DİL ÜZERİNE DAĞINIK MÜLAHAZALAR

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Klaus Voswinckel*

    Konuşulan cümleler benim dünyayla bağlantılarımdır. Ve bakışlarım, nefes alıp verişlerim, güne doğru attığım mütereddit adımlarım, düşünmüş olduğumdan da fazla, dile bağlıdırlar.

    *
    Şeylere dokunabiliriz. Elle, dille. Onlara isim veririz. Bu şekilde onları öne çıkartır, tekilleştirir, diğerlerinden ayırırız. Görünüre getirir ve onlarla ilişki kurarız. Nedir bu ilişki peki?

    *
    Bir şey konuşur, bana işaret(ler) verir.
    Bir şey beni kendine baktırır. Dilin başlangıcı. Belki bunun için bir kelimem vardır. Fakat bu, işareti anladığım anlamına gelmez.
    Bir şey bana işaretler verir ve kelimelerimi sorar. Fakat onu adlandırırsam, onun için bir kelime bulursam, onu örtüp dilin arkasında kayıplara karışmaya bırakma tehlikesi belirir.

    *
    Dil şeylere ne kadar kendinden emin olarak yürürse, onlar da o ölçüde kendilerini geri çekerler.

    *
    Burada şeyler olarak adlandırdığım, doğadaki tüm canlı ve cansız alanları kuşatır.

    *
    Açıkça konuşmak gerekirse, şeylere sadece dışarıdan -isim vererek- değeriz. Biçimlerine, kenarlarına ve bizim için el yordamıyla kavranabilir olan bütünlüklerine dokunuruz. Sıklıkla, onları tahrip edip etmediğimizi ya da şiddet kullanarak susturup susturmadığımızı bilmeden etraflarını dille sararız. Belki de üzerlerine kelime ağları atarak onları mülkümüz kılıyoruz. Dil bir yetiştirme, kendini aldatma eylemidir; karmaşaya götürür. Derhâl bir kelimelerini hakikat ilan etme, sorularını cevaplara çevirme ve yabancılığın, örtülülüğün ve ulaşılmazlığın tecrübesini dışlama temayülü belirir.

    *
    Her isim, isimsiz bir şey içerir. Kelimenin içine sığmayan bir şey.

    *
    Belki her şey isim verme sürecini hep yeniden hatırlamaya, ona yeniden başlamaya bağlıdır.
    Şimdi.
    Bir kez daha baştan. Orada bir şey var, ve onun için bir kelime bulmalıyım, beni ona yaklaştıracak ve onun yabancılığına hakkını verecek bir kelime.

    *
    “Kelime bize benzerlik olarak; şeylerden uzaklaşmak için değil, aksine onlara yakın olmak, yakınlaşmak için verilmiştir.”1Giorgio Agamben, Il fuoco e il racconto, (Hikaye ve Ateş), Nottetempo, 2014, s. 36.

    *
    Hayal edelim: sabitleme ya da katılaşma olarak değil de hareket olarak dil. Suret olarak değil de nefes olarak dil. Resim konuşmayla meydana gelir ve onunla birlikte kaybolur. Nefesin dışında var olmaz, hafıza bile nefes alış verişlerin hafızasıdır.
    *
    Dilin çok gürültülü, çok sert ve ziyadesiyle hafızasız olması bizim kaygımız (daha doğrusu, güçlü olma ve güç uygulama ihtirasımız) sebebiyledir.

    Dil ne kadar hafızasızlaşırsa, yeryüzünü o ölçüde boyunduruk altına alır ve buna ilaveten insanların derununu sömürüp onları emre amade kılacak bir güç aygıtı olarak işlev görür. Şeyler işte o zaman bir amaç uğruna kırkılmış şeylere döner. Kim ki şeyleri keyfine göre kullanabileceğine inanıyorsa, onları çoktan yok etmeye başlamıştır bile.

    Peki burada çıkışı nasıl buluruz? Söylemlerin gürültüsünde kaybolmaya yüz tutmuş teması nasıl yenileriz?

    *
    Hayal edelim: kafamızda neredeyse hiç hareket etmeyene kadar kendi içine büzülen, kendini geri çeken, giderek sessizleşen bir dil. Neyi duyuyorum? Sessizleşmiş kelimelerin içinde soluyan bir rüzgâr esintisi. Dışarıdan içeriye üfleyen tek başlarına sesler, ses kemerleri. Sesli harfler değil, ama ona çok benzeyen bir şey. Bunu tercüme etmeli miyim? Bendeki kulak veren kelimeler onlardan etkilenir. Onlara isim vermek isterdim. Fakat bu erken doğum olurdu. İsimlerini bana kendilerinin söylemelerini isterim.

    *
    “İnsan dilinden başka diller bilmediğimiz fikrine itiraz edilmelidir, çünkü bu doğru değildir… Eğer lamba ve dağ ve tilki insanla iletişime geçmiyorsa, insan onları nasıl adlandırabiliyor olsun?”2Walter Benjamin, Über die Sprache überhaupt und über die Sprache des Menschen, in: Gesammelte Schriften II-1, Frankfurt a.M. 1991, s. 143.

    *
    Dil, belki de tahmin ettiğimizden daha fazla bir şekilde, bir işitme meselesidir. İlişki kuran kelimelerin işitme kabiliyetlerinin de olması gerekir. Bir anlamda, burada haklarında konuştuğumuz kelimeler, işitme organlarıdır.

    *
    Bir şey bana dokunuyor. Ben de ona şimdi rüzgâr adını veriyorum. Bir şey tenimin üzerinde ve içinde geziniyor. Anbean değişiyor ve itiraf etmeliyim ki birbirinden farklı birçok an var. Bu anlar kelimelerin içine dalar, onların içinde yüzer ve kendileri hakkında bir şeyler söylerler. Doğrusunu isterseniz uğuldamaları, sürüklenmeleri onların anlatma biçimleridir. Kendimi buna bırakmalıyım.

    *
    “İnsan kelime vasıtasıyla şeylerin diline bağlanmıştır. İnsan kelamı şeylerin ismidir.”3Walter Benjamin, Über die Sprache überhaupt und über die Sprache des Menschen, in: Gesammelte Schriften II-1, Frankfurt a.M. 1991, s. 150.
    *
    Benjamin’in 1916 tarihli erken dönem denemesini takip ederek söyleyecek olursak, dilimizin kendisi tercümedir. Şeylerin dilini insanların diline tercüme eder. Fakat şeylerin dili de tamamlanmamıştır. Benjamin onların dili tutulmuştur der. Bu problemle yaşamak zorundayızdır.

    *
    Belki şeylerin sessizliği ve insanların dili, konuşmayı harekete geçiren zıtlıktır.

    *
    Konuştuğumuzda kim konuşur. Konuşulan kelimeler bize yakın olduğunda bizde hangi sesler konuşur? Bunlar kimileri yüzyıllarca önce göçüp gitmiş, çocukluk çağımızdan bu yana, anne ve babalarımızdan bize geçmiş, dilimizi ziyaret eden ve bize anahtar kelimeler veren başka insanların sesleridir. Aynı zamanda sesimizi tadil edip perdesini değiştiren başka bir şey de vardır. Dilimizin üzerinden yuvarlanıp giden hangi uzaklıktır ve en azından, kısmen de olsa, mevcut olabilmek için hangi yokluğa ihtiyaç duyarız? Bunu ölçmesi zordur. Kelimelerimizin altında her daim mevcut olan bu başka nedir? Başka, dışarıdan gelir. Belki de kelimeler taşlarda ve etrafımızdaki şeylerde yatan sessizlikten besleniyor ve bu sessizliğin kaybolduğu yerde kelimeler de anlamlarını yitiriyor. Belki de sessizlik bizim hep ilk dilimizdi ve onu unuttuğumuz için yeniden öğrenmeye başlamamız gerekiyor.

    *
    Nefes almak için, anlamak yerine gözlerimizi açalım. Kendimize yakın olmak için kelimeler yerine kalbimizle konuşalım.

    *
    Aynısı yazı için de geçerlidir. Yazmayı öğrendik. Şeylere dokunmak için elimizi kağıdın üzerine koyar ya da bilgisayarın tuşlarına dokunuruz. Fakat yazmanın, etrafımızı çevreleyen şeylerde bulduğumuz, başka bir şekli de vardır. Etrafımız işaretlerle sarılmıştır. Önümdeki bu ağaç, oraya yazılmış bir şekilde durur. Ağaç kendinde bir yazı taşır, ah ben ne diyorum, kendi içinden, kökünden dallarına ve budaklarına varana kadar; tüm yazma yetilerini önceleyen ve çeşitliliğiyle şifrelerini çözmesi çok zor olan yabani bir çizgiler sürgünüdür. Ağaç, taş, kavisli taş duvar diyoruz çünkü etrafımızda hakkını vererek okuyamadığımız pürüzlü, demetlenmiş ve birbirinden ayrılan çizgiler görüyoruz.

    *
    Dil içinde uyuduğumuz nehir yatağı da olabilir. Dilin rüya gücü vardır, tıpkı rüyalarımızın bir dil olması gibi. Gündüzleri onunla avare avare dolaşır ve iyi anlarda adına gerçeklik deriz.
    *
    Bir bakıma dil dünyanın sihirli bir ikilemesidir. Hitap edilenle temasta olma, kontakt kurma ve bağlanma özlemiyle doludur.  Olan dil, dünyanın büyülü bir ikiye katlanmasıdır. Kontakt işte bu yarıkta meydana gelir.

    Derrida’nın Le Toucher, Jean Luc Nancy4Jacques Derrida, Le toucher, Jean-Luc Nancy, Editions Galilée, 2000.
    isimli harika kitabından bildiğimiz üzere kontakt, incelik (takt) ve mesafe ile ilgilidir. Dokunma mesafe ve boşluk olmadan meydana gelemez. Düşüncelilik, dikkatlilik ve her şeyden önce başkasını farklı olmaya bırakabilme gücü gerektirir.

    Ve bazen öyle olur ki bizi şeylerden ve onların dillerinden ayıran bu boşluk kıvılcım saçar. İşte o zaman işaretlerin belirli bir şekilde kümelenmesinin, bakışların, nefeslerin teşvik ettiği, ışığın teşvik ettiği bir sıçrama meydana gelir. Meydana gelen, zaman ve mekânın beklenmedik alt üst oluşudur.

    *
    “Dünyadaki şeyler bizimle hangi dilde konuşur ki onlarla sözleşme temelli bir iletişim kurabilelim? Şüphesiz ki dünyanın dilini bilmiyoruz, ya da yalnızca onların muhtelif animistik, dinî veya matematiksel hâllerini biliyoruz. Aslında dünya bizimle güçler, bağlanmalar ve etkileşimlerle konuşur, ve bu da bir sözleşme yapmak için yeterlidir.”5Michel Serres, Der Naturvertrag (Doğayla Sözleşme, çev. Turhan Ilgaz, YKY, 1994), Frankfurt a. M. 1994, s. 70.

    *
    Michel Serres yaklaşmakta olan felaketi engellemek için şeylerle bir sözleşme yapmamız gerektiğinden bahsediyordu. Bu kontağın politik kısmıdır. Poetik olansa kontağı baştan kurmak, duyuların ve anlamın yakınına geri çekmek, onu yeniden hissetmek ve dokunulabilir kılmaktır.

    *
    Taşlarla dile girene kadar konuşmak; taşların izleri kelimelerde ve onu yüksekte tutan ellerde çıkana kadar. En hafif ağırlık.

    * Yazar, yönetmen

       [ + ]

    1. Giorgio Agamben, Il fuoco e il racconto, (Hikaye ve Ateş), Nottetempo, 2014, s. 36.
    2. Walter Benjamin, Über die Sprache überhaupt und über die Sprache des Menschen, in: Gesammelte Schriften II-1, Frankfurt a.M. 1991, s. 143.
    3. Walter Benjamin, Über die Sprache überhaupt und über die Sprache des Menschen, in: Gesammelte Schriften II-1, Frankfurt a.M. 1991, s. 150.
    4. Jacques Derrida, Le toucher, Jean-Luc Nancy, Editions Galilée, 2000.
    5. Michel Serres, Der Naturvertrag (Doğayla Sözleşme, çev. Turhan Ilgaz, YKY, 1994), Frankfurt a. M. 1994, s. 70.