NASIL BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Yaşadığımız çağdaş dünyaya dair görece tartışmasız gibi duran birkaç olguyla işe başlayalım. Bu olguları üç türe ayırıyorum; sosyo-ekonomik, çevresel ve siyasal ki bunlar birbirlerinden tümden bağımsız kategoriler değildir.

    Sosyo-Ekonomik olanlar

    – Kapitalizm bugün giderek küreselleşiyor. Kapitalizm Çin de dâhil olmak üzere dünyadaki birçok ülkedeki hâkim ekonomik sistemdir. 

    – Dünyadaki ekonomik cazibe merkezinin Birleşik Devletler’den Çin’e doğru (ve yakında muhtemelen Hindistan’a doğru) kaydığına tanıklık ediyoruz ki bu durum Birleşik Devletler’in hiç de hoşuna gitmiyor.

    – Servet söz konusu olduğunda ortada afallatıcı bir eşitsizlik var. Dünya servetinin büyük çoğunluğu birkaç insanın ve şirketin elinde bulunuyor.

    – Kuzey yarımkürede insanlar, tüketim odaklı ve aşırı israfın bulunduğu toplumlarda yaşıyorlar. Bu insanların, reklam ve toplumsal mevkinin doğurduğu -ayrıca asla sonu gelmez- bir dizi arzuları var. 

    – Güney yarımkürede ise birçok insanın yaşamı ve yaşamsal çevresi eskiden beri tahrip edilmekte ve hâlâ ediliyor.

    – Dünyada, azımsanmayacak miktarda insan, özellikle güney yarımkürede yaşayanlar (ama yalnızca bunlar değil tabii) yeterli gıda, su, hijyen ve sağlık hizmetlerinden mahrum. Dünya serveti daha eşitçe dağıtılsaydı hâl böyle olmazdı. 

    Siyasal (Ulusal ve Uluslararası)

    – Uluslararası (ve dinî) gerilimin birkaç tutuşma noktası mevcut, belki de en dikkat çekicisi Orta Doğu’da.

    – Savaş ve toplumsal çekişmeler birçok ülkede kitlesel göçlere ve dolayısıyla siyasal gerilime yol açıyor.

    – Silah sanayi, uluslararası sanayinin en büyüklerinden ve uluslararası çekişmeye konu olan bölgelerle derinden ilgilenen birçok ülkenin elinde nükleer silah var. 

    – Nasyonalist (ve çoğunlukla ırkçı) hükûmetlerin doğuşunu (ABD, Rusya, Hindistan, Brezilya, Macaristan, Türkiye vs.) veya hiç değilse ırkçı sağın yükselişini (Almanya, Fransa, İtalya vs.) görüyoruz. 

    Ekolojik Olgular

    – İnsanın neden olduğu küresel ısınma artıyor. Bu durum, en ılıman iklimlerde bile, denizlerin yükselmesine, ekosistemin bozulmasına ve tarım alanlarının yağmalanmasına yol açan önemli iklim değişikliklerine neden oluyor.

    – Bu durum da yine, önceki güçlükleri iyice şiddetlendiren kitlesel göçlere, gıda ve temiz su kıtlığına -ve dolayısıyla bunlar için çekişmeye- neden oluyor.

    Kısaca, dünya (en nazik ifadeyle) oldukça kırılgan bir durumda. Hiç kuşkusuz, ulusal çekişmeler, göç, yoksulluk, çevresel tahribat eskiden beri vardı. Ancak bugün bu olumsuzluklar daha önce tanıklık etmediğimiz ölçüde büyük (derinlik) ve küresel (genişlik) bir yapıda. 

    Anılan bu durumların sonuçları öngörülemiyor. En kötü senaryo ise nükleer savaş ve insan türünün (ve yaşamsal çevrenin büyük ölçüde) silinip gitmesini dillendiriyor. Belki aynı derecede korkunç bir senaryo da çok az sayıda insanın ve şirketin tüm dünyanın kaynaklarını ve askerî gücünü yöneteceği -muhtemelen neo-faşist- bir rejimden söz ediyor; bu yönetici azınlık güvenlik güçleri tarafından korundukları kapalı cemaatler hâlinde bolluk içinde yaşayacakken, insanlığın büyük çoğunluğu bozulmuş ve nahoş yaşamsal çevrelerde buna bağlı olarak yoksulca yaşayacaklar. Alametlerden görünen o ki bu olumsuzluklar dünya nüfusunun çoğunluğu için işleri daha da kötüye götürüyor.   

    * * *

    Bu vaziyeti iyiye doğru değiştirmek istiyorsak neden bu durumda olduğumuzu anlamalıyız; herhangi bir durum dâhilinde etkili bir şeyler yapmak için ona dair etki ve nedenlerin kavranması gerekir. İçinde bulunduğumuz vaziyet karmaşıktır ve hiç kuşkusuz ortada, tümüyle anlaşılması gereken hem küresel hem yerel birçok etken vardır. Ancak bu etkenlerden bir tanesi yukarıda anılan birçok hususun ardında duran, başat etken olarak diğerlerinden ayrılıyor; kapitalizm.

    Bence Marx’ın kapitalin işleyiş tarzı hakkında (Das Kapital’in özellikle I. cildinde ve Grundrisse’de yaptığı) çözümleme kesinlikle doğrudur. Kapital, binalar demektir, makineler, arazi ve emek demektir; yani alınıp satılabilen her şey. Ancak kapital tam da bunlar var oldukları için kapitaldir ve kendine özgü bir tarzda işler. Yani tüm bu sayılanlar üretim, takas ve tüketim ilişkilerinden oluşan bir toplumsal ağa gömülüdürler. Bu ilişkilerin, dolayısıyla bizzat kapitalin ayırt edici özelliği -basitçe söylenirse- daha çok kapitalin üretilmesidir. Yine yalınca denebilir ki kapital, amacı daha çok servet üretmek olan servettir. Bu durumu birçok şekilde görüyoruz; bireysel zemin üzerinden düşünülürse mesela, herhangi bir kapitalist şirketin hedefi sadece, mümkün olduğunca çok kâr elde etmektir; kolektif zemin üzerinden düşünülürse, ulusal ekonomilerin hedefi mutlaka büyümektir. Eğer ulusal ekonomiler büyümezlerse durgunluk sürecine girerler, işsizlik artar, şirketler batar, üretilen malların büyük kısmı elde kalır vs.

    Bu olguların, aşağıda izini sürerek ele alacağım birçok sonucu kapitalizmin doğası kaynaklıdır. Şimdi, tıpkı yukarıda yaptığım gibi buradaki meseleleri de -ancak bu kez farklı bir düzenle- üç kısma ayıracağım.

    Sosyo-Ekonomik Olgular

    Kapitalin meblağını artırmanın yollarından biri çalışanlara olabildiğince az maaş ödemektir. Buna karşın, kapitale sahip olan veya onu yöneten kişi -onun amili- giderek daha fazla kapital elde etmiş olacaktır. Dolayısıyla burada, toplumsal servetin giderek daha fazla eşitsiz hâle geldiğine tanık oluyoruz. Kapitalin meblağını artırmanın bir diğer yolu ise kapitali olabildiğince az miktarda bölüştürmektir. O hâlde burada da kapitalin, geniş ölçüde, giderek daha az şirkette temerküz ettiğini görüyoruz. Nihayet, kapitali büyütmenin üçüncü yolu sürümü önemseyen ölçek ekonomileridir. Birleşik Devletler bu olguyu kendi çıkarı için 20. yüzyılda kullanırken, daha büyük olan Çin ve Hindistan bu olguyu 21. yüzyılda kullanmakta (ve kullanacaktır).

    Bunlara ilaveten kapital, hammadde ve pazarın sürekli büyümesine ihtiyaç duyar. Dolayısıyla, münferit ulusların ötesine yayılıp böylece küreselleşmek kapitalin doğasında vardır. Üstelik kapital insanlar tarafından kullanılmaz, aksine insanlar kapital tarafından kullanılır. Bu yüzden de miktarı artan variyet sağlık için, eğitim için kullanılmaz; ya da yalnızca, gerekli olan emek gücü üretilecek miktarda bunlar için kullanılır; yani dünyanın çoğunun içinde bulunduğu korkunç yaşam koşullarının bu bakış açısına göre hiç de önemi yoktur.

    Son olarak, kapitalden elde edilen ürünler kâr sağlamak için mutlaka satılmalıdır ve bunun için insanlar bunları alacak (yani, düşman kapital sahiplerinin ürünlerinden onu değil de bunu) kıvama getirilmelidir. İşte böylece burada kitlesel reklamcılığı ve tüm şu israfıyla, psikolojik açıdan işlev bozukluğuyla tüketim toplumunun doğuşunu görüyoruz.

    Çevresel Olgular

    Kapital, yeryüzünün sahip olduğu türden sınırlı bir sistemde sonsuza kadar büyümeye devam edemez. İşlenebilir toprak, asli kaynaklar ve nüfus; bunların tümü sınırlıdır. Demek ki kapitalizm er ya da geç duvara toslamaya mahkûmdur; görünüşe göre bu kazaya hızla yaklaşıyoruz. Ormanlar ve balık stoku gibi doğal kaynaklar tükenme sürecinde; gübre kullanımının ve sera gazlarının yan ürünleri olarak ortaya çıkan durumlar gibi, üretim-tüketim ilişkilerinin doğurduğu atıklar ekosistemi mahvediyor; enerji kullanımı hızla, kat kat çoğalıyor ki bunun sonucunda küresel ısınma artıyor; ve benzeri olgular. Üstelik kapitalist sistemler buna dur demiyorlar, çünkü bu onların doğasına aykırı. Bu gidişata dur diyebilecek yegâne şey kapital artışını durdurmaya yönelik (küresel) siyasal müdahaledir.

    (Ulusal ve Uluslararası) Siyasal Olgular   

    Böylece kapitalizmin siyasal sonuçlarına geliyoruz. Bazı ülkelerde iktidarı denetleyenler zenginlerdir ki çağdaş toplumlarda bunların zenginliği kapitale sahip olup onu yönetmekten gelir. Bunların sisteme dur deme niyeti yoktur. Başka bazı ülkelerdeyse iktidarı denetleyenlerin mutlaka zengin olmasına gerek yoktur. Ancak çağdaş “liberal demokratik” (gerçekte kapital aracılığıyla diktatörlük) sistemlerde hiç kimse muazzam derecede kapital desteği olmaksızın veya kapitalin desteğine bağlı bir partinin üyesi olmaksızın seçim kazanamaz; ayrıca, hem bireysel hem kolektif açıdan, şans medyanın söylemine göre yaver de gidebilir ama yüze gülmeye de bilir.  Medya geniş ölçüde, New Corp. ve Facebook gibi devasa şirketlerin denetimindedir. Başka deyişle, siyasilerin kapitale ve onun amillerine elleri mahkûmdur. Bu amiller, siyasal sistemin kapitalin yararına çalışması uğruna her şeyi mümkün kılabilirler. Nihayet, gücü elinde bulunduranlar, tüketim çılgınlığınca desteklenen bu aç gözlü zihniyetten dolayı, gücü hep elinde bulundurmak isteyecek ve mevkilerini, olabildiğince çok para toplamak için kötüye kullanacaktır. Tıpkı kapitalin amilleri gibi onlar da kapitalist ekonomiyi destekleyecektir.

    Bu da bizi uluslararası ilişkilere getiriyor. Öncelikle, savaşlar, uluslararası nizalar ve istilalar elbette kapitalizmden önce de vardı. Ancak, kapitalizmin doğuşundan beri, artık kapitalist ekonomik çıkarlar bu tür anlaşmazlıkların doğmasında büyük rol oynamaya başladılar. Yukarıda değindiğimiz gibi, bugün bir ülkenin siyasetini yöneten sınıf ellerindeki kapital meblağının amilleri gibi davranıyorlar veya mevkilerini korumak için hareket ediyorlar. Burada da kaynakların ve pazarların denetimi için (son kırk yılda özellikle petrol üzerinden) yürütülen emperyalist savaşlara; ulusal (aslında kapital) çıkarları üzerinden diktatörlüklerin ve sözde liberal demokratik -aslında baskı- rejimlerinin desteklenişine ve benzeri olgulara şahit oluyoruz. Gerçi burada ironik bir durum da var. İktidar, giderek, ulusal hükûmetlerin elinden alınıyor, çünkü bugün kapitalin en büyük meblağı uluslararası bir nitelik taşıyor; ayrıca küresel kapital, kaynaklarını bir yerden diğerine hareket ettirmek (ya da hiç değilse tehdit etmek) suretiyle ulusal hükûmetleri manipüle edebiliyor.

    İşte böylece asıl meselemize işaret etmiş oluyoruz; nasyonalizmin ve ırkçılığın uluslararası ölçekteki yükselişi. Bu durumun dışavurumunda, her ülkedeki kendine özgü koşullar elbette önemli bir rol oynayacaktır. Ancak tüm çatışmayı bundan ibaret görmek fazla ileri gitmek olacaktır, zira bence ortada sistematik bir şeyler olsa gerek. Kuzey yarımkürede, II. Dünya Savaşı’nın ardından gelen yirmi yılda, tarihte benzeri olmayan bir ekonomik büyüme ve refah dönemi oldu. 80’lerden sonra ekonomik koşullar durgunluk, maaşlardaki azalma ve kolektif emeğe yüklenme gibi öğeleriyle tarihsel açıdan daha alışıldık bir düzeye intikal etti. Özellikle 2008 ekonomik kırılmasından sonra, bilhassa emekçi sınıfın büyük kesimi için kapitalist ekonominin kendilerine çalışmadığı iyice açık hâle geldi. İnsanları kapitalizmden tümüyle faydalandıklarına inandıran kapitalist ideoloji bu yüzden aşınmaya başladı. Dolayısıyla kapitalin siyasal amillerinin artık iktidarı bu ideolojiden başka bir şey aracılığıyla ellerinde tutmaları ihtiyacı doğdu. Nasyonalizm (ve özellikle de savaş) her zaman, bir iktidara desteğin artırılmasında gayet etkili bir yol olmuştur. Çoğunlukla ırkçılık da nasyonalizmle el birliğindedir. Üstelik çoğu insan sistemin kendileri için işlemediğini bilseler de bunun neden böyle olduğunu bilmezler; kapitalizmin neden onların bunu bilmesinden çıkar sağladığını hiç bilmezler. Burada da sistemin neden işlemediğine dair yapay açıklamaların tellallığı devreye girer, böylece aleyhteki tüm ekonomik delillere rağmen göçmenler suçlanır; değil mi ki şu göçmenler buralara gelip işlerimizi ellerimizden almışlardır. Bu göçmen karşıtı söylem, bir stratejidir, dahası ırkçılıktır.    

    * * *

    Demek ki, Marx’ın kapital ve onun doğasına dair çözümlemesi dünyada bugün olup biten şeylerin çoğunu açıklıyor.

    Elbette, birileri bu çözümlemenin hatalı olduğunu düşünebilir. Ancak söz konusu çözümlemeyi enine boyuna savunmanın yeri burası değil. Yine de sadece şu olguyu anmama müsaade edin; bir kuramın, dışardan birbirleriyle bağlantısız gibi görünen muazzam çeşitlilikteki fenomenlere dair açıklamalar sunabilmesi o kuramın lehine güçlü bir tanıktır. İşte, yukarıda gördüğümüz gibi, Marx’ın çözümlemesi tam da bunu yapar.

    Das Kapital’in I. cildinin Penguin edisyonundaki giriş yazısında Mendel madalyonun diğer yüzünü ortaya koyar:

    …eğer deneyim, mesela şunları göstermişse; kapitalizm sanayiyi ne kadar geliştirirse ortalama imalathaneler o kadar küçülür ve bunların teknolojiye bağlılığı o denli azalır; bizzat çalışanların sağladığı kapital ne kadar artarsa o kadar çok çalışan kendi imalathanelerinin sahibi olur ve tüketim mallarından alınan ücretin payı o kadar azalır (ve bu ücretlerin büyük kısmı çalışanların kendi üretim araçlarını satın almada kullanılır) işte deneyim bunun gibi olguları gösteriyorsa Das Kapital’in, yayımlanışından hemen sonraki yüzyılda gerçek kapitalist dünyada neler olacağını öngörmede başarısız olacak kadar saçma ve rezilce bir kitap olduğu söylenebilir. Ancak … Marx’ın kuramsal başarısının ne kadar dikkat çekici olduğunu ve bu başarının deneyimsel tarih metnine  ne kadar güçlü biçimce karşı durduğunu anlamak için … 1867’den sonraki hakiki tarihsel dönemi … Marx’ın olacaklara yönelik öngörüsüyle kıyaslamak kâfidir.

    Üstelik bu metin 1970’ten, yani enformasyon teknolojilerinin sanayi devriminin etkilerinden ve ekolojik krizin iyice görünür olmasından çok öncelere tarihlenen bir dönemden konuşuyordu.

    Ancak elbette bu, Marx’ın her şeyde doğru olduğunu söylemek değildir. Kötü şöhretli öngörüsünde o, kapitalizmin sonunun eli kulağında olduğunu düşünmüştü. Her şeye rağmen bu yanlış öngörü, onun kapitalist sosyo-ekonomik yapının işleyiş tarzına yönelik analizini çürütmez. Bu yanlış öngörü yalnızca onun iyimserliğini; insanların artık yeter demeye ve bu gidişat için bir şeyler yapmaya karar verme (ya da zorla bu çıkarıma varma) süresine dair iyimser tahminini boşa çıkartır. Ancak Marx bu bağlamda genellikle yanlış yorumlanır, çünkü o, bu karara kendiliğinden varılacağını düşünmüyordu asla.

    Böylece, burada ele alacağımız son hususa varıyoruz. Şayet kapitalizm, dünyadaki sıkıntıların birçoğunun nedeniyse yukarıda ima ettiğim distopik yollara düşmekten kaçabilmenin tek seçeneği kapitalizmden kurtulmaktır. Kapitalizmin asla sonunun gelmeyeceğini düşünen biri hayal âleminde yaşıyordur. 1000 ile 2000 yılları arasındaki bin yıl sosyo-ekonomik sistemde büyük değişikliklere yol açtı. Bu olgu, 2000 ile 3000 arasındaki bin yılın (tabii insan türünün bu yıllara ulaşabileceği varsayılarak -ki bu asla kesin bir durum değildir) benzer büyüklükteki değişimlere yol açmayacağını dillendiren inancı komik düşürüyor. Mesele kapitalizmin yerini başka bir şeye bırakıp bırakmayacağı değildir; mesele bunun ne zaman ve nasıl olacağı, onun yerini neyin alacağı meselesidir.

    Kapitalizmi daha akli, insani ve sürdürülebilir bir sistemle değiştirmek öyle kolayca halledilebilecek bir görev değildir. Çünkü bu işe girişmek variyete ve güçlü azınlığa karşı hücum olacaktır. Üstelik tarihten öğrendiğimize göre gücü elinde bulunduranlar güçten öyle kolayca vazgeçmezler. Öte yandan, bugünlerde insan türünün sonunu tasavvur etmek kapitalizmin sonunu tasavvur etmekten hakikaten daha kolaydır. Üstelik bu mücadele için henüz açık bir strateji hazır değildir; benim de teklif edebileceğim bir strateji yok. Ancak burada hiç değilse giriş mahiyetinde birkaç yorum sunabiliriz.

    Belki de en açık nokta şudur; variyete sahip olup onu yönetenlerle sırf onun için çalışanlar arasındaki kopuşun üstesinden gelinmelidir. Bunun için, topraktan, imalathanelerden vs. kendi varlıklarını üretenlerin bunların sahibi olması veya en azından denetimine sahip olması gerekir.

    Yine aynı derecede açıktır ki servetle siyasal güç arasındaki bağlantı kesilmelidir. Siyasal gücü elinde bulunduran mevkiler, doğrudan veya dolaylı olarak, bir servet armağanı gibi olmamalıdır. Servet, seçim ve karar verme süreçlerinin amili olmamalıdır. Bu meselenin diğer veçhesi de şudur; insanlar siyasal mevkileri zengin olmak için kullanmamalıdır.

    Tarihten kesinkes öğrendiğimiz bir diğer husus da yukarıdan aşağıya doğru güce sahip olmanın bu yukarıdakileri bozması gerçeğidir. O hâlde karar verme süreçleri aşağıdan yukarıya doğru yapılandırılmalı ve bu şekilde kalacak biçimde düzenlenmelidir.   

    Bu mülahazalar bir tür anarko-sendikalist sisteme işaret eder. Ancak yüzleşmemiz gereken başka meseleler vardır. Yukarıda tasvir edilen, bir tür küresel afetten kaçmamız gerektiği gibi sanayi öncesi topluma doğru geriye de gitmemeliyiz. Bir sanayi toplumu üretim, dağıtım ve zenginliğin tüketimi meselelerindeki asli, zorlu ve beraberce işleyen sorunları çözmek zorundadır. Ancak bu çözümler, az önce anılan nedenlerden dolayı, yukarıdan aşağı yapılanmış bir güç olmaksızın halledilmelidir. Dahası, sosyo-ekonomik dünya sistemi artık o kadar kilitlenmiştir ki nasyonalizmin hiçbir ekonomik anlamı kalmamıştır. Sistemin dünyanın her yerinde aynı biçimde olması gerekmez, ancak sistem mutlaka küresel olmalıdır.

    Apaçık olan bir diğer olgu da mevcut sistemin büyük ölçüde, kapitalist ideoloji tarafından saklı tutulmasıdır. İnsanlar sistemin nasıl çalıştığını anlamıyorlar. Bu ideolojik sistemin üretiminin ve yeniden üretiminin düzenekleri mutlaka bertaraf edilmelidir. Bu gereklilik de, başka anlamlarının yanı sıra, medyanın elini özel ilgi alanlarından çekmesi demektir. Dahası, aşağıdan yukarı doğru yapılanmış karar verme süreçlerinde insanların tam ve kesin olarak bilgilendirilmeleri önemlidir. Bu iki husus, daha iyi bir topluma doğru değişmede ve böyle bir toplumu sabit kılmada doğru eğitimin önemine gönderme yapıyor.

    Ancak bunlardan hiçbiri, sırf kendi başlarına, sürdürülebilir bir ekonominin teminatı olamazlar. Ayrıca nüfus sınırlanmalıdır. Fosil yakıtlara bağlı kalınmadan enerji üretilmeli ve enerji tüketimi denetim altına alınmalıdır.

    Bu hususlar yine, kaynakların daha adil dağıtılmasını ya da kaynakların herkese uygun barınma, beslenme, sağlık hizmetleri, eğitim vs. ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kullanılmasını temin edemez. Tam da bu söylenenlerin gerçekleştirilebileceği bir topluma ihtiyacımız var. Bildiğimiz gibi, insani davranış kalıpları şekillendirilebilir bir yapıdadır.  O hâlde merhamet ve işbirliği şeklindeki insani eğilimleri teşvik edecek ve düşmanlık, saldırganlık gibi eğilimleri bastıracak toplumsal yapıları ve uygulamaları geliştirmemiz gerekiyor.

    Bu son hususun çarpıcı bir iması var. Marx, insanların içinde yaşadığı toplum türünün onların düşünme ve davranışlarını belirlemede muazzam bir rolü olduğunu belirtmişti. Yine bunun kadar açıktır ki insanların nasıl düşünüp davrandıkları da onların yaşadıkları toplumu belirlemede muazzam bir rol oynar. Şu hâlde, daha akli ve insani bir topluma doğru değişim, şu an olduğumuz insan türünün değişimiyle el ele gider.    

    *Prof. Dr., New York Şehir ve Melbourne üniversiteleri, Felsefe Bölümü