MEDYA DÜNYASINI TANIMLAMAK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Şu anda dünya üzerinde yanlış giden epey şey var: Küresel ısınma, (sonuncusu Brezilya’da olmak üzere) otoriter rejimlerin yükselişi ve dinî ya da siyasi amaçların hizmetindeki şiddetin aynı derecede ürkütücü artışı. Bu yazı için seçtiğim konu, faşizm ve terörizm alanlarından biraz daha fazla bildiğim bir alan hakkında. Çağdaş medya üzerine yazmaya karar verdim, tarihsel çerçevede son 20-30 yılda ortaya çıkmış sorunları tayin etmeye çalıştım ama dijital devrimin uzun vadeli sonuçlarını tahmin etmek için henüz çok erken olduğunun da farkındayım. Medya alanında beni ve tabii ki birçok başka insanla birlikte araştırmacıları ve gazetecileri de ilgilendiren sorunlar arasından beş tanesini seçtim.

    Beş Sorun

    Birincisi, kitabın geleceği. Bazı yorumcular kitabın geleceğinin olmadığını söylüyor; en azından, 15. yüzyıldan beri alışkın olduğumuz basılı hâlinin yitip gideceğini düşünüyorlar (gerçi Gutenberg, bazı pahalı kitapları parşömene basmıştı). Matbu kitapların giderek gözden düşmesi ve yeri geldiğinde hızla yok olması, hiç olmazsa bir önceki nesil için büyük bir endişe kaynağı demek. Hollanda’da bazı üniversite kütüphaneleri, kitaplarının çoğunu ya kâğıt hamuruna dönüştürdü ya da elden çıkardı. Her kitabın bir basılı nüshasının tüm memleket için yeterli olduğu düşünülüyor. İngiltere’de büyük kütüphaneler e-kitap satın alarak hem paradan hem de aynı derecede önemli mekândan tasarruf etti, ama böylece bilgi aramaya yönelik geleneksel maharetler de gittikçe köhneleşiyor.

    Basılı kitaplardan e-kitaplara geçmek bir çöküş anlamına gelir mi? Bu soruyu cevaplamak adına, kitabın muhtemel çöküşü meselesinden okumanın muhtemel çöküşü meselesine kayalım, ne de olsa günümüzde dijital neslin ayırt edici özelliği olan metni hızla “tarama” yöntemi var ve bu yöntem baştan sona “dikkatli okuma” ya da “yavaş okuma”yı kapsayan geleneksel yöntemden ayrılıyor. Bana sorarsanız, son zamanlarda konuyla ilgili okuduğum (okumak derken, geleneksel anlamıyla “hatmettim”) iki çalışmadan çok etkilendim. İki kitap da büyüleyici başlıklar taşıyordu: Proust ve Mürekkepbalığı (Maryanne Wolf, 2008) ve The Shallows ([Sığlıklar] Nicholas Carr, 2011). İki kitap da iyi yazılmıştı, ikisi de sinirbilimine dikkat çekiyordu ve gelecek hakkında yetkin muhakemeler içeriyordu.

    Eğitim bilimleri profesörü Wolf, geleneksel okuryazarlığı ve okuma ile yazma sanatlarını över, ve okuma ile yazmanın beyin üzerindeki etkilerini hayran bırakan bir berraklıkla açıklar. “Çevrimiçi okuryazarlığın” sonuçları hakkındaki güncel tartışmayı, sözlü kültürden yazılı kültüre tehlikeli geçiş hakkındaki eski Yunan tartışmasıyla yahut hafızanın çökmesiyle kıyaslar. Carr ise bilgisayarlar ve internet üzerine uzun zamandır coşkuyla kafa yoran ama şimdi beynine olanlardan dolayı endişelenen Amerikalı bir gazeteci. “Önceden bir kitaba yahut uzun bir makaleye kolaylıkla dalardım,” diyor ama şimdi “bir ya da iki sayfadan sonra dikkatim dağılıp gidiyor.” Metinleri taramayı öğrenme esnasında da onları geleneksel manada nasıl okuduğunu unutmuş. Hem Wolf hem de Carr değişimin neden gerçekleştiğini bulmak için sinirbilime yönelmişler ve sorunun insan faaliyetindeki karanlık kısmı simgelediğini, yani beyinlerimizin esnekliğini ve nöronlarımızın yeni görevlere uyma yeteneğini temsil ettiğini keşfetmişler.

    İkinci sorun olarak, günümüzde hiç olmadığı kadar zorunlu olan hızlı taramayı sayabilirim. Gelecek bilimci Alvin Toffler, 1970’lerde “aşırı malumat” ifadesini kullanmıştı, bu ifade günümüzde hâlâ az çok geçerliliğini koruyor. Gerçekten de şu gün bir “bilgi” krizinden bahsetmek hiç de abartı olmaz, çünkü dijital medya veri akışını bir sele, hatta bir yazara göre tsunamiye çevirdi. Yatırım analisti Mikal Khoso’nun 2016 yılındaki bir paylaşımına göre, “2013 yılında dünyadaki toplam veri miktarı 4.4 zettabyte idi, 2020 yılında bu inanılmaz biçimde artarak 44 zettabyte olacak.” Yeni bilginin varış hızı, ham veriyi işleyip bilgiye dönüştürmeye zaman bırakmıyor.

    Üçüncü sorun ise “düzmece haberler”; Trump ve Putin çağında her zaman her yerde bulabileceğiniz başka bir ifade.  İster gazete, ister radyo, ister televizyon ya da internet olsun, medyadaki hiçbir ifadeye artık güvenemeyeceğimiz bir çağda yaşadığımız fikri yayıldı. “Gerçek Ötesi” başlıklı bir kitap 2017 yılında öncü İngiliz gazeteci Matthew D’Ancona tarafından yayınlandı.

    Listemdeki dördüncü sorun, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya üzerinden saldırgan tavrın yükselişi; bazen devlet başkanları (yine Trump!) ama aynı zamanda çocuklar ve bazen kendi ailemiz ve dostlarımız dâhil sıradan insanlar bile bunu yapıyor. Saldırganlığın neden özellikle sosyal medyayla ilişkilendirilmesi gerektiği, ilginç bir sorun. Mesajları yazma ve gönderme hızı, bir düşünceyi izleyen fikirleri ifade etmekten ziyade ateşli tepkileri cesaretlendiriyor. Burada, anonim olsun olmasın, sanal âlemdeki faaliyetlerde dokunulmazlık hissi de etkin olabilir. Çocukların sosyal medya üzerinden birbirine sataşması ise tek kelimeyle korkunç, ama siyasi tartışma üzerindeki medyanın etkisi çok daha tehlikeli.

    Günümüzde medyanın durumuyla ilgili burada bahsedilecek beşinci sorun -daha fazla sorun ekleyip eklememe konusunda tereddütte kaldım gerçi- son zamanlarda “gözetim kapitalizmi” denen bir olgu. Harvard’da profesör olan Shoshanna Zuboff bu ifadeyi 2014 yılında türetti, sonra da 2018’in sonunda yayınlanan yeni kitabının başlığında kullandı, ama kitap ABD’de, İngiltere’de ve başka birçok yerde şimdiden tartışma konusu olmuş durumda. Zuboff’un mesajı tek cümlede özetlenebilir: Google’da arama yaptığımızda, Google’ın da bizde arama yaptığını unutmamak gerek. Arama sonuçları pazarlama amaçları için kullanılıyor, ama bir kez kayda geçtiklerinde, siyasi amaçlar için de kullanılma tehlikeleri hep var, banka hesap numaramız ya da kredi kartı şifremiz hırsızların eline geçebilir.

    Tüm bu tehlike söylentileriyle sürüklenip gitmek, medyanın bazı sektörlerinin “uyarıcılığı” vasıtasıyla derinleşen endişeye yem olmak o kadar kolay ki. Kötümserliğe batmamak gerek. İlk olarak, bu sorunların çoğunun yeni olmadığını (yani toplumun uzun süredir bunlarla yaşadığını); ve ikincisi, epeyce çözüm önerildiğini öğrenmek, bir teselli olabilir.

    Bütün Bunlar Ne Kadar Yeni?

    Bu sorunları abartmaktan kaçınmak önemli, özellikle yeni olduklarını. Bunu yapmak, gazetecilerin mesleki tehlikesi sayılabilir; vuku bulan her şeyin, türünün ilk örneği olduğunu, yeni bir çağın başladığını, dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını özellikle manşetten duyurmaya meraklıdırlar. Benim gibi tarihçiler, bu iddialar hususunda şüpheciliğe bilhassa yatkındır. Onların mesleki tehlikesi tabii ki her şeyin “aynı tas aynı hamam” olduğuna inanmaları. Bu zıt abartmalar arasından bir orta yol bulmaya çalışalım.

    “Düzmece haber”in anlamı “asılsız dedikodu” ya da “yalan”dır. “Bilinecek ne çok şey var!” diye şikâyet etmek, çok geriye olmasa da Gutenberg zamanına kadar gider. Bilginin ufalanmasından korkmak, 17. yüzyılda ortaya çıktı. Kitapları “taramak” diye bildiğimiz şey, 18. yüzyıl İngilizcesinde (tıpkı çayırdaki bir inek gibi) “otlatma” anlamı taşıyordu ya da sütten kaymağını alan biri gibi “sıyırma” manasına sahipti. Siyasetçilerin saldırgan söylemi de yeni değil; 17. yüzyılda bazı İtalyanlar, düşmanlarının kapılarının üzerine yazılı hakaretler yapıştırırdı.

    Önemli değişimler yaşandı. Dolaşımdaki düzmece haberler, eskiden olduğundan daha fazla, çünkü şimdi daha hızlı yayılıyor ve daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşıyor. Her hâlükârda, bizim sorunlarımız, çoğu insanın düşündüğü kadar yeni değil.

    Sorunlar Çözülebilir Mi?

    Az önce bahsettiğimiz beş sorun için çözümler var mı peki? Bazı kısıtlı çözümler geliyor akla.

    1. Üniversite ve okullardaki yavaş okuma kursları, farklı amaçlar için farklı hızlarda okuma yetisini geliştirmek adına öğrencilere yardımcı olabilir. Ben 1950’lerde öğrenciyken, normal yahut olağan uygulama, bir kitabı ya da makaleyi başından sonuna okumaktı. “Hızlı okuma” kursları açılmıştı ama bunun amacı öğrencilerin haftalık ya da aylık ödevlerini endişelenmeden yapmalarını sağlamaktı. İletişim dünyası o kadar çok değişti ki günümüzde öğrenciler karşıt sorunla karşılaşıyor ve karşıt çareye başvuruyorlar (tıpkı hazır yemek vakasının yükselişinin ardından ev yemeği kavramının daha çok talep görmesi gibi).

    2. Bilgi seline karşı verilen cevap, Büyük Verinin otomatik işlenmesiydi; belirli bir araştırma için uygunluğuna göre verinin bir kısmı seçiliyordu, tıpkı otomatik yüz tanıma olayında olduğu gibi. Yeni teknolojiler sorunu üretti ama daha yeni teknolojiler sorunu çözmeye uğraşıyor.

    3. Düzmece haber tacirlerinin piyasaya sürdüğü “olguları” (oyuncu Bill Murray’in sözde ölümü gibi basit olgulardan Soykırım gibi genel olgulara kadar) okurların teyit etmesi için Snopes.com gibi internet siteleri faaliyete geçti. Düzmece haber sorununu ortadan kaldırmada öğretmenlere de önemli roller düşüyor. Öğrencilerin okuduğu ya da taradığı mesajlara karşı daha eleştirel bir tutum geliştirmeleri için onları eğitebilirler ve hatta eğitmeliler; bu mesajları kimin gönderdiğini ve gönderenlerin niyetinin ne olabileceğini soruşturmaları için öğrencileri teşvik edebilirler. Birçok siyasetçiyle röportaj yapan İngiliz gazeteci Jeremy Paxman, Amerikalı gazeteci Louis Heren’a atfedilen “Bu palavracı alçak neden bana yalan söylüyor?” sorusunu her seferinde kendisine sorduğunu söylüyor. Ünlü bir İngiliz siyasi skandalı olan 1963 tarihli Profumo Davasından bir tanığın kullandığı başka bir unutulmaz cümle de var. Tanık Mandy Rice-Davies, iyi bilinen bir siyasetçiyle cinsel ilişkiye girdiğini iddia etmişti. Fakat siyasetçi bunu inkâr ediyordu. Kendisine bu inkâr anlatıldığında tanık “Yok bir de kabul etseymiş?” demişti. O günden sonra bu ifade en azından İngiltere’de bir deyim hâlini aldı. Hatta bazen MRDA (Mandy Rice-Davies’e atfen) şeklinde de kısaltılır.

    4. Maryanne Wolf’un kitabında söylediği gibi, iki iletişim biçimi ve iki okuryazarlık türü arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Gerçekten de birinin pahasına diğerini seçmemeliyiz. Esas olan şey, iki okuryazarlığı harmanlamak. 18. yüzyılın bazı okurları da öyle yapıyordu zaten, dikkatli okuma yaparken, yeri geldiğinde hemen göz gezdirmeye geçiyorlardı. 

    5. İnternetteki sataşmayı yasadışı hâle getirmek için son zamanlarda pek çok girişim yapıldı; ayrıca sosyal medya devlerinin mahremiyeti ihlal etmesini engellemek veya en azından kısıtlamak adına da pek çok tartışma gerçekleşti. Örneğin ABD’nin Michigan eyaletinde, 2018 tarihli bir yasa, sanal sataşmayı cezai bir saldırı saydı, bu sataşma türünü de şöyle tanımlıyordu: “Duygusal sıkıntıya sebep olacak şekilde yahut kişiyi yaralayacak veya kişinin kendisini yaralamasına mahal verecek biçimde onu kandırmak, zarara uğratmak, yıldırmak, korkutmak ya da taciz etmek maksadıyla kamusal medya ortamından bir mesaj ya da ifade yayınlamak.”

    Endişeden huzura, kötümserlikten iyimserliğe yelken açmadan önce belirtmek gerekir ki andığımız beş soruna sunduğumuz çözümler, şimdiye kadar denendiği kadarıyla her zaman etkili olmadı. Örneğin, istihbarat birimlerinin uyarılarına rağmen 11 Eylül saldırısının önceden belirlenememesinin nedeni, uyarıların veri “selinde” kaybolmasıydı. Condoleezza Rice’ın söylediği üzere, “Sistemde bir dolu geveze vardı.” Her hâlükârda, sorunların geniş çaplı olması göz önünde tutulursa, şimdiye kadar önerilen sınırlı çözümler (2019 Şubat ayında yazıyorum bu yazıyı), kapsayıcı olmaktan çok uzak. Çevre meselesinin aksine, medya meselesinde son gelişmelerin uzun vadeli sonuçlarını görmek için henüz çok erken. Akıbetimiz hakkında ılımlı bir iyimserlik belki de en iyisi. Günümüz medya dünyasında yanlış olan daha çok şey var ama en azından bu yanlışları düzeltmek için de girişimler söz konusu.

    *Prof. Dr, Cambridge Emmanuel College Emeritus Tarih Bölümü