşamalarında düzensiz bir dağılımı varken zaman içinde daha düzenli bir hâle gelmiştir. Günümüzde hâlâ devam eden deneylerde karanlık maddenin bir parçacığı elde edilmeye çalışılıyor, bu gerçekleşirse karanlık madde tümden erişilebilir olmayacak, ancak evren ve galaksi modellemelerine büyük katkı sunacak.

    Bilinçaltı, bilinçdışı, kara delik ve karanlık maddeyi kısaca tasvir ettikten sonra bu kavrayışlar arasındaki benzerlikleri kurabiliriz. Öncelikle, hem psikoloji hem fizik alanında sunulan bu devrimci kavramlar az çok eş zamanlıdır. Kâşifleri de devrimci öncüler ve dâhilerdir ve her dâhi gibi fikrini öne sürdüğünde şiddetli bir tepkiyle karşılaşmışlar, bilimsel olmadıkları gerekçesiyle akademiden sürülmüşler, kuramları ancak kendileri öldükten sonra deneysel ortamda gözlemlenebildiği için ancak çok uzun bir dönemin ardından hakları teslim edilmiştir. Bir başka deyişle, dönemleri gereği, rasyonel izahtan ziyade vizyonerlikleri ve hayal güçleriyle tahminlerde bulundular ama sonra rasyonalite, hayal gücünü tasdik etmek zorunda kaldı. Kavramların niteliklerine gelecek olursak; geçen yüzyılın başına kadar tüm zihinsel faaliyetlerde bilinç esas unsurdu, akıl çağında bilinçli eylem kutsanmıştı, geri kalan bilinçsiz eylemler hor görülmüştü, çünkü akıl çağı projesinin amacı olan “rasyonel insan”a uymuyordu, irrasyonel eylemler düzeltilebilirdi ve düzeltilmeliydi, ancak bilinçaltının keşfi bunun mümkün olmadığını gösterdi, ama bu keşif yine de kısıtlıydı, ne de olsa altta durması sebebiyle bilinci hâlâ egemen görüyordu, bilinçdışı bu egemenliği yıktı, bilincin, okyanus (bilinçdışı) ortasında savunmasız bir ada olduğunu gösterdi. Fizikte de başta maddi ve görünür varlıkların egemenliği vardı. Kara deliklerin keşfi evrende egemen maddi evrene nispetle bir eşikaltı yahut bilinçaltı ortam olduğunu gösterdi, fakat keşif hâlâ tam değildi, karanlık madde ile gördük ki egemen olan maddi evren değil; hatta görünür maddi evren, karanlık madde okyanusunda yüzen adacıklar. Nicelik bakımından da benzerlik gösterirler; kara deliklerin yoğunluğu aynı hacimdeki görünür bir maddi cismin yoğunluğunu milyarlarca kez aşabilir, bilinçli bir içerik de bilinçaltına düşünce yahut bilinçdışına çıkınca yoğunluğu artar, gözüyle gördüğü herhangi bir ortamı doğru dürüst kavrayamayan biri bilinçdışında kocaman dünyalar yaratabilir (bu olgu artık sanattaki yaratıcılığın kıstaslarından biri olarak görülür). İşleyişlere bakacak olursak; keşfedilen alanların nasıl çalıştığı belirsiz, bir kaos var gibi görünüyor; bilinçaltı devamlı bilince saldırıyor ve düzenini bozuyor, aynı şekilde kara delikler de maddi cisimleri ya yok ediyor ya parçalıyor ya da bölüyor. Kaos gördüğümüz yerde aktif bir güç arama alışkanlığımız normalde yoktur; ancak nasıl ki bilinçdışının aktif gücü olmasa insan tanımları eksik kalıyor ya da hep yanlış çıkıyor, karanlık maddeyi de hesaba katmayınca evrene dair hesaplamalar tam manasıyla tutmuyor. Dolayısıyla bunlar artık insan ve evren anlayışımızda aktif unsurlar olarak görülüyor. Yine bir başka zihinsel alışkanlığımız, sınır koyma arayışı: Bahsettiğimiz dört kavrama sınır koymak mümkün değil; bilinçaltı, bilinçdışı, kara delik ve karanlık madde, her an istila edebilir ve eder, her an geri çekilebilir ve çekilir. Karanlık madde ilk aşamalarda düzensiz sonra düzenli hâle nasıl gelmişse bilinçdışı da öyle düzenlendi, bir başka deyişle vahşilikten uygarlığa yürüdük. Karanlık maddeyi tanıdıkça evreni daha iyi modelleyebileceğimiz bir gerçekse bilinçdışını daha iyi bildiğimizde ve ehlîleştirdiğimizde insanı da öyle iyi modelleyebileceğimiz bir gerçektir.

    Benzerlikleri bu şekilde uzatmak mümkün; psikanaliz disiplinindeki kavram ve alan keşiflerinin bilimsel olup olmadığı hâlâ tartışmalı, ancak fizikteki keşiflerin bilimselliğinden genelde şüphe etmeyiz. Buna rağmen, tıpkı bilinç“altı” ve bilinç“dışı” kavramlarındaki gibi “kara” “delik” ve “karanlık” madde keşiflerinde insanın fantezi dünyasını ve benmerkezciliğini görmezden gelemeyiz. Gelişmiş ve ilerlemiş araçları olmadığı için, gökteki olayları araştırıp bilmek yerine kendi zihnini göğe yansıtan ilkellere nispetle, gelişmiş ve ilerlemiş araçlarla dahi, modernler olarak belki de daha fazlasını yapamıyoruzdur. Nihayetinde hayal dünyamızı göğe yansıtıyoruz, kendi zihnimizin işleyişini orada arıyoruz (ve buluyoruz), ve bu sayede ilkel mitlere nispetle modern mitler üretmeye devam ediyoruz.

    * Çevirmen ve Editör
    1 George Canguilhem, Connaissance de la Vie, Vrin, 2000, s. 178.
    2 Carl G. Jung, Psikolojide Tipler, Pinhan, 2019, s. 393.
    3 Gianfranco Bertone ve Dan Hooper, A History of Dark Matter, s. 9, arxiv.org/pdf/1605.04909.pdf
    4 Henri Poincaré, “La Voie lactée et la théorie des gaz”, Bulletin de la Société astronomique de France, 1906, 20: 153–165.