HEGEL’İN ETİK HAFIZA ŞEKLİNDEKİ MUTLAK BİLGİ İZAHI

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yazar: Elisa Magrì

    Giriş1

    Hegel’in Tinin Fenomenolojisi kitabında mutlak bilgi, tinin fenomenoloji boyunca öğrendiği şeyin kavramsal örgütlenmesine tekabül etmesi babında bilime denk düşer. Bu bağlamda mutlak bilgi tinin öz-belirleniminin hem öznel hem de nesnel süreçlerini kuşatır. Tinin bu biçimler aracılığıyla kazandığı deneyim mücadeleler, acı ve çatışmalar barındırır, çünkü tinin maddi gelişimi diğer kendiliklere bağlıdır, ayrıca bu gelişim parçalanma ve kriz deneyimleri geçirerek inkişaf eder. Bu bakış açısına göre tinin gelişimi zamansallığa bağlıdır. Ancak yine de mutlak bilgi zaman bilincini izale eder. Mutlak bilgiye tahsis olunmuş şey ne bir olaydır ne de mutlak bir değerin aşkınlığıdır. Tinin yolculuğunu vasfeden tüm deneyimler bilim düzeyinde bir çökelti olarak bizzat tinde; zamansallıktan soyulmuş tinde katılaşır.

    Mutlak bilginin anlam ve önemi şuradadır; tinin zamansal biçiminde tin tarafından geliştirilip meydana getirilen içerik kendiliğin bizzat kendi yapıp etmesi olarak kavranır ve buna hasredilir (PhP, 459.) Fenomenoloji’nin sonunda söz konusu olan, kendilik (Selbst) dünyasında ısrar etme tutumu dikkate değerdir, çünkü mutlak tin öznel tinin kendiliği anlamına gelmez. O hâlde, mutlak bilgi düzeyinde içerilen öznellik ne türden bir öznelliktir? Buradaki katkıda ben Angelico Nuzzo’nun Memory, History, and Justice in Hegel (2012; Hegel’de Hafıza, Tarih ve Adalet) kitabındaki Tinin Fenomenolojisi okumasını yeniden ele almak istiyorum. Nuzzo’ya göre mutlak tin bir hatırlatıp yâd etme biçimini; sosyolojik veya tarihsel öğelere bağlı olmayıp daha ziyade tinin tarihî-aşkın veya ebedî boyuttaki işlerini kaydeden bir hatırlatıp yâd etme biçimini sahneye koyar. Kendisinin yazdığı üzere, “Mutlak tinin işleri tarihin, artık evrensel bir anlamda ulusal ya da siyasal olmayan, yani ilk elde bireysel ve hakiki anlamda küresel, tarihsel ( ve sistematik anlamda tarihsel-sonrası) ve ebedî olan bir ‘şimdi’ boyutundaki anlam dolu hatırlanmasının ‘mahalleri’dir.” (Nuzzo 2012, 154). Diyalektik hafızanın bu biçiminin önemi onun geçmişe geri döndürmeyip aksine “Geçmişi tinin ebedî şimdisi olarak koymasıdır.” (Nuzzo 2012, 154-5). Nuzzo bunun bir örneği olarak kişisel ve kolektif hafızanın, Toni Morrison’ın eserlerinde ve Primo Levi’nin Se questo è un uomo’sunda (Bunlar da mı İnsan) bulunabilecek özel kesişmelerine gönderme yapar.   

    Nuzzo’ya göre Morrison’ın yazdıkları tarihsel ve otobiyografik izahlara karşıt olarak bir edebî arkeolojiyi; hakikati yeniden yaratmak için kurmacayı kullanan bir arkeolojiyi temsil eder. Bu meyanda hakikat yeni bir şimdi, yeni bir eser koymaya bağlıdır ki tam da bu yenide, eskiden beri unutulmuş olduğu için eksik olan şey yeniden koyulur ve neticeye, sonraya ait olduğu için hiç var olmamış olan şey yeni farkındalık yaratan imgelerde yaşayabilir. Nuzzo şöyle iddia eder; “(Psikolojik veya tarihsel) olgulardan değil de imgelerden yapılı olduğu için hakiki anlamda mutlak olan bir hafızanın bakış açısından, yalnızca bu bakış açısından dünya -öznel ve nesnel, içsel ve dışsal dünya- (yeniden) yaratılabilir ve yeniden yaşanabilir.” (Nuzzo 2012, 161). Benzer şekilde Levi’nin toplama kampı anlatısı da “mutlak hafıza” işlevini görür, yani “imgelem, hissiyat ve duygudaşlık tarafından ama aynı zamanda akıl tarafından canlandırılmış bir hafıza; somut ve müşterek insanlık boyutunda kişisel ve kolektif olanı cem eden bir hafıza; kesin surette zamana ve tarihe bağlı olan ama yine de daimî ve ebedî olan bir hafıza.” (Nuzzo 2012, 163).     

    Nuzzo’nun işaret ettiği gibi mutlak bilgi, akıl kendini mutlak hafıza olarak sahnelediği zaman onun meskûn olduğu uzamı temsil eder. Fakat ben mutlak hafızanın öznelerarası niteliğine ve tam da iletilebilirlik, ifade edilebilirlik imkânına vurgu yapmak istiyorum ki bu imkân şu olguya dayanır; tin kendine dair bilgisini geçmişteki gelişimini temaşa ederek değil kendi gerçekliğini bir kez daha sergileyerek, yani kendi hikâyesini doğurarak elde eder. Farklı Gestalt’ların hatırlanması kendiliğin sürekliliğini ve zorunluluğunu, yani tinin, ancak doğa, tarih, toplum ve din dünyasına dalıp gittiğinde içerikle dolu olacak somut bir kendi kendine gönderme yapma biçimi olduğunu gösterir. Mutlak tin kendini böylesi bir ilke olarak kavramada, kavramsal düşünmenin uzamı olarak bilimi kurar. Bu uzamda tinin bütün geçmiş deneyimleri sonunda tinin kendi yapıp etmeleri olarak hikâye edilebilir. Burada vurgu, kendi hikâyesinin yetki kaynağı hâline gelen tinin bağımsızlığına ve özerkliğinedir.   

    Kendilik, genetik bir gelişimin sonucuyken, onun, tinin farklı biçimlerindeki, ayrıca sistemin farklı boyutlarındaki kalıcılığı kesintisiz bir yeniden tahsis etme eylemine gerek duyar. Tin kendine sahip olmak için, öznel bir hatırlama yetisi olarak değil de bilgiyi çökelten ve dolayısıyla yeni başlangıç için bir uzam yaratan kurucu güç olarak hafızaya ihtiyaç duyar. Bu bağlamda hafıza, tıpkı alışkanlık gibi, tinin kendi kendiliğindenliğini billurlaştırmak için, yani ona sahip olup onu ortaya koymak için kendisine verdiği bir ikinci doğadır. Mutlak ideanın yapısına bakarsak, mutlak bilginin alametifarikası olan bu çökelmeyi aydınlatmak mümkün olacaktır. 

    Mutlak Bilgideki Mutlak Nedir?

    Mantık Bilimi’nin mutlak ideaya adanmış bölümü, burada “kavramın hareketi” (SL, 737) şeklinde tanımlanan diyalektik yöntem izahı nedeniyle bilinir daha çok. Hegel, mutlak ideanın kuramla pratiğin keskince birliğinden ibaret olmayıp bir süreç olduğuna vurgu yapar. Mutlak idea, kavramın kendisine uygun gelişimi aracılığıyla tasavvur edilmesi ve edimselleşmesi gereken bir birliktir. O hâlde mutlak ideanın şu özelliklerini saptayabiliriz:

    1. Bu idea upuygun bir kavramdır, yani içeriği mantık yöntemine göre belirlenmiş ve adım adım izah edilmiş kavramdır.

    2. Bu idea bir süreçtir, bir oluş hâli veya bir harekettir.

    3. Bu idea bir öz idraktir. Dahlstrom’un işaret ettiği gibi öz idrak, öz kimlikten çok daha geniştir, çünkü idea kendinin idrak edilmesidir (Dahlstrom 2008, 115). 

    Mutlak idea bölümünün en başında bulduğumuz karmaşık beyan tam da bu son veçheyle ilgilidir:

    Kavram yalnızca ruh değildir, ancak kendisi için var olan ve dolayısıyla kişiliği olan özgür öznel kavramdır -kendinde ve kendi için belirlenmiş olan ve kişi olarak nüfuz edilemez, atomal öznellik olan pratik nesnel kavramdır- o, dışlayıcı bir tekillik değildir; daha ziyade açık bir şekilde evrensellik ve biliştir, ayrıca o, kendi ötekisinde kendi nesnelliğini mevzu olarak alır (SL, 735).

    Hegel’in iddia ettiği gibi mutlak idea “dışlayıcı tekillik”e değil, aksine mevzu kendi ötekisi olan evrenselliğe tekabül eder. Bu da, ideanın evrenselliğinin bilişin dinamik bir edimselleşmesini temsil etmesi demektir. Mutlak ideanın bildiği şey, onun asla sona ermeyen mantıksal gelişim döngüsüdür; bu döngü artık onun kendisi olarak tanınır. Diğer yandan oldukça önemlidir ki böylesi bir bilgi, kendi düşünümlerinde yine kendine bakan, saf düşüncenin temaşa ettiği bir imgeler galerisi değildir. Tam aksine Hegel her mantıksal biçimin belirliliğinin yeni bir başlangıç olduğunu, bu başlangıç sayesinde bilişin bir içerikten diğerine doğru dolandığını (SL, 750) iddia eder. Daha kesin olarak söylenirse Hegel bir çifte hareket tasvir eder, bu harekette düşünce bir yandan meydana gelip yayılırken aynı zamanda, kazandığı her şeyi de içinde taşır (SL, 750).

    Hegel’in savına göre bilim, alametifarikası yargılar ve akıl yürütmeler, ayrıca evrensel süreçler olan çok sıkı bir biçime sahipken bilimin yayılması ve iletilmesi içerikle biçimin, yargıyla gerçekliğin, hakikatle dünyanın fiilî mutabakatına ihtiyaç duyar. Gelgelelim Hegel böylesi bir mutabakata nasıl varılacağına ve onun nasıl doğrulanabileceğine dair herhangi bir örnek vermez. Aksine o, evrenselin bunun ötesindeki her belirleniminin kendi içine kapanan diyalektik bir ilerleme olduğunu iddia eder. Tinin Fenomenolojisi’ndeki mutlak bilgi meselesini hatırlayarak bu iddiayı anlamlandırabiliriz. Tıpkı mutlak bilgi gibi mutlak idea da kendi içinde kendisine ait asli biçimlerin mantıksal art ardalığını bulur ve evrenselliğe, içsel tutarlılığa erişmek için bunları geliştirir. Bu durum, mutlak ideanın bir çökelti sürecini barındırması anlamına gelir. Bu süreçte çökelti hâline gelen şey bir değer veya öz olmayıp kavram tarafından tecessüm ettirilen mutlak öznellik ilkesidir.

    Peki, burada söz konusu olan ne türden bir hafızadır?  Mutlak hafıza kesinlikle, bize geçmişin olay ve olgularını temsil ederek hatırlatan eylemsel hafızamızın bir türevi değildir. Mutlak hafıza anlamsal hafıza da değildir, çünkü anlamsal hafıza kendiliği feshederken mutlak hafıza, yukarıda gördüğümüz üzere, kişiselliği gerektirir. Mutlak hafıza, geçmişin olaylarını, bu olay z1’de, şu olay z2’de vs. meydana gelmişti, şeklinde hatırlayan bir Ö öznesini imlemez. Mutlak hafıza, mantıksal biçimler diyalektik yöntem tarafından belirlenip ilişkisel rabıtaları aracılığıyla muhafaza edilir edilmez bir çökelti biçimi olarak iş görür. Bu ise Hegel’in “Kavram kazandıklarını kendinde taşıyarak, […] kendinde kendisinin ötekiliğini muhafaza eder.” (Sl, 750) olgusuna vurgu yapmasının nedenidir. Mutlak idea kendini kendi bilinçli biliş eylemlerinde edimselleştirdiği için herhangi bir hatırlamayla meşgul olmaya ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla hafıza bir kişiselliğe bağlı veya endekslidir, ancak bu kişiselliğin herhangi bir hatırlama ediminin öznesi olması söz konusu değildir.

    Bu itibarla, yöntemin edimselleşmesi dışsal içeriklere yüklenecek mantıksal biçimlerin akışı veya tekerrürü değildir. Söz konusu edimselleşme daha ziyade, düşünce alanında ileri geri dolanan anlam ve mananın iletişimidir, o böylece aklın saf uzamını kurar. Böylelikle mutlak ideanın, yeni bir başlangıca imkân tanımak için sahip olduğu çökelti mahiyetindeki biçimleri geliştiren yaratıcı bir güç olduğu ortaya çıkar. Aslında mutlak ideanın en yüksek noktası başka bir şey olma, yani kendini doğa ve tin olarak sahneye koyma ve inkişaf ettirme dürtüsüdür. Tıpkı mutlak bilginin zaman ve tarih boyutuna açılması gibi mutlak idea da ideanın kendini gerçeklikte gerçekleştirme ve edimselleştirme kararı için yer açar. Bunun sonucu olarak, bilimin ilerlemesi de akıl yürütme kurallarınca veya biçimsel mefhumlarca sınırlanmamış özgür bir harekettir. Tam aksine saf düşünce gerçeklik hâline gelmek ve böylece doğa ve tin alanlarını canlandırmaya geçmek amacındadır.

    Mutlak Hafıza Ne Yapar?

    Aklın, içinde meskûn olunabilecek uzamından söz ettim. Öte yandan bu ne tarihsel ne de toplumsal bir boyuttu. Demek ki tinin çökelti hâline gelmesinin bir sonucu olarak içerilen boyutun ne tür bir boyut olduğunu belirlemiş olduk. Bu boyutun bir temaşa uzamı olmadığını, aksine bilme ve eyleme uzamı olduğunu öne sürüyorum. Mutlak idea tarafından kurulmuş özgürlük alanıyla etik yaşam mefhumunu karşı karşıya konumlandırmak bakış açımı aydınlatmada yararlı olacaktır.    

    Etik yaşamla mutlak bilgi arasındaki fark şöyledir; mutlak bilgi, bilginin ve kaidelerin tarihsel ve maddi aktarımı değildir. Etik yaşam dünyayı anlamlandırmanın ortak ölçütüne imkân tanırken mutlak bilgi de kavramsal iletişimi mümkün kılar. Nuzzo’ya göre bu durum mutlak hafızanın, kendisi olmasa ifade edilemez kalacak olanı ifade eden, en önemli özelliğidir. Ancak bu, mutlak hafızanın, geçmişin iş ve olaylarının ad hoc ve a posteriori haklı çıkarılmasıyla birlikte gelen bir tarihi teminat altına aldığı anlamına gelmez. Mutlak hafızanın başlıca kazanımı, kendisi olmasa isimsiz, boş veya unutulmuş olmaya mahkûm olacak şeyi adlandırmasından ve buna gönderme yapmasından ibarettir. Diğer yandan, yukarıda iddia ettiğim gibi, mutlak hafızanın bir diğer ana öğesi onun kendinden ayrılamazlığıdır. Kavramsal iletişim için bir uzam olarak özgürlüğün kurulma imkânının kökleri özdeşliğin ve birliğin koşulu olan kendilik alanındadır, ama ayrıca ayrım ve parçalanma alanındadır. Bu durum, hafızanın özel bir değerini, yani onun direnme gücünü takdir etmek için özellikle uygundur.

    Mutlak hafıza, kendi hikâyesinin yazarı olan kendilikten ayrılamaz olan şeydir tam olarak. Hafızanın, toplumsal bağlamlardaki siyasal kullanımlarını anlamak istiyorsak bu kavramın uygunluğu takdir edilebilir, zira hafızanın söz konusu kullanımları vasıtasıyla bireysel anlatılar amillerin rolünün gizemini çözen veya bunlara haksızlık eden emsal mahiyetindeki vakalara dönüştürülür. Buna karşın mutlak hafıza rabıtalar ve ilişkiler; içsel tutarlılıkları, eleştiri ve doğrulamadan asla el çekmeyen diyalektik bir yöntemle yönetildiği sürece geçerli olan rabıtalar ve ilişkiler kurarak iş yapar. Hegel’e göre mutlak hafıza zihnin en karmaşık ve sofistike yetilerinden biridir; tam da düşünme ve akıl yürütmeyi mümkün kılan rabıtaları kurduğu için. Bu meyanda, herhangi bir mutlak kapalılıktan kaçınıp eleştirel düşünüme açılan ve olayları eleştirel açıdan yeniden okuyan bir yöntemin nesnesi olduğu için varlığını kabul ettirecek herhangi bir örneklik biçimi mümkün değildir.

    Bu bağlamda, hafızanın ahlaki değeri hakkında birkaç çıkarıma dikkat çekmek istiyorum. Gayet iyi bilindiği gibi Margalit ortak hafızayla paylaşımlı hafızayı ayırır. Ortak hafıza, her biri bireysel olarak deneyimlediği belirli bir vakayı hatırlayan tüm insanların anılarını toplarken paylaşımlı hafıza iletişime ihtiyaç duyar. “Paylaşımlı hafıza, vakayı hatırlayan insanların farklı bakış açılarını -örneğin, [11 Eylül’de] meydanda olup her biri vuku bulan şeyin bir parçasını kendine özgü olay açısından deneyimleyen insanların anısını- tek bir sürümde birleştirir ve buna ayarlar. O esnada orada olmayan, toplumdaki diğer insanlar ise doğrudan deneyim değil de tasvir kanalları aracılığıyla, meydanda olan insanların deneyimine bağlanabilirler. Paylaşımlı hafıza, hatırlatıcı iş bölümü üzerine inşa edilir.” (Margalit, 2002, 51-52). Margalit’in işaret ettiği gibi bizler hatırlanan şeyin doğruluğundan sorumlu tutulamayız. Bizler hatırlama veya hatırlayamama nedeniyle ahlaki veya etik açıdan övülemeyiz. Yine de Margalit, etik değerle dolu olan olayların -bu olaylar ister saygı, şükran ister korku uyandırsın- hatırlanmasındaki sürekliliği teminat altına alan bir miras veya tereke yarattığında hafızanın sahip olabileceği paradigmatik değeri savunur. Böyle bir bağlılık, Margalit’e göre, hafızanın topluluklarını kurar.

    Margalit’in paylaşımlı hafıza dediği şey Nuzzo’nun Hegel’de mutlak hafıza olarak belirlediği şeye kısmen tekabül eder. Öte yandan, Hegel’de mutlak bilginin önemi aynı zamanda paylaşımlı hafızayla eleştiri olarak hafıza arasındaki bir başka ayrıma olanak tanır. Bu ikinci anlamıyla hafıza, asla herhangi bir olayı mutlak veya koşulsuz kabul etmeyip aksine tekrarın imkânına karşı uyararak akla geçmişle arasına mesafe koyma imkânı verir. Bu durum, söz konusu hafıza kendiliği etkisiz hâle getirmeyip daha ziyade onun daimîliğini kurması bakımından mümkündür. Kendilik biçimle içerik, kuramla praksis, kaidelerle toplumsal kurumlar arasındaki mantıksal, duyuşsal, toplumsal veya tarihsel rabıtaların kurulumuna imkân tanıyan içkin ilkeyi temsil eder. Mutlak hafızada mevcut olan kendilik boyutunun açığa çıkarılması sayesinde düşünceyle tarih arasına eleştirel bir mesafe koymak mümkündür. Zira felsefe özünde, dışsal yetkeden bağımsız olan bir eleştirel düşünce tatbikatıdır. Dolayısıyla hafıza özdeşlik ve farklılık arasındaki rabıtaları kurmak suretiyle bizlere geçmişin hatalarını tekrar etmeme konusunda yardım eder. Tam da hafızanın böylesi bir yeterliliğinin ışığında Tinin Fenomenolojisi’nin sonucunu yeniden okumak isterim; Hegel burada, kavranmış tarihin, mutlak tinin Golgota’sını temsil ettiğini, yani kendisi olmasa tinin yaşamının “cansız ve yalnız” (PhP, 467) olacağını yazar. Burada, yeni bir başlangıcı yeniden devreye sokma yeteneğinden mahrum olduğunda mutlak tinin tek başına kalacağına vurgu yapılır. Demek ki Tinin Fenomenolojisi’nin sonunda Hegel bize mutlak tinin yaşamının ötekiler olmaksızın mümkün olamayacağını tekrar hatırlatır. Bence bu yeterlilik kendiliğin mutlak hafızada çökelti hâline gelmesinden ayrılamaz ve hafıza yalnızca, mutlak hafızanın eleştirel düşünme şeklindeki zirvesinde düşünme ve eyleme için yeni bir boyut, yani yeni bir yaşam ve kolektif katılım biçimi açabilir. 

    Kaynakça
    Dahlstrom, Daniel O. (2008). Philosophical Legacies. Essays on the Thought of Kant, Hegel, and their Contemporaries. Washington: The Catholic University of America Press.
    Margalit, Avishai (2002). The Ethics of Memory. Cambridge-London: Harvard University Press.
    Nuzzo, Angelica (2012). Memory, History, Justice in Hegel. New York: Palgrave Macmillan.

    * Dr., Köln Üniversitesi 

    1. 1  Metindeki kısaltmalar şöyle:
      Php = Phenomenology of Spirit, çev. T. Pinkard, CUP, Oxford 2018. (Tinin Fenomenolojisi)
      SL = Science of Logic, çev. G. Di Giovanni, CUP, Cambridge MA 2010. (Mantık Bilimi)