DEĞİŞİMİN NİCELİĞİ: ÇEŞİTLİ PARAMETRELERLE DÜNYA VE İNSANLIĞIN SERÜVENİ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Çıkış noktaları ve referans kaynakları ne olursa olsun, zihinsel emek veren insanların gündemini meşgul eden en önemli konulardan biri insanlığın durumu ve nereden gelip nereye doğru gittiğidir. Kadim ilim ve hikmet arayışlarından güncel sosyal bilim çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede kendini gösteren bu çabanın iki ayağı vardır. Bunlardan ilki yaşanan değişimlerin niceliği iken diğeri de niteliğidir. Bu yazıda değişimin niteliği üzerine kafa yoran okuyuculara yol göstermek üzere özellikle son 50-100 yılda yaşanan değişimler nicel veriler ışığında ele alınacaktır. Günümüz dünyasını insanlığın önceki dönemlerine göre farklı kılan bir durum, son iki asırda yaşanan kurumsallaşmalar ve teknolojik değişimler sayesinde hemen her konuda dünya çapında toplanmış verilerin bulunmasıdır. Tabii, yazının sınırları içinde çok kapsamlı bir değerlendirme yapmak mümkün olmadığı için belli başlı parametreler üzerinden daha yüzeysel bir değerlendirme yapılacaktır.

    Günümüz dünyasını önceki dönemlerle karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan en önemli değişim, nüfusta ve yaşam ve çalışma biçimlerinde yaşanan değişimdir. 1800’lerin başında 1 milyar civarında olduğu tahmin edilen dünya nüfusunun 1900’lerin başında 1.5 milyar seviyesine çıktığı hesaplanmaktadır. Yirminci yüzyılda hızlanan nüfus artışı yaşanan savaş ve yıkımlara rağmen 2000 yılında dünya nüfusunu 6.1 miyar seviyesine getirmiştir. Dünya nüfusu takip eden yıllarda da artmaya devam etmiş ve 2018 itibarı ile 7.6 milyar seviyesine ulaşmıştır (Dünya Bankası, 2018). Nüfusta yaşanan bu artışın arkasında tıp ve tarım alanında yaşanan gelişmeler bulunmaktadır. Gıda arzı ve çeşitliliğindeki artış ve bulaşıcı hastalıkların birçoğu ile daha etkin mücadele edilmesi nüfusun artışında önemli bir rol oynamıştır. Bu gelişmeler sayesinde çocuk ve bebek ölümleri azalmış ve ortalama yaşam süreleri uzamıştır. Bu da nüfusun daha hızlı artmasına sebep olmuştur. 1900’lerin başına kadar 40 yaşın altında olduğu tahmin edilen ortalama yaşam süresi, İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda dünyada ortalama 50 yaşın üzerine çıkmış ve 2017 yılı itibarı ile de 72 yıl olmuştur (Dünya Bankası, 2018). Dünya ortalaması olarak verdiğimiz bu rakamlar bölgeden bölgeye ciddi farklılıklar göstermektedir. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika gibi bölgelerde ortalama yaşam süresi 80 yaşın üzerinde iken, Afrika’da bu değerlerin 60 yaş civarında olduğu görülmektedir. Fakat Afrika’da bile 50 veya 100 yıl öncesi ile karşılaştırıldığında ciddi bir iyileşme görülmektedir.

    Dikkat çekilmesi gereken bir husus ise nüfustaki artışın süreklilik arz eden bir durum olmadığıdır. Nüfus artıyor olmasına rağmen doğum oranları hızla azalmaktadır. Tablo 1’de görülebileceği gibi 1960 yılında 5 civarında olan toplam doğurganlık oranı 2017 yılında 2.4 seviyesine inmiştir. Toplam doğurganlık oranı, doğum yapma yaşında olan (15-44 yaş) kadın başına doğum sayısını gösteren bir olasılık hesabıdır. Yerine koyma oranı olarak adlandırılan 2.1 seviyesinin üstüne çıktığında nüfus artarken, altına düştüğünde ise zaman içinde azalmaya başlamaktadır. Yerine koyma seviyesi, bir kadın ve erkekten oluşan bir çiftin, onların yerini alacak iki çocuk bırakması olarak da düşünülebilir. Bazı kadınlar biyolojik olarak çocuk sahibi olamayacağı için diğerlerinin ortalama biraz daha fazla çocuk sahibi olması düşüncesi ile 2.1 rakamına ulaşılmıştır. Hızla düşmeye devam eden doğum oranları önümüzdeki yıllarda nüfus ile ilgili temel kaygının nüfusun artmaması ve hatta azalması olacağını işaret etmektedir. Bu durum Japonya gibi ülkelerde şimdiden ortaya çıkmış ve yıllık doğum sayısının ölüm sayısının altında olması sebebi ile nüfus azalmaya başlamıştır. Düşen doğum oranlarına uzayan ortalama yaşam süresi de eklenince dünya nüfusunun hızlı bir biçimde yaşlanmaya başladığı görülmektedir. Son 50 yılda 65 yaş ve üstü nüfus hızla artarak bugün dünya nüfusunun %10’nuna doğru yaklaşmıştır. Burada da ülkeler arası önemli farklılıklar görünse de dünyanın hemen her ülkesinde doğum oranları azalmakta ve nüfus yaşlanmaktadır.

    Nüfustaki değişimlerin yanı sıra ekonomi ve çalışma hayatında yaşanan dönüşümler, insanlığın yaşam biçiminde çok önemli değişikliklere sebep olmuştur. On dokuzuncu yüzyıla kadar kırsal alanlarda dağınık olarak yaşayan ve tarımla meşgul olan insanlığın çoğunluğu 19. yüzyıldan itibaren şehirlerde toplanmaya ve sanayi ve hizmet sektörlerinde istihdam edilmeye başlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ise bu süreç hepten hızlanmıştır. 1960 yılında %33 olan dünya şehirli nüfusu, 2017 yılı itibarı ile yaklaşık %55 olmuştur (Dünya Bankası, 2018).  Burada da bölgesel farklılıklar göze çarpmakta ve bazı ülkelerde nüfusun çoğunluğu kırsalda yaşarken bazılarında ise çok küçük bir kısmının kırsalda yaşadığı gözlenmektedir. Sanayileşme, kalkınma ve şehirleşme gibi olguların iyi bir işaretçisi olarak görülen elektrik tüketimine bakıldığında yirminci yüzyılın ortalarında dünya nüfusunun küçük bir kısmı elektrik kullanma imkânına sahipken bu oran 2017 yılı itibarı ile %90 civarına çıktığı görülmektedir (Dünya Bankası, 2018). Dünya Bankası (2018) verilerine göre dünyada kişi başı yıllık ortalama elektrik tüketimi 1970 ve 2015 yılları arasında 1200 kw saatten 3100 kw saate çıkmıştır. Enerji tüketimindeki artış sadece elektrik tüketimindeki artışla kalmamış, kömür ve petrol gibi kaynakların tüketimi de artmıştır.

    Çalışma hayatına bakıldığında, istihdam konusunda tüm dünyayı kapsayan veriler elde etmek pek mümkün olmasa da, on dokuzuncu yüzyıla kadar dünya nüfusunun çoğunluğunun tarım ile meşgul olduğu görülmektedir. Binlerce yıl değişmeden kalan tarıma ve kırsal yaşama dayanan bu yaşam biçimi Sanayi Devrimi ile Avrupa’da başlayan süreçte hızlı biçimde değişmiştir. Tarımı terk eden bireyler sanayi ve hizmet sektörlerinde istihdam edilmeye başlanmıştır. Eldeki veriler 1980 yılında %50 civarında olan tarım istihdamının 2017 yılı itibarı ile %25 seviyesine düştüğünü göstermektedir (ILO, 2018). Burada yine ülkeler arası farklılıkları vurgulamakta ve tarım istihdamının ABD gibi bazı ülkelerde %2-3 civarında iken Afrika’daki Namibya veya Asya’da Bhutan gibi bazı ülkelerde %70-80 civarında olduğunu belirtmekte fayda vardır.

    Kısaca açıkladığımız süreçlerde yaşam ve çalışma biçimleri değişen insanlığın maddi zenginliğinin ve refahının da arttığını da gözlemlemekteyiz. Sabitlenmiş 1990 değerlerine göre (enflasyon ve değişen hayat pahalılığı seviyelerini dikkate almak için) Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSMH) toplamının, yani dünya ekonomisinin toplam büyüklüğünün, 1700 yılında 371 milyar ABD doları olduğu ve bunun 1900 yılında 2 trilyon dolara, 1950 yılında 4.5 trilyon dolara ve 2000 yılı itibarı ile de yaklaşık 37 trilyon dolara çıktığı tahmin edilmektedir (Groningen Growth and Development Centre, 2019). Tablo 2, dünya ekonomisinin toplam büyüklüğünü ve kişi başına ortalama geliri sabitlenmiş 2010 değerlerine göre vermektedir (Dünya Bankası, 2018). Burada da bahsettiğimiz eğilim kendini göstermekte ve son altmış yılda çok ciddi bir gelir ve zenginlik artışına işaret etmektedir. Buna göre 1960 yılında 10 trilyon doların altında olan dünya ekonomisinin büyüklüğü 2017 yılı itibarı ile 80 trilyon doların üzerine çıkmıştır. Kişi başına gelir de nüfustaki artışa rağmen hızla yükselerek 1960’taki ortalama 3700 dolar seviyesinden 2017’de yaklaşık 11000 dolara yükselmiştir. Bu durum nüfus artışının üzerinde bir ekonomik büyüme yaşandığını göstermektedir. Tabii, artan bu zenginliğin eşit bir biçimde dağıldığını söylemek mümkün değildir.

    Ülkeler arasındaki dağılıma baktığımızda, 2018 itibarı ile kişi başına GSYH’nin Lüksemburg gibi bazı ülkelerde 100,000 doların üstünde iken Malavi veya Burundi gibi ülkelerde 500 doların altında olduğunu görmekteyiz (Dünya Bankası, 2018). Birey seviyesinde de benzer ağır eşitsizlikleri gözlemlemek mümkündür. Dünya seviyesinde ve tüm bireyleri içine alacak şekilde gelir adaletsizliği parametrelerinin hesaplanması pek mümkün olmasa da eldeki verilere bakıldığında gelir adaletsizliğinin yüksek olduğu ve insanlığın artan zenginliğinin çok adaletsiz bir biçimde paylaşıldığı gözükmektedir. Mesela, günümüzde toplam 2200 dolar milyarderinin 9.1 trilyon dolar toplam zenginliğe sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bunların arasında da en zengin 26 kişinin ise dünyadaki en fakir 3.8 milyar kişi ile toplam olarak aynı zenginliğe sahip olduğu hesaplanmaktadır (Luhby, 2019).

    Ekonomi alanında yaşanan diğer önemli bir değişim ise son yıllarda sanayi üretiminin ilk sanayileşen ülkelerden gelişmekte olan ülkelere kaymasıdır. Bazıları tarafından “yeni uluslararası iş bölümü” olarak da adlandırılan bu yeni durumda 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerdeki birçok firma artan işçi maliyetleri, yüksek vergiler ve çevre kirliliği düzenlemelerinden kurtulmak ve kârlılıklarını artırmak amacıyla özellikle emek yoğun sektörlerdeki üretim faaliyetlerini gelişmekte olan ülkelere taşımışlardır. Kendi ülkelerinde ise sadece yönetim, pazarlama, araştırma ve geliştirme ve tasarım gibi stratejik ve yüksek nitelikte iş gücü gerektiren faaliyetleri bırakmışlardır. Bu kaymayı mümkün hâle getiren ise büyük oranda ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler olmuştur (Dicken 2011). Yaşanan bu dönüşüm, ülkeler arası ticaret ve yatırımda çok ciddi artışlara yol açmış ve insanlığı giderek artan bir biçimde birbiri ile bağlantılı ve bağımlı hâle getirmiştir. Tablo 3, 1970 ve 2017 yılları arasında dış ticaret ve dış yatırım oranlarını göstermektedir. Tabloda da görülebileceği gibi 1970 yılında yıllık toplam 5 trilyon dolar (yaklaşık 2.5 trilyon dolar ihracat ve 2.5 trilyon dolar ithalat) olan dünya ülkeler arası ticareti 2017 yılında 50 trilyon dolara yaklaşmıştır. 1970’li yıllarda çok düşük seviyelerde olan doğrudan dış yatırım stoku ise 2017 yılı itibarı ile 30 trilyon doların üzerine çıkmıştır. Şirketlerin başka ülkelerde yaptığı doğrudan yatırımları gösteren bu rakamın yanı sıra finansal yatırımlar ve sıcak para akışlarında da çok ciddi yükselmeler yaşanmıştır (Kaya, 2019).

    Yazıda ele alacağımız son konu, eğitim, kültür ve kültürler arası etkileşim olguları olacaktır. Son yüzyılda artan şehirleşme ve ekonomik yapıların dönüşümü ile birlikte tüm dünyada eğitim seviyesinin arttığı ve buna bağlı olarak kültürel tüketimin çeşitlendiği görülmektedir. Bu değişimde tarım toplumunda gerekli olmayan okur yazarlık ve formel eğitimin, sanayi ve hizmete dayalı yeni ekonomik yapıda gerekli hâle gelmesi etkili olmuştur. Bugün, dünyamızda zorunlu eğitim hemen hemen evrensel vaziyettedir ve dünyada ortalama zorunlu eğitim süresi 2017 yılı itibarı ile 10 yıla çıkmış durumdadır (Dünya Bankası, 2018). Zorunlu eğitimin en önemli etkilerinden biri okuryazarlık oranlarındaki artıştır. 1800 yılında %12 civarında olduğu tahmin edilen dünyadaki okuryazarlık oranı 1900 yılında %21’e, 2000 yılında %82’ye ve 2017 yılı itibarı ile de %87’ye ulaşmıştır (Roser ve Ortiz-Ospina, 2013; Dünya Bankası, 2018). Eğitim seviyesindeki bu artış sadece okuryazarlıkla sınırlı kalmamış ve tüm dünyada orta ve yükseköğrenim görenlerin sayıları ve oranları da hızla artmıştır (Dünya Bankası, 2018).

    Eğitim seviyesindeki bu artış bireylerin kendi kültürleri içinde üretilen kültürel öğeler kadar başka kültürlere ait ögeleri de tüketmelerini mümkün kılmıştır. Son yıllarda iletişim ve haberleşme teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle bu etkileşim daha da artmıştır. Bunun yanı sıra, artan yabancı dil bilme oranları da başka kültürler ile etkileşimi kolaylaştırmıştır (Kaya, 2019). Teknoloji ve bilgiye erişim konuları söz konusu olduğunda insanlığın tecrübe ettiği en önemli değişimlerden biri kuşkusuz dijital teknolojilerin ve internetin ortaya çıkışıdır. Ortaya çıktığı ilk dönem olan 1990’larda sadece sınırlı sayıda ülke ve birey tarafından kullanılan internet bugün dünya nüfusunun yarıdan fazlası tarafından kullanılmaktadır (Dünya Bankası, 2018). Bu oranlar gençler arasında ise birçok ülkede %100’e yakındır. Tabii, internet kullanımında ve kalitesinde de ülkeler arası farklılıklar göze çarpmaktadır. Mesela, 2017 itibarı ile Norveç’te %97 olan toplam nüfus içindeki internet kullanıcı oranı, Nijer ve Kongo’da %10-12 civarındadır (Dünya Bankası, 2018).

    Kültürler ve toplumlar arasında etkileşimi sağlayan diğer önemli konu ise insanların sınırlar arası hareketliliğidir. Bu hareketlilik günümüz dünyasında iki şekilde kendini göstermektedir. Bunlar göç ve turizmdir. Göç insanlık tarihi boyunca en yaygın olarak görülen olgulardan biridir. Son iki yüzyılda da zaman zaman azalma gösterse de toplumları ve insanlığı şekillendiren bir olgu olmaya devam etmiş ve son yıllarda yeniden hızlanma eğilimine girmiştir. Birleşmiş Milletler (2017) verilerine göre 2000 yılında 173 milyon olan dünyadaki toplam göçmen sayısı, 2010 yılında 220 milyona 2017 yılında ise 258 milyona ulaşmıştır. Sınırlar arası insan hareketliliği konusunda göçten daha önemli olan bir diğer yol ise turizmdir. Modern bir olgu olan turizm, bugün milyarlarca insanın başka ülkeleri ziyaret etmesini sağlamaktadır. Dünya Bankası (2018) verilerine 1995 yılında 550 milyon olan uluslararası turist sayısı 2017 yılında 1.35 milyara ulaşmıştır. Yukarıda defalarca vurguladığımız gibi burada da ülkeler arası ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Turistlerin birçoğu zengin ülkelerden gelmekte ve seyahat serbestisi konusunda ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Almanya ve Singapur vatandaşları 166 ülkeye vizesiz seyahat edebilirken Afganistan vatandaşları sadece 29 ve Irak vatandaşları da sadece 32 ülkeye vizesiz seyahat edebilmektedir.

    Toparlamak gerekirse, dünyamız ve insanlık son iki asırda çok kapsamlı ve yaygın değişimlere uğramıştır. Yaşanan bu değişim, binlerce yıl görece durağan ve istikrarlı kalan toplumsal yapıları altüst etmiş ve insanlık sürekli değişkenlik gösteren bir evreye girmiştir. Son yıllarda teknolojik yeniliklerle iyice hızlanan değişim, ciddi bir kırılganlığı da beraberinde getirmiştir. Çevre kirliliği, nükleer savaş riski ve döngüsel olarak sürekli karşımıza çıkan küresel finansal ve ekonomik krizler gibi olgularla kendini gösteren bu kırılganlık, son iki asırda maddi refah seviyesi artan, daha sağlıklı ve uzun ömürler yaşayan insanlığın bu süreçte kendi felaketinin zeminini hazırlamış olma ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Bu tehlikeli durumun ortaya çıkışında yukarıda sıklıkla vurguladığımız eşitsizliklerin etkisi kuşkusuz büyüktür. Bugün insanlar, hayat biçimleri, kültür ve tüketim açısından giderek benzeşirken artan refahın paylaşılması gibi konularda hem toplumlar arasında hem de toplumlar içinde görülen ağır eşitsizlikler, ciddi gerilimlere ve kırılmalara yol açmaktadır. İnsanlığın önümüzdeki yıllardaki serüveninin nasıl şekilleneceğini belirleyen en önemli etkenlerden biri bu eşitsizliklerle nasıl baş edileceği olacaktır.

    Kaynakça

    Birleşmiş Milletler. 2017. 2017 International Migration Report. New York: United Nations.

    Dicken, Peter. 2011. Global Shift: Mapping the Changing Contours of the World Economy, 6th Edition. New York: The Guilford Press.

    Dünya Bankası. 2018. World Development Indicators. http://data.worldbank.org/data-catalog/world-development-indicators adresinden edinilmiştir.

    Groningen Growth and Development Centre. 2019. Historical Statistics of the World Economy. http://www.ggdc.net/maddison/historical_statistics/horizontal-file_03-2009.xls adresinden edinilmiştir.

    ILO (International Labor Organization). 2018. ILOSTAT. https://www.ilo.org/ilostat/ adresinden edinilmiştir.

    Kaya, Yunus. 2019. Ayyıldız ve Küre: Küreselleşme, Toplumsal Eşitsizlik ve Kimlik. Ankara: Nobel.

    Luhby, Tami. 2019. “The top 26 billionaires are as wealthy as 3.8 billion people.” https://www.msn.com/en-us/money/markets/the-top-26-billionaires-are-as-wealthy-as-38-billion-people/ar-BBSw75x.

    Roser, Max ve Esteban Ortiz-Ospina. 2013. “Literacy.” https://ourworldindata.org/literacy.

    UNCTAD (United Nations Conference on Trade and Development). 2017. UnctadStat. http://unctadstat.unctad.org/ adresinden edinilmiştir.

    *Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü