CAN, EIN WUNDERSCHÖNES KIND

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Samet Yalçın

    Kelimeler yer değiştirirler, şekil değiştirirler; anlamları değişir ama binlerce yıllık ağaçlar gibi yaşamaya devam ederler. Bazıları bozulmuştur, büzüşmüştür, sessizleşmiştir, kenarda kalmış, sıskalaşmıştır; kimisi gittiği coğrafyanın havasına-suyuna, toprağına uymuş sesini değiştirmiştir, telaffuz edildiğinde sanki başka biri konuşuyor gibidir ya da başka biriymiş gibi konuşuyordur. Kimisi ortalık yerde dursa da çok iyi kamufle olmuş, çeşitli renklerle kendini etrafına sakınmış gibi yaşamaya devam ediyordur. Kimisinin bedeninde deformasyonlar olmuş, bazı uzuvlarını kaybetmiş, harflerinin yerleri değişmiştir. Kimisi bir alfabede bir şekilde yazılmış, bir başka alfabede başka şekillere bürünmüştür. Aşinası olduğumuz can bu kelimelere en iyi örneklerden biridir; uzun yolculuklara çıkmış, kimi yerde takati kesilmiş ve kenarda kalmış, kimi yerde çeşitli akrabalıklar kurmuş, kök salmış, kendinden doğanlarla yaşamaya devam etmiştir. İzini sürdüğümüzde doğduğu yerden çok uzaklara gittiğini görürüz. İran yaylalarından İndus Vadisi’ne, İç Asya çöllerinden Anadolu’ya, Balkanlardan Avrupa ve Britanya’ya kadar uzanmış bir menzilden bahsediyoruz.

    Başlamadan önce kısa bir açıklama yapmama izin verin lütfen. Kelimelerin izini sürmek onları bir kökene indirgeyip kanununu bulmak anlamına gelmez. Filolojik hassasiyet, unutulmuş olsa da ve belki de unutulup dağıldığı için, kolektif hafızayla bir ilişki kurma meselesidir. Bir kelimeyi açıklamak bir başka kelimenin mevcudiyetini mecbur kılar. Daha doğrusu, kelimeler hakkında tafsilatlı yorumlar yapabilmemiz ancak kelimelerin ve dillerin çokluğu sayesinde mümkündür. Kelimeler mevcudiyet çoğulluğunun dil düzeyindeki tezahürleridir. Diller de tıpkı insanlar, hayvanlar ve bitkiler gibi canlı birer âlemdir. Bir kelime ancak bir diğerini söyleyerek var olur. Kelimeler birbirlerine eklemeler oluştururlar. Diller mecburi olarak çoğuldurlar. Dilin unsurları (isimler, sıfatlar, zarflar, fiiller ila ahir) birbirlerini açıklayarak birbirlerinin yerine konuşurlar. Etimolojik ve daha genel anlamıyla filolojik hassasiyet “enteresan” kelimeler ya da dilde geri gidip tekli bir köken bulmaya değil; geriye gittikçe açılıp çatallanan, birbirinin yerine konuşan kelimelerin çoklu evrenine bir giriştir. Dil bu anlamıyla bir tekli-evren (universe) değil çoklu evrendir (multiverse); çoklu mısralar, birbirinden farklı şiirler gibi. Werner Hamacher Filoloji Üzerine 95 Tez (95 Thesen zur Philologie) isimli makalesinde şöyle der: “Dilin unsurları birbirlerini açıklar: şimdiye kadar söylenmiş olanlara eklemeler yaparlar, söylenecek olan üzerine söylenmişi açacak şahitler, avukatlar ve çevirmenler olarak birbirlerinin yerine konuşurlar: dilin unsurları birbirleriyle diller gibi ilişki kurarlar. Tek dil yoktur, çoğul diller vardır; sabit bir çoğulluk değil dillerin sürekli çoğaltılması olarak vardırlar. Her dilin içindeki dillerin, ve kendi başına her bir dilin birbirine konukluğu filolojidir. Filoloji: dilsel varoluş unsurlarının sürekli genişlemesidir/büyümesidir.” (2. Tez)

    Bu yazıda izini sürmeye çalışacağımız can kelimesi, hem muazzam coğrafi yayılımı hem de “anlamın” dallanıp budaklanarak çoğalması açısından Hamacher’in bahsini ettiği çoğul dillerin müstesna ve çok güzel bir örneğidir. Dilin unsurları birbirini açıklar, birbirinin yerine konuşur demiştik. Can kelimesi örneğinde bu birbirinin yerine konuşup sürekli genişleyen dil ormanını yalnızca can ağacıyla sınırlayıp tıpkı aynı aileye mensup olsa da farklı coğrafyalarda renk, koku ve biçim değiştiren ağaç cinsleri gibi ele almaya çalışacağım. Hiç uzatmadan söyleyelim, cins kelimesi can ağacından gelir, bugün İngilizcede kullanılan genus kelimesi de, Yunanca genos da canın mensup olduğu geniş ailenin üyelerindendir.

    Can kelimesine Sanskrit dilinin en eski metinlerinden Rigveda’da ve Atharva-Veda’da rastlanır. Çeşitli çekimleriyle birlikte jan, jana, janati, janayati, jajana, janitos, ajani ve daha birçok başka şekillerde görünür.11 Kelimenin burada değinemeyeceğimiz ve sayfalarca süren açıklaması için bkz. Monier Williams, A Sanskrit-English Dictionary (Oxford, 1899); Otto Böhtlingk ve Rudolph Roth, Sanskrit-Wörterbuch (Petersburg, 1861). İkinci sözlüğün 3. kısmı kelimenin uzun uzadıya bir dökümünü vermektedir. Sanskrit dilinde janati fiili doğur(t)mak, meydana getirmek, üretmek, yaratmak, ortaya çıkarmak veya bir şeyin doğumuna sebep olmak anlamlarında kullanılır. Monier Williams’ın aktardığına göre22 A Sanskrit-English Dictionary (Oxford, 1899), s. 410.
    Ringveda ve Atharvaveda’da dişin veya bitkinin büyümesi anlamındaki “büyüme” ya da “yetişme” olarak da kullanılmıştır.

    İsim hâli jana’dır mahluk, canlı varlık, insan, kişi, cinsiyet, köken, halk ve ırk (Ringveda’da geçen “panca-janas” beş ırk demektir) anlamlarında kullanılır. Yine Ringveda’da geçtiği şekliyle “divya jana”, kutsal ırk anlamında tanrıları ifade etmektedir. Monier Williams’ın verdiği örneklerden birinde rastladığımız üzere tanrılar a-jana’dırlar yani doğurulmamışlardır. A-jana örneğinde de açıkça gördüğümüz üzere, jana can kazanmak, doğmakla ilgili kökensel bir ortaklık taşır. Atharvaveda v, 18, 12’de janata canlıların bir araya gelmesinden doğan cemaati; bir grup insanı, insan topluluğunu, veya genel anlamda insanları işaret etmektedir. Janaka baba, jani annedir.

    Jana Avesta diline ve Pehleviceye geçmiş (ya da bu dillerin ayrışmaya başlamadan önceki ortak ifadelerinden biri olmuş) aynı şekilde Grek dilinde ve çeşitli Avrupa dillerinde de hayatını sürdürmüştür. Ama önce Avesta diline ve Pehleviceye geçişini bir örnekle görelim.

    Sanksrit jana’nın yer değiştirirken ses değişikliğine uğradığı bir örnek de Avesta dilindeki zana örneğidir. Arthur F. J. Remy’nin 1899 yılında Journal of the American Oriental Society dergisinin 20. cildine yazdığı kısa makalede açıkladığı üzere Sanskrit jan kökü, Avesta dilinin en eski kayıtlarından olan ve Zerdüşti tanrılarına yakılan ilahilerinin 19. yasht’inde de srvo-zanem şeklinde geçer. Buradaki srvo Latince cornus yani boynuzu, zanem ise ırkı ifade eder. İlahide srvo-zanem ile kastedilen boynuzlu ırka mensubiyettir, ki bu boynuzlu ırk tapınaklarda boynuzlu olarak resmedilen ilahlara atıftır. Burada bizi ilgilendiren kısmı zanem’im zana ile yani Sanskrit jana ile ilişkisidir. Yukarıda belirttiğimiz gibi jana’nın menzilinde ayrı bir topluluk anlamında ırk da vardır. Ayrıca Eski Farsça kitabelerde paru-zana yani “muhtelif ırklardan meydana gelen” anlamında ifadelere rastlanmaktadır.33 Arthur F. J. Remy, “Sanskrit jana, Avestan zana”, Journal of the American Oriental Society, vol. 20 (1899), s. 70.

    Yani Sanksrit jana, Eski İran dilinde zana’ya dönüşmüş, anlam çokluğu ve yer değiştirmeleriyle birlikte zen’e, kadına varmıştır. Ahmet Mithat Efendi’nin 1870 tarihli Felsefe-i Zenan isimli kitabı, can kelimesinin bütün çağrışımlarını akla getirircesine din, dil, ırk veya toplumsal statüleri gözetmeksizin tüm insanların eşit olduğunu savunan, kadın hakları konusunda Türkçede yazılmış ilk eserler arasındadır. Zenan, zen kelimesine getirilen Farsça çoğul eki –an ile birlikte kadınlar anlamındadır. Zen kelimesi Avesta aracılığıyla Farsça telaffuza geçmiş, zana yani Sanskrit jana’dan türetilmiş bir kelimedir. Sokak dilinde zen kelimesiyle hiç beklemeyeceğimiz bir şekilde zampara kelimesinde karşılaşırız. Zampara zen-bare (kadın dostu) kelimesinden doğmuştur.

    Kelimenin yönünü biraz Asya içlerine doğru ve oradan da Rusya’ya doğru kaydıralım ve Andrey Platonov’un Can isimli novellasına bakalım. Türkçeye Can şeklinde çevrilen bu novellanın Rusça aslı Dzhan’dır ve Platonov kelimeyi doğrudan “Türkçe”den (Farsçadan, Avesta dilinden, Sanskritten) almıştır. Erzurum havalisinde ve yer yer Karadeniz’in bazı bölgelerinde karşılaşılan; c ile z arasında bir telaffuzu andıran “zanım” yani “canım” ifadesine benzer bir şekilde kelime Rusçaya (Avesta ve Farsçadaki zana’ya benzer bir telaffuzla) dzhan olarak geçmiştir.

    Platonov’un novellasında bahsi geçen can bir kavmin adıdır. Yukarıda Sanskrit dilinde dökümünü verdiğimiz şekilde bir “halk”tır. Türkmenistan sınırında Asya Çölü’nün Sarıkamış, Üst Yurt ve Amuderya dolaylarında “yaşayan” bir halk. Romanın kahramanı (ki kendisi bu can halkındandır ve Moskova’da aldığı eğitimin ardından doğduğu yere dönecektir) Çağatayev can halkı hakkında şunları söyler:

    “Biliyorum o halkı ben, orada doğmuştum,” dedi Çagatayev.
    “Bu yüzden gönderiyorlar ya seni oraya,” diye açıkladı sekreter. “Ne denirdi o halka, hatırında mı?”
    “Bir şey denmezdi,” diye yanıtladı Çagatayev. “Ama kendi kendisine kısa bir ad vermişti.”
    “Nasıl bir ad?”
    “Can. Ruh ya da tatlı hayat anlamında. O halkın, ruhundan ve kadınların, anaların ona bağışladığı tatlı hayatından başka hiçbir şeysi yoktu – halkı doğuran analardır çünkü.”
    Sekreter kaşlarını çattı ve kederlendi.
    “Demek varı yoğu göğsündeki yüreğiymiş, o da çarptığı sürece…”
    “Sırf yüreği,” dedi Çagatayev onaylayarak, “bir tek yüreği; vücudunun dışında kalan hiçbir şeye sahip değildi. Zaten hayat da onun sayılmazdı, yaşadığını sanırdı sadece.”

    Bu halkın ölümün sınırındaki yaşamlarından ve yaşama umutlarından başka sahip olduğu hiçbir şeyleri yoktur. Yani can halkının varı yoğu göğüslerindeki çarpan yürekleridir. Can halkının ruhundan (yani canından) ve kendilerine kadınların ve analarının bağışladığı tatlı hayatlarından başka bir şeyleri yoktur. Platonov bir etimolog değildir fakat kelimenin derinine işlemiş hayat özünü, yani yukarıda bahsettiğimiz kadını, doğumu ve hayatı bir çırpıda yakalamış; sanki can kelimesinden kastedileni can kulağıyla duymuştur.

    Peki biz ne diyor, ne anlıyoruz can’dan? Çocukluğumdan hatırlıyorum yavru bir kedi ya da köpekle bir haşince oynasam hemen “Ona zarar verme onun da canı var.” ikazını alırdım. Ağaç dalını zorlayan veya saksıdaki çiçeği koparacak şekilde hareket edenlere de aynı ikaz yapılırdı: “Onun da canı var.” Hayvanlar ve bitkiler, cana dâhildir. Canla ilgili Türkçe bir başka güzel örnek de su ile ilgilidir, daha doğrusu dolaylı olarak suyun ifade ettiğiyle. Evdeki misafirlere veya bir büyüğe su verildiğinde “Ölmüşlerinin canına değsin!” denildiğini duymuşsunuzdur. Can bir anda bitkiler ve hayvanlar âleminden, ötelere, çok uzaklara, bu dünyadan göçmüşlerin diyarına ve oradakilerin canlarına kadar uzanıverir. Coğrafi menzilindeki genişlik kadar, mesafelere sığmaz bir yakınlık da kelimenin içine işlenmiştir Türkçede. Bir de elbette can ile cananın ilişkisi vardır ki, çok erken dönemlerden itibaren şiirimizin can damarlarından, vazgeçilmez meselelerinden birinin ifadesi olmuştur. Kaygusuz Abdal’dan tutun da Yûnus Emre’ye, Âşık Paşa’nın Garipnamesi’nden tutun da Orhan Veli’ye ve günümüze varana değin ayrıntısına girilemeyecek kadar çok örneği olduğu için bu kadarını dile getirmekle yetiniyorum; fakat canan ifadesinde can’ın çoğulu, yani canların olduğunu belirtmeden edemeyeceğim. Canan demek kelimesi kelimesine tercüme edersek canlar demektir, yani bir anlamıyla canların cem olduğu, buluştuğu ve birleştiği yerdir.

    Sanskrit ile güneye, Türkçe ile doğuya yani Asya içlerine ve oradan da kuzeye ve Rusya’ya uğradıktan sonra biraz da batıya doğru gidelim. Can kelimesi gen dediğimiz zaman DNA’daki canlılığı, genesis denildiğinde canlanmanın, oluşumun, doğumun adını paylaşır. Kürtçe jin, canı taşıyanı yani kadını, genos da canın aktığı mecrayı, cinsi ifade eder. Bazen bu gen, g, e ve n sırasıyla yazılır, fakat zaman ve mekân “tahribatlarıyla” g-n-e şeklinde de görülebilir. En açık göründüğü örneklerden biri İngilizcedeki hamile kelimesidir: pregnant; doğumdan yani meydana çıkmadan öncesine işaret eden kelimeyi kurar burada can. Gne- şeklindeki ifade de bazı değişimler gözlenmektedir, mesela Fransızca doğum anlamına gelen née’nin başındaki g söyleyişte zaman içerisinde silinmiş ve can burada bir hayli gizlenmiştir. Sanskrit dilinde jani anne demiştik; bahsettiğimiz jani, Latincede geni-‘ye dönmüş ve buradan genitor doğmuştur. Gne* Yunanca guntos’un kökünü teşkil eder ve sıfır derecesinde gno’dur. Yunanca kız kardeş gno-te, erkek kardeş gno-tos’tur. Doğumdan cinsiyet kazanmış iki kelime. [Cinsiyet demişken İngilizce gender’ı da unutmadan kaydedelim. Evet, tenasül uzuvları anlamındaki genitals da canla akrabadır.] Franszıca née’de g’nin düşmesi gibi Latince (g)na:tus doğmak; (g)na:ta kız çocuğu ya da çocuk demektir ki natio da bu baştaki g’nin düşmesiyle meydana gelmiştir. Buradan koca bir Latin doğasına açılırız: (g)natura. Doğum geniş bir “aileyi” bağlayınca ulusların doğuşuna dönüşür: nation. Native kelimesinde bir mahal kazanır, yerleşir, yerli olur ki Monier Williams’ın verdiği örneklerden birinde jana-padra mesken edilen, yerleşilen toprak anlamındadır. Çok uzaklardan gelen bir esinti, ancak bir sözlüğün bir kelimeyle ilgili düştüğü ve sayfalar süren açıklamasında karşılaşılabilecek küçük, küçücük bir ayrıntı…

    Faraza, homojen (homogeneous) kelimesini alalım. Eskiler homojeni mütecanis şeklinde karşılamışlar, yani bir cins’ten olmak anlamında. Bahsetmiştik, cins kelimesi de genos ile aynı soydan gelir.

    Can’ın menzili yalnızca doğmak, canlı olmak, meydana gelmekle sınırlı değildir. Cömertleşir, eli açıktır, gönlü zengindir, yeri geldiğinde alicenaptır, ezcümle generous’tur. Tatlı dilli olmayı kendine yakıştırmıştır. İncelik, naziklik, yumuşaklık, hilm ona yakın durur; yumuşaktır, yufkadır, gentle’dır.

    Tabi misogyny’de duyarız, pek hoş bir durum değil elbette ama hoş olmayan, hoş bir şeye yapılmış kötülükten gelir; hayatı söndürmek gibi, can’dan nefret duymak hiçbir şartta kabul edilemeyecek bir hoyratlığı berraklaştırır.

    Sanskrit’te janis “kadın”, gna “tanrının eşi, tanrıçadır”. Avesta dilinde jainish karı-kocadaki “karıdır” (karı, karmak, karılmak, karışmak; çocukla karışan, bedeninde bir “karışma”, karılma olan mıdır?, bir soru), Grekçede gyne, kadın, eş olarak geçer, eski İngilizce cwen’e varır, queen, yani devletin kadın yöneticisi olur.

    Kelimede oluşan “tahribatlardan” biri de zamanla içine y- sessizinin katılmasıdır. Ön Hint-Avrupa örneklerden biri gyno-m örneğidir ki Gotik dilde kuni’ye dönüşmüş, eski İngilizcede kyn olarak söylenmiştir: her iki örnekte de akraba anlamındadır ve bugün İngilizcede kin (kinship’teki gibi) olarak kullanılmaya devam edilir. İngilizce bir şeye benzeyen, yakın ya da akraba denileceği zaman akin kelimesi kullanılır.

    Jinekonoloji’de duyduğumuz, doğumla yani çocukla ilgilidir.

    Hamacher filoloji için “dil arzusunun bilgi formlarına sıkıştırılamayacağını gösterir.” diyordu. Can da sabun gibi elde tutulmaya çalışıldığında oradan oraya kayar, bir yere sıkıştırılamaz. Bir başka akrabası civa gibidir.

    Can kelimesinin mensubu olduğu geniş ailenin üyelerinden biri Almanca das Kind, yani çocuk kelimesidir. Çocuk incedir, narindir, kırılgandır, yumuşaktır. Çocuk candandır, İngilizce sıfat olan kind kelimesiyle Almanca das Kind akrabadır, yakındır, aralarında yukarıda değindiğimiz kin ve kinship ilişkisi mevcuttur. İngilizce kind sıfatı Orta İngilizcedeki (ge)cynde kelimesinden doğmuştur ve “birbirine yakınlık duyulan hislerle” hareket etmek anlamında kullanılır. Yani yakınlık ve akrabalık candan ve bir yanıyla çocukça bir yumuşaklığı ifade eder. Eski İngilizce cynn ve Gotik kuni aile, Eski Nors dilinde kundr çocuk demektir ve Almanca Kind ile soydaştır.

    Can, ein wunderschönes Kind. 44 “Harikulade güzel bir çocuk”



       [ + ]

    1. 1 Kelimenin burada değinemeyeceğimiz ve sayfalarca süren açıklaması için bkz. Monier Williams, A Sanskrit-English Dictionary (Oxford, 1899); Otto Böhtlingk ve Rudolph Roth, Sanskrit-Wörterbuch (Petersburg, 1861). İkinci sözlüğün 3. kısmı kelimenin uzun uzadıya bir dökümünü vermektedir.
    2. 2 A Sanskrit-English Dictionary (Oxford, 1899), s. 410.
    3. 3 Arthur F. J. Remy, “Sanskrit jana, Avestan zana”, Journal of the American Oriental Society, vol. 20 (1899), s. 70.
    4. 4 “Harikulade güzel bir çocuk”