ŞİİR VE MUSİKİ MECLİSLERİNİN ZİRVESİ: SARAYLAR, KÖŞKLER VE KONAKLAR

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazarlar: Mustafa Hakan Alvan & Türkan Alvan

    Asırlardır aklıselim sahibi devlet adamı, âlim ve münevverlerin kalbiselim erbabı şair ve musikişinaslarla bir araya geldiği şiir ve musiki meclisleri; zevkiselimin peşinde nice güzelliklerin kültürümüze girmesine vesile olmuştur. Osmanlı’da medrese, cami, tekke, esnaf loncası, sarayda Enderun, konak, köşk, kahvehane, sahaf, kütüphane, devlet dairesi hatta meyhane bile yeri geldiğinde ilim ve sanatın irfanıyla öğrenildiği meclisler olabilmiştir. Osmanlı’daki bütün devlet ricalinin ve kübera, şuara ve ulema zümresinin hepsinden, tekkelerden, kahvehanelerden bahsetmek bu yazının haddini aşar.11 Geniş bilgi için bkz. Şemsettin Şeker, Ders ile Sohbet Arasında: 19. Asır İstanbul’unda İlim, Kültür ve Sanat Meclisleri, Zeytinburnu Belediyesi, İstanbul, 2013. İbnülemin M. Kemal İnal, Hoş Sada, Maarif Matbaası, İstanbul, 1958. Bu sebeple fikir vermesi açısından saraylar ve kübera konaklarındaki saz ve söz meclislerine değinelim istedik.

    Bir üstadın terbiyesinde meşk kültürüyle yetişen bestekâr, hanende, gazelhan gibi sanatçıların hayali, devrin en mükemmel şiir ve musiki meclisleri olan saraylarda ve elitlerinin toplandığı köşklerde boy gösterip sanatını sergileyebilmekti.

    Ey Necâtî yaraşur mutribi şeh meclisinün
    Raks urup okuya bu şi‘r-i teri döne döne

    (Ey Necatî, sultanın bezm meclisinin sazende ve hanendelerine senin bu şiirini döne döne raks edip okuması pek yaraşır!)

    Nedîm’in sazlarla okuna bu taze güftârı
    Çerâgân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

    (Lale devrinin şenlik vakti geldi. Lale bahçesinin gözü ışıklarla aydınlanmışken Nedîm’in bu yeni söylediği şiir sazlarla -bestelenip- okunsun.)

    Nedîm’in bu dileğini, Arif Sami Toker (v. 1997) işitmiş olacak ki bu güzel şiiri nihavent makamında besteledi. Halkımız, şarkının Nedîm’in 5 bentli murabbaından alındığını bilmese de “Erişti nevbahâr eyyâmı açıldı gül ü gülşen” adıyla bu eseri tanır ve sever.

    Şairlerin divanlarında saray ve konaklarda bu tür meclislerde şair ve musikişinasların yaşadığı duygu ve düşünce etkileşimine ve yaşanan olaylara tesadüf edebilirsiniz:

    Mutrib egerçi pîş-revinde pes istemez
    Ammâ ne çâre meclis-i vuslat ses istemez (Sünbülzâde Vehbî)

    “Sazendeler peşrevde pes/alçak sesle çalıp söylemeyi istemez. Ama ne yazık ki kavuşma meclisi de sükût ister.”

    Vasf-ı nâz-ı nâzenînümdür bu şi‘rüm Bâkıyâ
    Mutrıb-ı meclis ser-âgâz eylesün şehnâzdan

    “Ey Bâkî! Bu şiirim zarif, nazlı sevgilinin nazını anlatıyor. Meclisteki sazendeler bunu şehnaz makamında okumaya başlasın, yakışır!”

    Okı şîrîn-lebi vasfındaki eş‘ârun ey Yahyâ
    Biraz meclisde tûtî-i şeker-güftâr dinlensün (Şeyhülislam Yahya)

    “Ey Yahya! Sevgilinin şirin dudaklarını metheden şiirlerini oku da saatlerdir şarkı okuyan şeker dilli papağan biraz dinlensin.”

    Mutribâ meclise hâlet vireyin dirsen eger
    Dâ’imâ dilde Behiştî gazelin ezber tut (Behiştî)

    “Ey sazendeler! Bezm meclisine neşelendirmek istiyorsanız Behiştî’nin gazelini hep ezberinizde tutup okumalısınız.”

    Osmanlı’da her devirde şair, musikişinas ve diğer sanatkârlar bu meclislere katılmış, himaye edilmişse de bu mekânların özellikleri hakkında daha çok XVIII-XX. yüzyılda daha somut bilgilere ulaşabiliyoruz. Mesela, Şeyh Gâlib, Türk edebiyatının şaheseri olan Hüsn ü Aşk’ı böyle bir mecliste yazmaya karar vermiştir.

    Geçmişin sazlı sözlü bezm meclisleri, Tanzimat sonrasında Batılılaşmanın tesiriyle genellikle “kulüp” (clup) adıyla farklı yapıya dönüşürken klasik sanata aşina zevkiselim sahipleri şaşkındı. Yine de “Hoştur bana senden gelen” düsturuyla değişime ayak uydurmaya çalıştılar. Mesela, o yıllarda Abdurrahman Şeref saz ve söz meclislerine kulüp yerine musâhabethâne demeyi tavsiye etmişti. Bunun üzerine bir muallim; A. Şeref’e “Efendi bu kulüpleri sen istihfâf etme! Onların Kur’ân-ı Kerîm’de de yeri vardır. Estaizübilllah: Fî kulûbihim marazun, fe zâdehumullâhu marazâ…(Bakara/10) Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da bu sebeple onların hastalığını arttırdı.) ayet-i kerimesindeki işaret onlaradır.” diye nükteli bir cevap vermişti.22 Abdurrahman Şeref, “İstanbul’da İlk Kulüp: Encümen-i Ülfet”, Vakit, 21 Şubat 1921, s.3)

    Saray Meclisleri
    Osmanlı’da şiir ve musiki saray ve devlet adamlarının konaklarında kurulan işret meclislerinde gelişmiştir. Divan şiiri, saray ve çevresinin himayesinde bu meclisler sayesinde var olmuştur. Osmanlı padişahlarının nedimlerinin çoğu en seçkin şairler ve musikişinaslar arasındadır. Gelibolulu Âli’nin, (1582), Nâbî’nin (1675); Rıf’at’ın (1834) ve Seyyid Vehbî’nin Surnâme’lerinde sarayda düzenlenen şenlik ve düğünlerde, hanende, sazende ve çalgılara dair tasvirler bu meclislere dair fikir verebilir.

    Özellikle, Türk hükümdarı Hüseyin Baykara (v. 1505) devrinde yaygınlaşan bezm meclisleri; Osmanlı padişahları arasında da gelenek olmuş ve “Hüseyin Baykara Faslı” adıyla devam etmiştir. Padişahların, şehzadelerin ve saray erkânının şiir ve musiki tutkusu, meşklerin, fasılların yayılmasını da teşvik etmiştir. Enderun ve mehterhane yanında kurulan sayısız özel meşkhanelerde; öğrenilen eserler işret meclislerinde zevkiselim erbabının beğenisine sunuluyordu. Evliya Çelebi, 1635’te Topkapı Sarayı’nda aldığı meşk eğitiminden bahsederken saray erkânı veya halk arasında katıldığı saz ve söz meclislerini de uzun uzun anlatır. Osmanlı topraklarında farklı mekânlarda yapılan bu tür âlemlere eserinde çok örnek veren Evliya Çelebi, yapılan fasılları “Âşıkâne, sâdıkâne bir Hüseyin Baykara faslı oldu ki zevk erbâbının ağzından salyalar aktı.” gibi ifadelerle metheder.33 Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, c.2/1, s.28, 319.

    II. Murad Han’ın kurduğu Enderun, Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’da Enderûn-ı Hümâyûn adıyla yeniden faaliyete geçtiğinde baba oğul her iki padişah da Klasik Türk şiirinin ve Türk musikisinin gelişmesine büyük katkılar sağlamışlardır. Pek çok musiki eseri bu dönemde yazılmıştır. Osmanlı’da bundan sonra tahta geçen padişahlar da bu geleneği bozmamış bir yanda meşklerle yakından ilgilenmiş öte yandan sarayda kurulan bezm meclislerinde, meşk kültürünün sergilenmesini sağlamışlardır. Padişahların hemen hepsi de bizzat şiir ve bestekâr kimlikleriyle şiir ve musikiye katkıda bulundular.
    Bazen sazlı sözlü bu meclislere sadece divan şairleri değil; halk ozanları da iştirak edermiş. IV. Murad Han’ın bezminde saraydaki fasıllara Şeştârî Emirgûneoğlu Yusuf Paşa, Kemanî Mustafa Ağa, Şeştârî Murad Ağa, Çöğürcü Mehmed Efendi, Çengî Mustafa Ağa, Çengî İbrahim Efendi’nin sazlarına Solakzâde Mehmed Efendi miskal ile Udî Mehmed Ağa ve padişahın musahibi Benli Hasan Ağa ise hem tamburu hem de sesiyle eşlik edermiş. Evliya Çelebi bu meclislere Demiroğlu, Kuloğlu, Kayıkçı Kul Mustafa, Kâtibî’nin de katıldığını anlatır. Tıflî, Cevrî, Nef’î, Arzî, Nisârî, İzzetî gibi şairler de eğlence ve şiir sohbetleri yapılan bu meclislere katılırmış.

    Sultan III. Ahmed ve veziri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın Lale Devri’ni başlatmasıyla şiir ve musiki meclisleri daha revnaklı bir hâle büründü. İstanbul’un her tarafından inanılmaz serilikte imar, kültür ve sanat faaliyetlerine girişildi. Fransa’daki Fortainebleau Sarayı örnek alınarak Kâğıthane’de Kasr-ı Hümâyûn, Kasr-ı Neşât, Çeşme-i Nûr, Hürrem-âbâd, Cedvel-i Sîm gibi köşkler, yalılar inşa edildi. Havuzlu bahçeler, çeşmeler, kütüphaneler, eğlence ve gezinti yerleri Paris’teki Versailles Sarayı ve bahçeleri örnek alınarak süslendi. Sultan III. Ahmed’in de katıldığı muhteşem bir törenle açıldıktan (31 Temmuz 1722) sonra Sadâbâd, devlet erkânı, şairler, musikişinaslar, rakkaseler ve zevk erbabının en gözde eğlence mekânı oldu. Yazın lalelerin süslediği Kağıthane’deki kasırlarda, Boğaziçi’ndeki mehtap seyirlerinde, çerağ eğlencelerinde; kışın da helva sohbetlerinde yapılan şiir ve musiki meclisleri sabahlara kadar devam edermiş. Halkın da bu eğlencelerden yararlanabilmesi için kırda çadırlar kurulurmuş. Akşam eğlencelerinde kaplumbağaların sırtına mum dikip müzik eşliğinde yürütmek de moda olmuş. Hatta Osman Hamdi Bey meşhur “Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı tablosunda bu modadan esinlenmiş. Tabloda elinde neyi ile bir terbiyecinin Sadâbâd eğlencelerinde musiki ritmine göre yürümeleri için kaplumbağa eğitmesi elbette devrin hantal bürokrasisini, bilim ve sanattaki aydınlanmadan Osmanlı aydınının yeterince istifade edemeyişini alegorik olarak temsil ettiği söylenir. Sultan III. Ahmed’in bu edebî zümresi içerisindeki şairlerin en meşhurları, Nedîm, Seyyid Vehbî, Safâyî, Sâbit, Ahmed Refi’, Ahmed Neylî, Nahîfî, Koca Râgıb Paşa ve Osman-zâde Tâib’dir. Ebubekir Ağa, Rif’at Efendi, Yahya Nazîm, Enfî Hasan Ağa, Şeyhülislam Esad Efendi, Tanbûrî Mustafa Çavuş ise hem şair hem bestekâr yönüyle Sultan III. Ahmed’in bezmini neşelendirmiş sanatkârlardı.

    Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud devrinde Tanbûrî İshak, Sadullah Ağa, Hammamizâde İsmâil Dede, Kemanî Rıza gibi ustalar meşkhânelerde saray muallimliği yaparken şairlerin de katıldığı meclislerde sazlı sözlü eğlencelerin tertibinde görev almışlardır. Özellikle Sultan III. Selim’in şiir ve musiki meclisleri ise müstesna bir kıymete sahiptir. Şeyh Gâlib, III. Selim’in meclislerini methederken âlim ve şair ve musikişinasların ve bilhassa kendisinin, padişahtan gördüğü itibarın; Molla Câmî’yi himaye eden Hüseyin Baykara meclislerinde ve Nizâmî-i Gencevî’yi himaye eden Kızılarslan’ın meclislerinde bile görülmediğini bir kasidesinde anlatır.44 Şeyh Gâlib Divanı, (k.18/14). Sultan III. Selim döneminde sarayın musiki meşkhânesi; hem dinî musiki dersleri veriyor hem de sarayın küme fasıllarına iştirak eden musikişinaslar yetiştiriyordu. Ayrıca, kadınlara mahsus Harem Musiki ve Raks Heyeti, Sadullah Ağa nezaretinde eğitim alıyordu. Padişah bu meşkhânelerde yetişen sazende ve hanendeleri fasıllarda, harem dairesindeki Hünkâr Sofrası’nda cariyelerin fasıl heyetini dinler ve kendisi de onlara eşlik ederdi. Topkapı Sarayı meşkhânesinde yetişen ve saraya davet edilen misafir sanatçılar III. Selim Han’ın huzurunda icra edilen küme fasıllarında buluşurdu. Bir akşam fasla zamanında yetişemeyen Tanbûrî İshak’ın saraya girişine Kızlarağası engel olmuştu. Olaydan haberdar olan Sultan III. Selim; Tanbûrî İshak’ı hürmetle içeri çağırmış ve daha sonra Kızlarağasını böyle muhterem bir sanatçıya davranışı yüzünden azarlamıştır.55 Ferdi Koç, Sultan III. Selim Han’ın Musiki Eserlerinin Müzikal Analizi, YL. Tezi, s.15.

    Padişahlar sadece saray meclislerinde değil, konaklarda, tekkelerde, mesire yerlerinde halkla iç içe saz ve söz meclislerine de iştirak etmişlerdir. Padişahların bu ilgisi, şiir ve musiki meclislerinde sınıf ayrımını ortadan kaldırmış, halk ile devlet adamlarının sanat endişesinde birleşmesini sağlamıştır. Pek çok bestekâr ve şair padişahların halk meclislerine iştiraki sayesinde saraya kazandırılmıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri de Müezzinbaşı Hacı Hâşim Bey’dir. Kayıtlarda Mevlevi olarak geçse de mezar taşında ‘Tarîk-i Nâzenîn’den olduğu yazan Hâşim Bey, Eyüb Bahariye (Karyağdı Bektâşî Tekkesi) şeyhi Hâfız Baba’nın dervişiydi. Hâfız Baba, beş vakit namazı Eyüb Sultan Camisi’nde kılardı. Baba rahat yürüsün diye, Rumelili Bektâşîler, Dergâh’tan camiye inen yola Arnavut kaldırımı döşemişlerdi. Hâşim Bey saray fasıl heyetinin serhânendesi ve müezzinbaşı; Hacı Fâik Bey, Hacı Ârif Bey, Bolâhenk Nûri Bey gibi güzide bestekârların hocasıdır. Âyin, beste, ağır ve yürüksemâî, köçekçe ve şarkılardan oluşan 73 bestesi günümüze ulaşmıştır. Kendisi Hâşim Bey Mecmuası diye bilinen nazariyat ve repertuar kitabının da yazarıdır.

    Kadıköylü Ali Bey’in hayatı da halk ve devlet erkânının sanat endişesinde kaynaşmasına güzel bir örnektir. Ali Bey, Enderun’da yetişmiş yetenekli bir mani ustası, gazelhân ve bestekâr olarak saraydan konaklara, sonra kahvehanelere kadar düşen ilginç bir musikişinastı. Musiki erbabı arasında “Kel Ali Bey”, “Enderunlu Ali Bey” namıyla meşhur olan Kadıköylü Ali Bey, okuduğu muhteşem ezan ve manilerle Sultan Abdülmecid’in takdirini kazanmıştı. 10 yaşında Enderun’a geldiği gün harem dairesindeki kadınlar kaçışmışlar. Çünkü 10 yaşındaki erkek çocuklar hareme giremezmiş. Abdümecid Han, haremdeki kadınlara “Kaçmayın, size insan şeklinde bülbül getirdim.” diye latife yapmış ve Ali Bey’e mani okutmuş. Her maniye bir kese altınla ödüllendirilen Ali Bey, sonra Dellalzâde’ye talebe olarak teslim edilmiş.

    Kadıköylü Ali Bey, bundan sonra Hacı Ârif Bey’in rakibi ve sonra dostu olarak sanatıyla şöhret kazanmış. Daha sonra Yusuf Kâmil Paşa Konağı’nda Zeynep Hanım’ın cariyelerine musiki hocası olarak intisap etmişti. İbnülemin Bey 6-7 yaşlarındayken Zeynep Hanım’ın Yakacık’taki köşkünde ikamet ediyormuş. Bir gün ev halkı Sarıgazi köyüne gitmişler. Eşsiz sofralarda köylülere de ikram edilmiş. Gece vakti dönüşte mehtabı fark eden Zeynep Hanım, Ali Bey’den şu türküyü istemiş ve yanık sesiyle yol boyunca türküyü okuyan Ali Bey, bütün Yakacık esnafının takdirleriyle alkışlanmış:

    Şu karşıki dağda bir kuzu meler
    Kuzunun feryâdı bağrımı deler

    İyi bir bestekâr olan Ali Bey, bir ara Mısır Hidivi’nin sarayında bulunmuş. Hidiv’in bir akrabası “Derdimi arz etmeye ol şuha bir dem bulmadım” güftesini ona besteletmiş. Hicaz makamında bestelenen bu eseri pek beğenen bu zat, Ali Bey’e 400 lira vermiş. Besteyi çok beğenen başka biri “Size 1000 lira vereyim, bu besteyi benim şu güfteme giydirin.” deyince Ali Bey, bunun etik olmayacağını belirtip o beye başka bir beste yapmış. Ali Bey’in hicaz makamındaki bahsettiğimiz bu ilk bestesi günümüzde de sevilmektedir.

    Ahmed Rasim, “Hüdâyî nâbit” şairler arasında Ali Bey’i de zikreder. Ahmed Midhat Efendi’nin anlattığına göre Kadıköylü Ali Bey; gayet keyifli, tesirli ve kıvrak sesiyle söylediği manileriyle öyle meşhur olmuş ki sonunda düşmanları Ali Bey’in bülbül sesini kesmek istemişler. Güvercin pisliği insan sesini kısarmış. Rakipleri, düzenledikleri bir suikastla Kadıköylü Ali Bey’e güvercin pisliği yedirmiş ve muhteşem sesini kısmayı başarmışlar.

    Ahmed Mithat Efendi, Ali Bey’in sesinin kısıkken bile ayrı güzelliğe sahip olduğunu anlatıyor. Bir seferinde de İbnülemin Bey, bir gece Yusuf Kâmil Paşa’nın hazine kâtibi ve sonra Şirket-i Hayriyye müdürüyken vefat eden Hâfız Vehbî Efendi’nin Bebek’teki evindeymiş. Ali Bey boğazı yaralı ve sarılı vaziyette buraya gelmiş. Ali Bey o hasta hâliyle, “can-fezâ bir surette teganniyle”; Zeynep Hanım’ın cariyesi Lavtacı Mihribân Hanım ile öyle güzel fasıl yapmışlar ki herkes mest olmuş. Fasılda “eski mesûd demlerini” yâd eden ikili ağlayarak çalıp söylerken evdeki herkes ağlayarak onlara eşlik etmiş. İbnülemin Bey Kadıköylü Ali Bey’in son zamanlarında kahvehanelere düştüğünü anlatır. Arzu edenlere 5-10 kuruş mukabili beste, şarkı vb. meşk edermiş.66 İbnülemin M. K. İnal, Hoş Sada, s. 55-60.
    1897’de vefat eden Kadıköylü Ali Bey’in 25 kadar bestesi günümüze kadar gelmiştir.

    Kibarların Konakları, Köşkleri, Yalıları
    Osmanlı’da vezir, şeyhülislam, kazasker, paşa, bey gibi devlet adamlarının yalı, konak ve köşkleri devirlerinin siyasi, edebî ve sosyal mevzuların görüşüldüğü, zevkiselimin paylaşıldığı yerlerdi. Bu mekânlar aynı zamanda konservatuvarlar açılıncaya kadar musiki meşki eğitimi veren mektepler gibi kullanılmıştır. Zengin kibarların (küberâ) ve devlet ricalinin konaklarında belli vakitlerde dil, edebiyat, musiki, hat, tezhip vb. dersleri veren hususi muallimler ve dinî vecibeler için güzel sesli müezzinler ve imamlar bulunurdu. Nef’î, Nâbî, Nedîm gibi sonraki şairler de müdavimi oldukları konakları metheden dâriyye adlı kasideler yazar; ev sahiplerine şükranlarını sunarlardı. Ramazan, kandil, bayram günleri ise bu gösterişli konaklarda dinî musiki ve tasavvuf edebiyatının güzel icraları yapılırdı. Mesela, Muharrem ayında küberâ konaklarında çoğunlukla Fuzûlî’nin Hadîkatü’s-Süedâ’sı okutulur, Şair Nedîm ve Bosnalı Sâbit’inki (v.1712) gibi ramazaniyyeler yazılır ve konak sahibine sunulurdu.

    Devlet ricalinden veziriazam, vüzera, bey ve paşaların konaklarında, köşklerinde ve yalılarında yüzyıllarca unutulmaz şiir ve musiki meclisleri yapılmıştır. Birçok yalı, köşk, konak, sahilhâneden müteşekkil olsa da bu mekânlar sembolik tek isimle adlandırılırdı. Sultan II. Mahmud’un başdanışmanı Mehmed Said Hâlet Efendi’nin (v. 1822) Beşiktaş’taki yalısı, Küplüce’deki sahilhânesi, Süleymaniye ve Vezneciler’deki konakları Hâlet Efendi Konağı adıyla kibar ve ricalin yanında şair ve musikişinaslarında uğrak yeriydi. Yine Pertev Paşa, Mustafa Reşit Paşa, Ziver Paşa, Hüsrev Paşa, Esad Muhlis Paşa, Abdurrahman Sami Paşa, Sadık Rifat Paşa, Ahmed Fethi Paşa, Mustafa Reşid Paşa, Keçecizâde Fuad Paşa, Ahmed Vefik Paşa, Tunuslu Hayreddin Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Said Halim Paşa vb. konakları devirlerinin önemli şiir ve musiki meclisleriydi.

    Bunlar arasında şair, hattat ve tarihçi kimliğiyle öne çıkan Sadrazam Koca Râgıb Paşa’nın (v. 1763) konağı önemli bir şiir ve musiki mahfiliydi. Mevlevi dervişi Şeyhülislam Küçükçelebizâde Âsım (v. 1760), nükte ve hicivleriyle meşhur Mevlevi bir divan şairi olan Haşmet (v. 1769), Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızı Fıtnat Hanım (v. 1780), Koca Râgıb Paşa Konağı’nın müdavimi şairlerin en meşhurlarıdır. “Şecâ’at arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler” gibi unutulmaz mısra-yı bercestelerin sahibi Koca Râgıb Paşa’nın konağında Nabî’nin tesirindeki hikemi gazel ekolü desteklenmiştir. Enîs Receb Dede’nin müridi olan Koca Râgıb Paşa77 Hasan Aksoy, “Enis Receb Dede”, DİA, c.11, s.241-242., Doğu’ya ait engin bilgisi yanında Batı düşüncesinden de istifade etmiş; Voltaire, Newton gibi aydınların eserlerini tercüme ettirmiştir. Laleli’de döneminin en güzel kütüphanelerinden birini ve yanına da bir sıbyan mektebi, çeşme ve sebil ilavesiyle yaptırmıştır. Sağlığında birçok âlim, bürokrat ve sanatkârı himaye eden Koca Râgıb Paşa, vefatında bir ay evvel biten kütüphanesinin bahçesine gömüldü.88 Mesut Aydıner, “Ragıb Paşa”, DİA, c.34, 2007, s.403-406.

    Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa (v. 1876) ve zevcesi Zeynep Hanım’ın Beyazıt’taki konağı, Yakacık’taki köşkü ve Bebek’teki muhteşem yalısı da müstesna saz ve söz meclislerindendi. Arapça, Farsça ve Fransızcası mükemmel olan Yusuf Kâmil Paşa ve hanımı zevkiselim sahibi gerçek bir ilim ve sanat âşığı insanlardı. İskender Pala’nın “Yusuf ile Züleyha” dediği birbirine aşkla bağlı bu çift cömertlikleriyle de meşhurdular ve hastaneden kütüphaneye ülkemize pek çok hayrat kazandırdılar. Yusuf Kâmil Paşa Konağı’nda Nâmık Kemal, Leskofçalı Gâlib, Recâizâde M. Ekrem, Hersekli Arif Hikmet, Kâzım Paşa gibi şairler yanında devrin birçok bestekâr, hanende ve sazendenin iştirak ettiği meclislerde güzel fasıllar yapılırdı. Yusuf Kâmil Paşa halkla iç içe olmayı sever, âlim ve sanatkâr dostları için kendi izzetini bile düşünmezdi. Bir seferinde büyük hattat, hanende ve bestekâr Kazasker Mustafa İzzet’in damadının terfisi için tavsiye tezkeresi yazmıştı. Yine de mali sıkıntıda olan divan şairi Osman Nevres’in memur olarak atanması için milletvekili Nâmık Paşa’ya ricada bulunmuştu. Nâmık Paşa “Ha, şu bizim kel Nevres’i mi söylüyorsunuz?” deyince Yusuf Kâmil Paşa sinirlenmiş; “Nevres’in kim olduğunu sen bilemezsin. Onun meziyetini yine erbâb-ı meziyet takdir eder.” demişti.99 İbnülemin M K. İnal, Son Sadrazamlar, c.1, s.234-235.

    Parlak sesiyle tavır sahibi bir hanende ve ünlü bir bestekâr olması yanında Celâl mahlasıyla şiirler yazan Çorluluzâde Mahmud Celaleddin Paşa (v. 1899) da konağında musikişinasları teşvik ve himaye etmiştir. Yazın Büyükada ve Çubuklu’daki evi, kışın önceleri Aksaray’da, sonra Nişantaşı’ndaki konağında belli günlerde toplanan musikişinaslar ve edipler fasıllar ve sohbetler icra ediyordu. Tanbûrî Cemil Bey, Kemençeci Vasilaki ve Lemi Atlı gibi pek çok ünlü sanatkârın yetişmesinde büyük rolü olmuştur. Mahmud Celaleddin Paşa’nın çoğunun güftesi de kendisine ait 28 bestesi içinde “Nâr-ı firkat şûle-pâş oldukça sînem dağlıyor” (beyatî), güftesi Nedîm’e ait “Sevdiğim cemâlin çünki göremem” (hüseynî), “Dil-i bîçâre senin-çün yanıyor” (ısfahan), “Sen beni bir bûseye ettin fedâ” (kürdîlihicazkâr), “Fitneler gizlemiş mahmûr gözüne” (rast) şarkıları günümüzde de zevkle çalınıp okunan eserlerdendir. Mahmud Celaleddin Paşa’nın 200’den fazla bestesi olduğu söylense de bunlardan ancak 28’i günümüze ulaşabilmiştir.1010 Nuri Özcan, “Mahmud Celaleddin Paşa”, DİA, c.27, 2003, s.360.

    Kaptan-ı Derya Gürcü Halil Rıfat Paşa’nın oğlu ve Sultan Abdülmecid’in damadı Mahmud Celaleddin Paşa (v. 1903) ise Sultan Abdülhamid’in iltifatını kaybettikten sonra kendini siyaset, edebiyat ve musiki meclislerine verdi. Âsâf mahlasıyla şiirler yazdı. Pendik ve Beylerbeyi’ndeki köşkleri, Kuruçeşme’deki yalıları, Şehzadebaşı’ndaki konağı; Muallim Nâci, Ahmed Cevdet Paşa, İsmail Safa, Hersekli Ârif Hikmet, Halid Ziya gibi şair ve ediplerin, Ûdî Tahsin gibi musikişinasların uğrak yeriydi. Mahmud Celaleddin Paşa gençliğinde Hâlidî şeyhlerinden Feyzullah Efendi’ye intisap etmişti. Sonradan kendisi gibi Nakşibendî dervişi olan İbnülemin’le samimileştikten sonra Paşa, evindeki işret meclislerine ara verdi. 1898 Ramazan Bayramı’nda bir gün Mahmud Celaleddin Paşa bazı şairlerle “idâre-i akdâh-ı mehâbet” (!) ediyormuş. Birden İbnülemin’in geldiği haberini alınca Paşa “Mahmud Kemal Bey geliyor, tepsiyi kaldırın!” demiş ve apar topar işret tepsisini masanın altına saklamışlar.1111 Şemsettin Şeker, a.g.e., s.377-384.

    Gençliğinde Yusuf Kâmil Paşa Konağı’na iştirak eden İbnülemin M. Kemal İnal (v. 1957), tarihî biyografileri, ilmî ve edebî şahsiyetiyle borçlu olduğumuz bir zattır. Konağındaki musiki meclisleriyle yakın tarihimize ışık tutan ve ecdadın edebini ve görgüsünü yansıtan Yahya Kemal ve Süleyman Nazif’in “Hezâr gıpta o devr-i kadîm efendisine/Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendine” diye methettiği İbnülemin Bey, edebiyattan tasavvufa, hattan musikiye, ibretli hatıraların son şahitlerindendi. Sıkı bir muhafazakâr olmasına rağmen devrinde başka konaklardaki saz ve söz meclislerine de iştirak etmiştir. Kendi konağındaki düzenlediği tarih ve şiir sohbetleri ve musiki fasılları devrindeki hemen bütün âlim ve sanatkârların, özellikle şair ve musikişinasların iştirak ettiği bir akademi ve zevkiselim meclisiydi. Musiki ve edebiyat ağırlıklı saz ve söz meclisi dağılmadan Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm okunur ve meclisi Fatiha suresini okuyup dua ettikten sonra dağılırdı.1212 İbnülemin M.K. İnal, Hoş Sada, s.LVII. Özellikle, Hoş Sada ile Son Asır Türk Şairleri, Son Hattatlar, Son Sadrazamlar adlı eserleri; zarif İstanbul Türkçesiyle bu meclislere dair unutulmaz hatıralarla doludur:

    “(Neyzen) Tevfik’i 40 sene evvel hocamızın oğlu Mehmed Âkif vasıtasıyla tanıdım. Âkif evimizde büyümüş, bizimle beraber okumuş, ailemiz efradına karışmış olduğiçün her istediği âdemi evimize getirmek hakkını haiz idi. Bir gün o ve merhum Halil Edib yanlarında sarıklı, zeki, terbiyeli, zarif bir genç olduğu halde Yakacık’taki sayfiyemize geldiler. Bu genç Neyzen Tevfik idi. Ney’ini dinledik, neşve-yâb olduk. Tevfik o zamandan beri hâlden hâle girdi, fakat bana karşı gösterdiği riayete hiçbir hâlinden halel gelmedi. Birkaç sene evvel Bayezîd’de tesadüf ettiğimde -mutâd-ı vech ile- ibrâz-ı hürmet ve mehabbet ettikten sonra hazin bir tavır ile -Hazret! Bir şerâre beni bu hâle koydu; sana volkanlar bile tesir etmez, dedi. Birçok manayı tazammun eden bu sözü…beni de müteessir etti.”1313 a.g.y., Son Asır Türk Şairleri, c.4, s.1939-1940.

    Salah Birsel’in bildirdiğine göre Yeniköy’deki yalısında İbnülemin Bey, Mehmed Âkif gibi şairleri konuk eden Said Halim Paşa ise Neyzen Tevfik’i uzun yıllar himaye etmiştir.

    Ulema, şuara ve musikişinaslarında kendi konaklarında ilim ve sanata eşsiz katkıda bulunan saz ve söz meclisleri düzenlediği bilinmektedir. Halvetî-Şabânî şeyhi Kuşadalı İbrahim Efendi, Hammâmizâde İsmâil Dede, Leyla Saz; Kethüdazâde Ârif Efendi, Şeyhülislam Ârif Hikmet, Hoca Fehîm, Hasan Tahsin, Şair Lebîb, Kâdirî-Enverî şeyhi Osman Şems Efendi, Leskofçalı Gâlib, Şinasi, Ahmed Midhat Efendi, Şair Nigâr Hanım, İsmail Safâ, Tevfik Fikret, İhsan Raif Hanım, Abdülhak Hamid Tarhan ve Şükûfe Nihal’in konakları, evleri bu meclislerdendir.

    Bunlar arasında İstanbul Aksaray’daki Hoca Neş’et’in (v. 1807) konağı, devrinin en mühim ilim ve sanat mektebi sayılabilir. Nakşibendi şeyhi Bursalı Emin Efendi’den icazet aldıktan sonra inzivaya çekilen Hoca Neş’et, konağına gelen insanlarla halvet der encüm hâlini yaşamıştır. Gibb, konağın İranlı ve Avrupalı ziyaretçilerle de dolup taştığını anlatır. Hayırsever, nüktedan, cömert bir şair olan Hoca Neş’et, pek çok şairin yetişmesine vesile oldu. Hoca Neş’et, Şeyh Gâlib’in de aralarında bulunduğu genç şairlere Fars şiiri ustalarından Sâib-i Tebrîzî, Şevket-i Buhârî gibi şairleri okutup sevdirmiş; Sebk-i Hindî üslûbunun popüler olmasına katkıda bulunmuştu. Hoca Neş’et, şiire yönelen gençlere yol göstermiş; yazdığı mahlasnâmelerle her birine uygun mahlaslar vermiştir. Şeyh Gâlib’e verdiği Es‘ad, Beylikçi Mehmed’e verdiği İzzet, Vak‘anüvis Muvakkitzâde Mehmed’e verdiği Pertev bunlar arasındadır.1414 Mustafa İsen, “Hoca Neş’et”, DİA, c.18, s.192.

    Hoca Neş’et, konağındaki derslerde talebelerine Farsçanın inceliklerini, edebiyat ve çeşitli dinî ve akli ilimleri de öğretirdi. Meşhur bir mesnevihan olarak Mesnevî-i Şerîf şerhi yanında, Gülistan ve Bostan ile Molla Câmî’nin eserlerini okutmuştur. Fatîn; Neş’et Efendi’nin, ilim talep edeni hiçbir zaman geri çevirmediğini, konağının gece gündüz açık olduğunu söylüyor.1515 Fatîn Tezkîresi, s. 405. Kethüdazâde Ârif Efendi, Farsça hocası Hoca Neş’et’in dersine gelen gençlere, “Tekkelere dadanmayın, dervişlerle görüşmeyin, kaleminize, memuriyetinize, işinize devam edin. Zira gençlikte meslek, memuriyet ve hüner tahsili gereklidir.” diye nasihat ettiğini nakleder. Burada Hoca Neş’et, hayata dair asli görevlerini ihmal edip sadece tekkede vakit geçirenleri kastetmiştir, yoksa hocanın niyeti medeniyetimizin en büyük dinamiklerinden olan dergâhları zemmetmek değildir. Hoca Neş’et’in nüktedanlığına dair pek çok rivayet vardır. Bir seferinde ders için Hoca Neş’et’e gelen hamsofulardan biri; “Efendim Farsçayı cehennem lisanıdır diyorlar; öyle midir?” diye sormuştu. Hoca Neş’et, “Eğer öyle dedikleri gibi ise yine öğrenmek lazımdır; zira nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Eğer cehenneme gider isek, ehl-i cehennemin lisanını bilmemek de bir azâb-ı diğer olur.” diyerek hoş bir cevap vermiştir.1616 Emin Efendi, Menâkıb-ı Kethüdazâde El-Hâc Mehmed Ârif Efendi, s. 453.

    Devrinin tanınmış musiki nazariyatı üstadından, bestekâr ve hanendelerinden olan Nasuhpaşazâde Ömer Efendi’nin (v. 1666) konağı  da dönemin ileri gelen şahsiyetlerinin toplandığı bir yerdi. Aynı zamanda şair ve hattat olan Ömer Efendi, zarif ve nüktedan kişiliği ve misafirperverliğiyle de tanınıyordu. Esad Efendi onun 22 bestesinden söz ediyorsa da bu eserlerden hiçbiri günümüze ulaşmamıştır.17Hasan Aksoy, “Nasuhpaşazâde Ömer Efendi”, DİA, c.34, s.59.

    Şüphesiz Recâizâde Mahmud Ekrem’in (v. 1914) İstinye’de vapur iskelesi yanındaki yalısı ve Firuzağa’daki evi hem edebiyatın hem musikinin yaşandığı en önemli meclislerdendi. Tavrında, sözünde, giyiminde edep, terbiye ve nezaket abidesi olan ve “şedîdü’t-teessür, rakîkü’l-kalb ve fevkalâde hassas biri” diye tarif edilen Recâizâde, Galatasaray Lisesi’nde ve Mekteb-i Mülkiyye’de okuttuğu talebelerine daima “zât-ı âlîniz” diye hitap edermiş. Talebeleri arasında edebiyat ve musikiyle ilgili her gencin elinden tutar sanatını ve ilmini teşvik ve himaye edermiş. Piyanist ve ressam olan Recâizâde’nin konağına gelen musikişinaslar arasında Hacı Ârif Bey, Kemanî Tatyos, talebesi Rahmi Bey, Şevki Bey, Samih Rifat gibi bestekârlar vardı. Tanzimat edebiyatına eserleri ve polemikleriyle yön veren Recâizâde’nin konağı Tevfik Fikret, İsmail Safa başta olmak üzere Mehmed Rauf, Hüseyin Cahit, Halid Ziya, Cenab Şehabeddin, Rıza Tevfik, Hüseyin Sîret, Faik Ali Ozansoy gibi edebiyatçılarında ziyaret ettiği bir yerdi. Recâizâde, Servet-i Fünûn edebiyatının ön çalışmalarına kendi evinde vesile olmuştur.

    XIX. yüzyılın sonlarında Mehmet Sadi Bey’in (v. 1904) Çengelköy’deki konağı; her hafta saz âlemi yapılan bir yer olduğundan Hacı Ârif Bey, Şevki Bey, Ahmed Rasim, Tanbûrî Cemil Bey, Tanbûrî Ali, Rahmi Bey, Rauf Yekta, Nevres Bey, Hâfız Sami gibi zamanın ünlü musikişinasları, bestekâr, hanende, sazende ve şairlerin uğrak yeriydi. Hacı Ârif Bey ve Şevki Bey besteledikleri şarkıları ilk kez bu toplantılarda okurmuş. Hatta Şevki Bey gündüzden geldiği konakta selamlık kısmındaki küçük bir odada Mehmed Sadi Bey’in kendisine verdiği şiirini hemen oracıkta bestelemiş; akşamki meşkte bu eseri okuyunca “Biraz önce ilham vaki oldu efendim, bu bendenize lutfettiğiniz güfte-i âlîlerinin güzelliğidir.” diyerek meclistekileri hayran bırakmıştır.18Bkz. Sadi Yaver Ataman, Mehmed Sadi Bey.

       [ + ]

    1. 1 Geniş bilgi için bkz. Şemsettin Şeker, Ders ile Sohbet Arasında: 19. Asır İstanbul’unda İlim, Kültür ve Sanat Meclisleri, Zeytinburnu Belediyesi, İstanbul, 2013. İbnülemin M. Kemal İnal, Hoş Sada, Maarif Matbaası, İstanbul, 1958.
    2. 2 Abdurrahman Şeref, “İstanbul’da İlk Kulüp: Encümen-i Ülfet”, Vakit, 21 Şubat 1921, s.3)
    3. 3 Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, c.2/1, s.28, 319.
    4. 4 Şeyh Gâlib Divanı, (k.18/14).
    5. 5 Ferdi Koç, Sultan III. Selim Han’ın Musiki Eserlerinin Müzikal Analizi, YL. Tezi, s.15.
    6. 6 İbnülemin M. K. İnal, Hoş Sada, s. 55-60.
    7. 7 Hasan Aksoy, “Enis Receb Dede”, DİA, c.11, s.241-242.
    8. 8 Mesut Aydıner, “Ragıb Paşa”, DİA, c.34, 2007, s.403-406.
    9. 9 İbnülemin M K. İnal, Son Sadrazamlar, c.1, s.234-235.
    10. 10 Nuri Özcan, “Mahmud Celaleddin Paşa”, DİA, c.27, 2003, s.360.
    11. 11 Şemsettin Şeker, a.g.e., s.377-384.
    12. 12 İbnülemin M.K. İnal, Hoş Sada, s.LVII.
    13. 13 a.g.y., Son Asır Türk Şairleri, c.4, s.1939-1940.
    14. 14 Mustafa İsen, “Hoca Neş’et”, DİA, c.18, s.192.
    15. 15 Fatîn Tezkîresi, s. 405.
    16. 16 Emin Efendi, Menâkıb-ı Kethüdazâde El-Hâc Mehmed Ârif Efendi, s. 453.
    17. Hasan Aksoy, “Nasuhpaşazâde Ömer Efendi”, DİA, c.34, s.59.
    18. Bkz. Sadi Yaver Ataman, Mehmed Sadi Bey.