PETER ADAMSON İLE FELSEFE TARİHİ VE TARİHYAZIMI ÜZERİNE

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Felsefe tarihçisi Peter Adamson klasik felsefenin ve özellikle de İslam dünyasındaki felsefenin tarihine dair önemli çalışmalara imza atmıştır. Münih Ludwig-Maximilian Üniversitesi Antik Felsefe bölümünde profesörlük görevini sürdürmektedir. On yılı aşkın bir süredir devam ettirdiği History of Philosophy Without Any Gaps projesinde felsefe tarihine kapsayıcı bir bakış açısı sunan podcastlar yapmaktadır. Dört yüzü aşkın ses kaydıyla hâlâ büyüyen proje Antik Yunan, Ortaçağ, İslam, Hint, Afrika felsefeleri gibi çok çeşitli alanlarda ve farklı dönemleri inceleyerek her geleneği kendine özgü bir şekilde yorumlamaktadır. Proje Adamson ile beraber konuların uzmanı başka konukların katkılarıyla projeyi daha zenginleştirmektedir. Podcastların en önemli özelliklerinden birisi de sadece akademisyenlere değil, felsefeyle ilgili herkese hitap ediyor olmasıdır. Tüm podcastlar şu siteden erişilebilmektedir: https://historyofphilosophy.net/

    History of Philosophy Without Any Gaps projesinin ses kayıtları dört farklı kitapla okuyucunun karşısına çıkmıştır: Classical Philosphy”, “Philosophy in the Hellenistic and Roman Worlds”, Philosophy in the Islamic World” ve “Medieval Philosophy”. Türkçeye daha çevrilmemiş bu eserlerin yanında Peter Adamson’un Richard C. Taylor ile beraber editörlüğünü yaptığı Cambridge Companion to Arabic Philosphy çalışması İslam Felsefesine Giriş (trc. Cüneyt Kaya) başlığı altında Türkçeye tercüme edilmiştir.

    Okuyacağınız röportaj Adamson’un History of Philosophy Without Any Gaps projesini merkeze alarak felsefe tarihyazımı üzerine eğilmektedir. Bununla beraber yeni başladığı İslam Dünyasındaki Felsefede Hayvanlar projesinin de içeriği sorulmaktadır.

    Calvino’nun meşhur sorusunu “Niçin Klasikleri Okumalıyız?” biraz değiştirerek başlayalım: Niçin felsefe tarihi okumalıyız? Bin yıl ya da iki bin yıl önce yazılmış bir metin bize, 21. yüzyıl insanlarına ne söyleyebilir?

    Bu çok büyük bir soru tabii, pek çok farklı biçimde cevaplanabilir. Öğrencilik yıllarımda, felsefe tarihçilerinin neden felsefenin tarihiyle ilgileniyor oldukları sorusuna verdikleri en popüler cevap, çağdaş felsefede sorulan soruların belki de bu eski metinlerde eskilerin hiç düşünmediği bir biçimde bulunabileceğiydi. Felsefe tarihçisi eski bir metne odaklanır ve diyebilir ki bakın burada sizin bilmediğiniz çok ilginç bir fikir var. Felsefenin bazı disiplinlerinde, örneğin ahlak felsefesinde, bu gerçekleşmiştir. Ahlak felsefesinin ilk defa Aristo’nun geliştirmiş olduğu ana alanlarından biri olan erdem ahlakı çalışmaları buna örnek verilebilir. Eğer son elli yılda ahlak felsefesi alanında yapılmış çalışmaların tarihine bakarsanız Aristo uzmanlarının erdem ahlakını yeni bir ahlak felsefesi yapma biçimi olarak sunduğunu görürsünüz. Dolayısıyla sorunuz bu şekilde cevaplanabilir, ancak bence böyle düşünmek yeterli değil, çünkü bu yanıt felsefe tarihine sadece kısmi bir önem atfediyor ve onu ancak günümüzde geçerli olan ve üzerine çalışılan sorularla sınırlıyor. Neden felsefe tarihçileri, çağdaş felsefenin meselelerinin bir şekilde tek referans noktası olması gerektiğini düşünsünler ki? Hele de felsefe tarihinin bazı alanlarının, Yeni-Platonculuk ya da Hint düşüncesindeki Vedanta monizminin mesela, güncel hiçbir felsefeyle pek bir alakasının olmadığını düşünürsek. Çağdaş felsefe açısından çok da bir şeye yararmış gibi durmuyorlar değil mi? Dolayısıyla bu bakış açısı felsefe tarihinin birçok alanını kasten göz ardı etmeye neden olabilir.

    Ben bir bakıma bunun tam tersini düşündüğümü söyleyebilirim. Felsefe tarihi, günümüzde ve güncel felsefede incelenen sınırlı sayıda konudan kendimizi uzaklaştırmamızı sağlamanın bir yolu olabilir. Tabii çağdaş felsefe çok büyük bir alan ve ona sınırlı demek çok doğru değil ama mesela yirmi birinci yüzyıl analitik felsefesi son derece belirli konular hakkında belirli yöntemlerle yapılan bir felsefedir ve onlara göre bu konu ve yöntemlerle ilgilenilmesinin nedeni onların doğru olmasıdır. Ancak felsefenin tarihini bütünsel olarak kavramadan böyle bir yargıda nasıl bulunulabilir ki? Bu konu ve yöntemlerin Antik Çağ’dan bugüne dünyanın herhangi bir yer ve zamanında yapılmış olan diğer tüm felsefe türlerinden daha iyi olduğunu onları incelemeden nasıl anlayabilirsiniz ki? Kimse bunların tamamını bilmediğinden dolayı, bu tarz yargılar, yani çağdaş felsefenin tek ilgilenmemiz gereken felsefe biçimi olduğu düşüncesi, sağlam gerekçelerden yoksundur. Bence felsefeyle uğraşıyorsanız bir şekilde tüm felsefelerle irtibat hâlinde olmalısınız. Sadece şu an, Avrupa’da ya da İngiltere’de mesela, ne olduğuyla ilgilenmemelisiniz. Türkiye’de, İran’da, Çin’de ya da Filipinlerde ne olduğuyla da ilgilenmelisiniz. Ayrıca diğer çağlarda yapılmış felsefelerle de ilgilenmelisiniz. Bence bunların hepsi felsefedir ve hepsiyle ilgilenilmelidir.

    Bununla bağlantılı olarak bir de neden felsefeyle uğraşmalıyız sorusu var. Bu çok büyük bir soru olduğundan şimdilik herkesin felsefeyi uğraşmaya değer bulduğunu varsayalım. Bence felsefeyle neden uğraşmalıyız sorusu bütün felsefe yapma biçimlerini bir arada düşündüğümüzde kolaylaşırken, yalnızca tek bir felsefe yapma biçimini sanki felsefenin tamamıymış gibi düşündüğümüzde zorlaşıyor. Eğer son yirmi yılda İngilizce yapılan felsefenin tek geçerli felsefe olduğunu iddia ediyorsanız gerçekten işiniz zordur, çünkü olağanüstü iyi bir argümana ihtiyacınız var. Dolayısıyla felsefe tarihinin o kadar da önemli olmadığına dair gerçekten çok güçlü bir argüman getirilene kadar felsefe tarihiyle ilgilenmenin felsefe yapmanın zorunlu koşulu olduğunu düşünüyorum.

    Peki felsefe tarihi çalışmalarının tarihsel değeri kadar felsefi değeri de var mıdır? Yoksa sizce böyle bir soru dikotomik düşünme biçiminden mi kaynaklanıyor?

    Benim için böyle bir ayrım ya da karşıtlık söz konusu değil. Felsefe tarihi neredeyse felsefenin kendisidir. Felsefe tarihinin felsefenin yüzde doksan dokuzu olduğunu söylemekte bir beis görmüyorum. Bence bu tür bir soru şu soru kadar saçmadır: Eğer araba sürmek istiyorsak sadece Formula 1 yarışlarında kullanılan arabalarla mı ilgilenmeliyiz yoksa diğer arabalara da bir göz atmakta fayda var mıdır? Bence bu mantıklı bir soru değil.

    Aralıksız Felsefe Tarihi [History of Philosophy without any Gaps] adlı hâlen devam etmekte olan muhteşem podcast projeniz ve bu projenizden ortaya çıkmış olan kitaplarınızda çok geniş bir “felsefe” anlayışını savunuyorsunuz. Bu da doğal olarak Avrupa ya da “Batı” felsefesi, İslam felsefesi ve diğer felsefe gelenekleri arasında çok verimli alışverişlere imkân tanıyor. Yine çok tekrar edilmiş bir soru olacak ama size göre en geniş anlamıyla felsefe nedir ve felsefe “aralıklar” olmadan nasıl yapılır?   

    Yukarıdakine benzer bir cevap vereceğim. Kültürel varyasyonları bakımından ele alırsak, felsefeyle ilgilenen herkesin sadece Avrupa ile sınırlı kalmaması, potansiyel olarak İslam Dünyası, Hindistan, Çin, Afrika, Japonya, ve hatta Avusturalya’daki Aborjinler gibi yöresel kültürlerle de, yani tüm kültürlerin yaratmış olduğu felsefelerle ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer herhangi biriyle ilgilenmemizin gereksiz olduğunu söyleyen biri varsa, bu fikri destekleyen çok iyi sebeplere ve argümanlara ihtiyacı vardır. Bu sebeplerden en çok dile getirileni bazı kültürlerde felsefe olmadığıdır. Bazıları felsefenin tamamıyla Avrupa ile sınırlı bir kavram olduğunu ve Antik Yunandan etkilenmemiş olan kültürlerde felsefe olmadığını düşünüyorlar. Tabii İslam felsefesi Yunan felsefesinden etkilendiği için onu işin içine katmak kolay. Aristo’nun Arap yorumcuları vardı değil mi, hiç kimse bunun felsefe olmadığını söylemez. Fakat Antik Hindistan ve Çin’e bakarsak daha karmaşık bir tabloyla karşılaşırız çünkü onlar Yunan geleneğinde doğrudan beslenmediler. Fakat bu durumda da şunu sormak gerekiyor, Konfüçyüs’ün Analektler’i, Budistlerin Nyaya Mantığı ya da Bhagavat Gita felsefe değilse ne felsefedir? Bunların hepsinin felsefe olduğu apaçık değil mi? Bunlar felsefe değil demek çok makul gelmiyor bana. Dolayısıyla bunu tartışmanın çok anlamlı olacağını düşünmüyorum.

    Tüm bu kültürlerde ortaya çıkmış felsefelerle tabii ki ilgilenilmeli ve onlar üzerine kafa yorulmalı. Bu durumda her farklı gelenek ve zaman dilimi felsefeye farklı bir katkıda bulunacaktır. Farz edin ki Antik Hindistan’a gittiniz ve birçok felsefi düşünce ve metinlerle karşılaştınız ama Antik Yunan’dakilerle tamamen aynı olduklarını gördünüz. Bu çok heves kırıcı olurdu. Tabii ki böyle bir şey yok. Birbirinden çok farklı fikir, argüman ve öneriler var. Bazıları aynı olabilir ama asıl önemli olan bu farklar olacaktır. Felsefenin tarihsel bakımdan nasıl çeşitlendiğini, dinî baskıların ve ekonomik gelişmelerin felsefeyi nasıl etkilediğini inceleyebilirsiniz. Bunu hem felsefi hem tarihsel olarak inceleyip birbirleriyle etkileşimini görmek ilginç olacaktır. Felsefe tarihini tarihsel bakımdan incelemekle felsefi bakımdan incelemek arasında keskin bir ayrım olduğunu da düşünmüyorum ayrıca. Argüman ve fikirleri anlamak için tarihsel bağlama ihtiyacınız vardır çünkü bu argüman ve fikirlerde ilginç olan şey kısmen içinde bulundukları tarihsel bağlama nasıl cevap verdikleridir. Son zamanlarda podcast yayınlarını hazırlarken üzerine çalıştığım konulardan bir örneği sizinle paylaşabilirim. Örneğin siyah ve beyaz düşünürlerin kölelik hakkındaki düşüncelerine bakalım. Köleliğin ne olduğu, neden yanlış ve haksız olduğu, özgürlüğün anlamının ne olduğu, siyasi bir toplulukta özgürlüğün ve köleliğin yeri ve benzeri konular hakkında çok farklı görüşleri vardır ve bu görüşler eğer kölelik, yani tarihsel bağlam, olmasaydı hiç var olmayacaktı. 18. yüzyılda Amerika’daki köleliği kaldırma felsefelerini, Atlantik üzerinden gerçekleştirilen köle ticaretini bilmeden anlamanız mümkün değildir. Benzer şekilde İslam dünyasından bir örnek vermek gerekirse, Şii ve Sünni İslam arasındaki ihtilafları ve bu ihtilafları üreten koşulları bilmeden diyelim İsmâiliyye düşünürlerinin ürettiği epistemolojiyi anlayamazsınız. Ayrıca burada sadece felsefeye içkin bir değer de vardır, örneğin İsmâliyye acaba Yeni-Platonculuğa nasıl yanıt veriyor?

    Bazıları felsefe tarihini düşünce tarihine karşıtlık içinde ele alıyor ve ilkinin felsefi ikincisinin tarihsel olduğunu söylüyor. Bence hem felsefi argümanları tüm derinlikleriyle hem de tarihsel bağlamı tüm ayrıntılarıyla mümkün olduğunca bilmek gerekiyor. Dolayısıyla bu tarz yaklaşımların yanlış dikotomilerden kaynaklandığını düşünüyorum.          

    Bu soruyu meta-felsefi düzeyde de düşünebiliriz. Tüm bu saydığınız gelenekler bir şekilde felsefeyse, hepsinde ortak olan bir şey olmalı, değil mi?

    Evet ama bu soru zaten felsefe nedir sorusuyla aynı ve dediğim gibi cevaplaması kolay bir soru değil. Meselenin bu derece temeline inersek, genel olarak felsefenin pornografi gibi olduğunu söyleyebiliriz [gülüyor] çünkü felsefe de gördüğünüzde hemen ne olduğunu anladığınız bir şey. Bunun sebebi felsefenin akıl yürütmelere dayanması ve her felsefi düşüncede açık ya da örtük akıl yürütmelerin olması. Bu yolla felsefe, herkesin bir şekilde felsefi olduğunu düşündüğü özgür irade, tanrının varlığı, yaşamın anlamı, ahlak, varlıkların sınıflandırılması, ruhun varlığı, zihnin bedenle ilişkisi, ve benzeri temel sorunları çözmeye çalışır. Ayrıca daha önceden felsefi olduğu düşünülen ama günümüzde artık felsefi olduğu düşünülmeyen sorular var. Mesela fizikte cisimlerin bileşenleri nelerdir sorusu 19. yüzyıla kadar felsefi bir soruydu ancak bu soru felsefeden fiziğin alanına transfer edildi. Ancak bu çok yeni bir hadisedir ve felsefe tarihinin çok büyük bir bölümünde felsefi bir konu olarak tartışılmıştır. Benzer şekilde mantık alanındaki problemler, dilin doğası ve dilsel anlamın nasıl ortaya çıktığı gibi sorular da herkesin hemfikir olduğu üzere felsefenin incelediği konulardır. Şu fikir bana gayet makul görünüyor: Felsefenin incelediği pek çok konu vardır ve diğer kültürlerde de benzer konuların akıl yürütme yoluyla incelendiğini gördüğümüzde hemen onun felsefe olduğunu anlarız. Daha zor örnekler de var, özellikle din ve vahiy bağlamında, İncil’in mesela kaynak olarak kullanılması. Özgür irade hakkında yapılan teolojik bir tartışmada, tarafların karşıt görüşü çürütmek için hemen İncil ya da Kur’an’dan alıntı yaptığını görürsünüz. Bunun felsefe olmadığı düşünülebilir zira felsefi bir tartışmada akıl yürütmeler kullanılır. Fakat bu geleneklerin pek çoğunda teolojik tartışmalar aslında felsefi biçimde yürütülmüştür. Mesela bir örnek verelim, siz Eş’arî olun ben Mu’tezile olayım. İki taraf da Kur’an’ı ve hadisi çok iyi biliyor. Şimdi böyle bir durumda Kur’an’dan alıntı yapmak iki tarafın da iyi bildiği noktalardan referans vermektir, zira iki taraf da olayı biliyor zaten. Sorun sadece Kur’an’ı alıntılayarak çözülseydi, çok daha önceden zaten çözülmüş olurdu.         

    Dolayısıyla teolojik tartışmalarda dinî kaynaklar kullanılsa da bu kaynaklar akıl yürütmelerle birleştirilerek dinî ya da din dışı sorunlar çözülmeye çalışılıyor. Ya da örnekler veriliyor, peki “O hâlde buna ne diyeceksin” deniyor. Mesela Eş’arî’ye sizin özgürlük anlayışınız ahlaki sorumluluğu dışlıyor deniyor, ama eğer Mu’tezile iseniz ahlaki sorumluluğu açıklamak çok daha kolaydır. Dolayısıyla Orta Çağ’daki teolojik tartışmaların pek çoğu son derece felsefidir ve bu sebepten dolayı Kelam bir tür felsefedir. Aynı şey Latince yapılmış skolastik teoloji ya da Bizans teolojisi için de geçerlidir.

    Bir diğer zor durum da şu: yazılı metinlerin olmadığı gelenekler. Afrika felsefesinde bunun örnekleri vardır. Afrika’nın şu bölgesinde yaşayan şu halkın nasıl bir felsefesi vardır diye sorduğumuzda, bu topluluk yakın tarihe kadar yazılı kültüre sahip olmamış olabilir. Peki bu durumda sözlü olarak aktarılmış olan geleneksel hikâyeleri, ya da arkeolojik veya etnografik bulguları onların felsefi görüşlerini ortaya çıkarmak için kullanabilir miyiz? Gördüğünüz üzere bu, ilginç olduğu kadar sıkıntılı da bir konu. Böyle durumlarla karşılaştığımızda belki de “Felsefe sadece akıl yürütmelerle ilgilenmelidir” şeklindeki görüşü yumuşatmamız gerekir zira ortada herhangi bir yazılı metin yok. Tabii o halkın sözlü kültürü içerisinde kişilik, tanrı ya da özgürlük gibi konular hakkında örtük olan akıl yürütmeler vardır ve onları açık hâle getirebilirsiniz. Dolayısıyla sorduğunuz sorunun bazı kısımlarını cevaplamak kolay değil, teoloji ve sözlü gelenek buna örnek verilebilir.

    Belki şiir örneğini de verebiliriz.

    Evet şiir, ya da materyal kültür mesela. Felsefi bir çalışma olarak bir resmi ya da heykeli düşünün. Bildiğiniz gibi benim bu konularla alakalı görüşüm bu tarz yaklaşımları dışlamanın doğru olmadığı şeklindedir. Filozofların çoğu felsefeyi mümkün olduğunca sınırlı bir alanda yapmayı doğru buluyor ve bunun dışında kalan her şeyi hemen felsefenin dışına itiyor, sanat tarihi diyor, siyasal tarih ya da düşünce tarihi diyor. Eğer amacınız insanların bir şeyi nasıl anladığını ortaya çıkarmaksa İslam öncesi Arapça yazılmış bir şiir neden felsefi açıdan önemli olmasın ki? Daha da kötüsü bir şeyi öğrenip onun ilginç olduğunu ama felsefi bakımdan ilginç olmadığını düşünmek. Sonuçta bir şey öğrendin, bunun ne zararı olabilir. Peki felsefe öğrencilerine ne öğretmeliyiz sorusunu düşünürsek, o zaman bu konu daha da çetrefilli bir hâl alıyor. Öğrencilere mesela Platon ve Kant’ı mı öğretmeliyiz yoksa Hristiyanlıktaki teslis inancı üzerine Orta Çağ’da yapılmış birtakım tartışmaları mı ya da Afrika’daki sözlü bir kültürü mü? Bunların hepsi felsefi bakımdan son derece ilginçtir ama bir öncelik sırasına da ihtiyacımız var. Çok farklı türde sıralama biçimleri olabilir, farklı gerekçelere dayanarak oluşturulan farklı sıralamalar olabilir.

    Dolayısıyla öğrencilere felsefenin tamamen Avrupa merkezli olduğunu söylemek büyük bir hata olur. Kant’ı öğretmemek çok büyük bir felsefe ayıbı olabilir ancak Kant ve İbn Sînâ arasında kalırsak belki de İbn Sînâ’yı tercih etmeliyiz çünkü öğrenciler en azından Batı dışında da felsefe olduğunu öğreneceklerdir ve bu bakımdan İbn Sînâ’yı okumak Kant’ı okumaktan daha önemli olabilir. Ancak tamamen farklı sıralamalar da olabilir, örneğin felsefi metinlerin çoğu erkekler tarafından yazılmış olsa da kadın filozoflara öncelik vermek önemli olabilir, bu şekilde çok farklı şeyler elde edebilirsiniz. Burada genel olarak yapılan en büyük hata, yalnızca “en önemli” filozoflara odaklanmalıyız şeklinde düşünmek. Bence bu görüş tamamen saçmadır. Felsefe lisans derecesi veren hiçbir okulda “en önemli” denilen filozofların bırakın tamamını bir kısmını bile doğru düzgün okutamıyorlar. Eğer sadece Avrupa’da yetişmiş en önemli, en dikkate değer filozoflara odaklansanız bile, lisans seviyesinde felsefe eğitimi veren bir programda bunların yüzde beşini ancak okutabilirsiniz. Dolayısıyla en önemli filozoflara odaklanalım söylemi tamamen saçmadır. Bu görüşe göre bir yanda felsefenin herkesin bilmesi gereken bir özü, ya da öz metinleri vardır, diğer yanda ise isteğe bağlı olarak ilgilenilebilecek, örneğin Hint felsefesi, Afrika felsefesi, İslam felsefesi, kadınların yaptığı felsefe, feminist felsefe, ve benzerleri vardır. Bunlarla tabii ki ilgilenebilirsiniz ama felsefenin ana çekirdeğiyle ilgilenmezseniz felsefeci olamazsınız derler. Felsefenin böyle herhangi bir özü ya da çekirdeği olduğuna inanmıyorum. Bu şuna benzer. Diyelim dünya edebiyatı çalışmayı istiyorsunuz. Şu en iyi on kitabı okursanız bunu başarmış olursunuz. Böyle bir şey olamaz.   

    Felsefe ve sosyal bilimlerde Avrupa merkezciliğe karşı son yıllarda giderek artmakta olan bir antipati var. Sizin projenizde de Avrupa dışı düşünce geleneklerine ciddi bir ilgi görmekteyiz. Sizce felsefe ve felsefe tarihi Avrupa merkezci bakıştan tamamen arındırılmalı mı?

    Bence bu sorunun cevabı az önce değindiğim felsefede neye öncelik vermemiz gerektiğiyle ilgili konuyla alakalı. Felsefe her kültürde değilse bile kültürlerin pek çoğunda farklı zamanlarda var olmuştur. Bu tartışılamaz bir olgu. Peki bu olguyla ne yapacağız? Benim kanaatim bir akademik disiplin olarak felsefenin tüm felsefelerle ilgilenmesi gerektiği yönünde. Aynen tarihin bir akademik disiplin olarak tüm dünya tarihiyle, ya da edebiyatın tüm dünya edebiyatıyla ilgilenmek zorunda olması gibi. Dolayısıyla bunu yapmanın en iyi yolu farklı felsefe bölümlerinin farklı felsefe türlerinde şimdiye kıyasla daha çok uzmanlaşması olabilir. Mesela Hint felsefesi üzerine yoğunlaşmış bir felsefe bölümü görmek son derece heyecan verici olur. Hint felsefesi çalışmak istiyorsan o üniversite gidersin, kıta Avrupası felsefesi için şuraya gidersin vesaire. Herkesin felsefenin ana çekirdeğinde uzmanlaşmasındansa, farklı alan ve felsefelerde uzmanlaşmanın çeşitlenmesi çok daha faydalı olur. Ayrıca felsefeyi böyle yapmanın ve öğretmenin farklı gerekçeleri de olabilir. Felsefeyi Avrupa merkezliliğinden arındırmanın siyasi gerekçeleri olabilir, çünkü felsefenin sadece Avrupa kaynaklı olduğu fikrine takılıp kalırsanız, Avrupalıların bir bakıma dünyanın geri kalanına üstün olduğunu ima etmiş olursunuz ki bu yanlış olduğu kadar tehlikelidir de. Benzer şekilde felsefeyi sadece erkeklerin, hatta varlıklı erkeklerin, yaptığı görüşündeyseniz… biliyorsunuz geleneksel felsefe müfredatı neredeyse tamamen Avrupalı zengin adamlardan oluşur. Fakat öğrencilere felsefeyi böyle öğretmek istediğimizden emin değilim. Bu bakımdan felsefe müfredatlarının Batı dışı felsefe geleneklerini ve kadın filozofları içermesini önemsiyorum. Benzer şekilde varlıklı olmayan erkekler tarafından yapılmış felsefeleri de, ancak bu çok da kolay bulunabilir bir şey değil biliyorsunuz. Tarih boyunca okur-yazarlık her zaman ayrıcalıklı sınıfların tekelinde olmuştur.

    Rasyonel olanın zaman ve mekândan bağımsız olarak evrensel olduğu şeklinde yaygın bir kanaat var. Fakat felsefe tarihine baktığımızda rasyonelliğin değiştiğini ve farklı formlar aldığını görüyoruz. Sizce rasyonellik tarihsel midir? Aklın “evrenselliğini” farklı zamanlarda farklı şekillerde anlayabilir miyiz?     

    Bu çok zor bir soru ancak çok da önemli ve bence sorunuzun altında yatan çekinceler son derece haklı çekinceler. Rasyonelliğin ne olduğunu bilmemiz ve anlamamız gerektiği söylense de onun ne anlama geldiğini hep kendi kültürümüzdeki rasyonellik anlayışıyla sınırlı biçimde anlarız. Bildiğiniz gibi bu konu felsefede çok tartışılmış, zaman ve mekâna göre sürekli değişiklik göstermiştir. Belli bir bağlamda ortaya atılmış bir fikrin rasyonel argüman olup olmadığı, büyük oranda o zaman ve mekânda geçerli olan akıl anlayışına bağlıdır. Ancak diğer yandan rasyonel akıl yürütmeye dair paylaştığımız bir çok ortak noktadan da bahsedebiliriz. Mesela geçerliliğini sadece verili bir otoriteye dayandıran iddialar rasyonel akıl yürütme sayılamaz. Rasyonel ve rasyonel olmayan karşıtlığına sahip tüm kültürler, rasyonel akıl yürütmeyi otoriteye dayanan iddialardan ayırır. Rasyonel akıl yürütmeler, gerekçeler sunarak ilerlerken, otoriteye dayanan iddialar ebeveynlerin çocuklarına “Yapacaksın çünkü ben öyle istiyorum!” demesi gibidir. Tabii ki rasyonellikten ne anladığımız zaman ve mekâna göre farklılıklar arz edebilir. Ancak sırf otoriteye dayanan iddiaların rasyonel akıl yürütme biçimi olarak değerlendirilebileceğinin pek mümkün olduğunu sanmıyorum. Burada otoriteye dayanmanın rasyonel olduğu durumları kastetmiyorum tabii. Örneğin Gazzâlî der ki peygamberin söylediklerinin hakiki olup olmadığını aklınla test etmelisin. Peygamberin yaşamına, sözlerine ve yaptıklarına bakmalısın. Ancak bu sayede onun gerçek bir peygamber olduğunu görebilirsin. Yani bunları aklınla kavradıktan sonra onun her dediğini hakikat olarak kabul edebilir ve otorite kaynağı olarak alabilirsin. Burada otorite, rasyonel akıl yürütmelere dayanan bir zemine oturur. Orta Çağ düşüncesi bu açıdan genel olarak yanlış anlaşılmıştır. Otoriteye dayanan ve rasyonel değilmiş gibi görünen pek çok görüş aslında dolaylı olarak rasyoneldir çünkü neden bu otoriteye tabi olmamız gerektiğine dair açık ya da örtük rasyonel akıl yürütmelere dayanır. Dolayısıyla ilk bakışta rasyonel değilmiş gibi görünen pek çok görüş aslında örtük bir rasyonel arka plana sahip olabilir.    

    Peki aklın evrenselliği açısından bakarsak, felsefe tarihinin farklı dönemlerinde farklı evrensellik anlayışları geliştirildiğini söyleyebilir miyiz?

    Ben evrensellik fikrinin tehlikeli olduğunu düşünüyorum zira son derece totaliter imalar içeriyor. Diyor ki benim yaptığım gibi felsefe yapıyorsan evrensel ve rasyonelsin, ancak başka türlü yapıyorsan eksiksin, sorunlusun. O zaman senden üstünüm ve seni hükmüm altına alabilirim çünkü ben aklın tarafındayım sense hurafenin. Bunlar yaşanmış şeyler biliyorsunuz. Felsefe tarihinin bize öğrettiği şeylerden biri aklı anlamanın ve kullanmanın çok farklı biçimleri olduğudur. Bu fikir, rasyonel Batı’ya karşı hurafelerle yaşayan diğerleri şeklindeki kaba dikotomiyi kökünden sarsar. Beyaz adam haricindekiler doğru düşünemezler ve doğru düşünmeyi öğrenebilmek için eğitilmeye, beyaz adamı pür dikkat dinlemeye muhtaçtırlar. Benzer şekilde beyaz kadınlar da beyaz adamı dinlemek zorundadır çünkü onlar da düşünemezler vesaire. Biraz dramatize ettiğimin farkındayım ama gerçekte olanın bundan çok da farklı olduğunu düşünmüyorum.     

    “İslam Felsefesi”nin felsefe tarihinin bir kolu olarak Oryantalistler tarafından tesis edildiği görüşü var. Akademide “felsefe” dediğinizde genellikle anlaşılan şey, “Batılı” bir felsefe yapma şekli ve onun tarihi oluyor. Zaten bu alanın bu şekilde isimlendirilmesi bile klasik Oryantalizm ve onun sınıflandırma probleminin bir sonucu. Bu bakımdan sizin çalışmalarınız bu önyargıların ötesine geçme adına çok önemli. Sizce felsefenin İslam, Budist, Hint, Batılı vesaire gibi etiketlere ihtiyacı var mı? Genel olarak felsefe ve özellikle de Batı-dışı geleneklerin bu tarz özcü tanım ve karşıtlıklarla tanımlanmasına gerek var mı? Mesela siz İslam Felsefesi tabiri yerine “İslam Dünyasındaki Felsefe” tabirini kullanıyorsunuz değil mi?

    Bu soruda değindiğiniz bir konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Batı-dışı felsefe fikrine sıcak bakanlar dahi felsefenin karakteristik olarak Doğulu ya da İslami biçimde yapılabileceğini düşünüyor. Mesela Hint felsefesinin sezgisel ve akıl karşıtı olduğu buna karşın Batı ya da Avrupa felsefesinin akılcı ve sezgi karşıtı olduğunu söylüyorlar. Benzer şekilde İslam felsefesinin kaderci, Müslümanların da belirlenimci olduğunu iddia edenler var. Fakat bu gelenekleri yüzeysel bir bakış açısıyla inceleseniz bile bu tarz genellemelerin gerçeklikle hiçbir alakası olmadığını görürsünüz. Pek çok Müslüman teolog ve kelamcı belirlenimci değildir mesela ya da Hint felsefesinde sezgi karşıtı ciddi akımlar vardır ve bilginin sezgisel değil deneysel kaynaklı olduğunu iddia etmişlerdir. Aynı şekilde Avrupa’da sezgisel düşünceyi temel alan Yeni-Platonculuk gibi felsefe ekolleri ya da belirlenimci düşünceyi benimseyenler vardır. Batı-dışı geleneklere yönelmenin önemli olduğunu düşünenlerin pek çoğu maalesef böyle özcü nedenlere yaslanıyor, Batılı, Avrupa kökenli  felsefenin bir ana çekirdeği olduğu ve diğer geleneklere yönelerek ondan uzaklaşabileceğimizi, felsefenin başka bir özünü barındıran Çin felsefesi gibi başka gelenekler olduğunu düşünüyorlar. Bu da yanlış bir düşünce. Batı-dışı felsefe geleneklerini incelerken dikkat etmemiz gereken şey, o geleneğin “bizim” geleneğimiz olan Batı geleneğinden farklı sabit bir öz ya da çekirdeği olmamalı. Mesela İslam felsefesinin “özünü” aramamalıyız. Aramamız gereken şey orada felsefe bakımından ilginç olan şeydir. İlginç konular hakkında farklı tartışmalar bulma ümidiyle yaklaşmalıyız zira dediğim gibi farklı tarihsel ve dinî bağlamlara cevap olarak, farklı dinî metinler baz alınarak üretilmiş bir felsefe. Mesela Avrupa’da Şii ya da İsmaîliyye epistemolojisine dair bir şey bulamazsınız çünkü Avrupa’da Şiilik yok [gülüyor], tabii bazı Müslümanlar Avrupa’ya göç edene kadar. Her kültüre kendi içinde son derece geniş bir çeşitlilik barındırdığını bilerek yaklaşmalıyız.

    Bunları göz önüne aldığımızda sorunuz daha da ilginçleşiyor çünkü o zaman neden İslam felsefesini Budist ya da Avrupa felsefesiyle karşılaştırıyoruz sorusu ortaya çıkıyor. Neden sadece “felsefe” deyip geçmiyoruz. Bence bu tamamen kolaylık sağlaması adına yapılan bir şey. Metinleri okumak için farklı dilleri öğrenmelisiniz. Sanskritçe uzmanları doğal olarak Hint felsefesi çalışacak ama İslam felsefesi çalışmayacaklardır. Tabii ki ikisini de öğrenip çalışanlar olabilir ama bu daha zordur. Dolayısıyla pragmatik kısıtlamaların olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Zaten insanlara ne yaptığınızı açıklarken bunu yapmak zorundasınız. Mesela ben podcast’lerimde başlıklar kullanmalıyım ki dinleyenler nerede ne oluyor anlayabilsinler. Yani şöyle yapmam hiç de mantıklı olmaz değil mi, milattan önce yedinci yüzyıla gitsem, peş peşe Thales, Buda ve Konfüçyüs’ten bahsetsem sonra Platon, Bhavagat Gita‘dan bahsetsem. Yani kronolojik olarak nerede ne varsa anlatsam kafa karıştırmaktan başka bir şey yapmış olmam herhâlde. Her kültürü kendi bağlamında anlamam gerekiyor. Kültürler tabii ki kesişiyor, sınırlar bulanıklaşıyor. Bu bakımdan bence İslam dünyasındaki felsefeden bahsetmek son derece önemli. Sizin de vurguladığınız gibi “İslam Felsefesi” tabirini bu yüzden çok sevmiyorum çünkü bu tabir İslam dünyasında yapılan felsefeye bir öz atfediyor, sanki bu felsefeye has İslami bir öz varmış gibi yaklaşıyor ki bence böyle bir şey yok. Şunu yapabilirsiniz belki, İslami otoritelerin hâkim olduğu çağ ve coğrafyalara odaklanıp tarihsel açıdan bir birlik değil ama makul birliktelikler bulabilirsiniz. Bunu yapmak için de önemli başka bir unsur öğrenmeniz gereken farklı diller. Arapça, Farsça, Osmanlıca, İbranice, Süryanice öğrenmeniz gerekir. Ama Çince öğrenmenize gerek yok [gülüyor]. Çin’de yaşayan Müslümanlar olsa bile.       

    İslam geleneğinde Aristocu olmayan felsefe ve mantık biçimleri var mı?

    Tabii ki. Bana göre kelam, İslam dünyasında yapılmış olan felsefenin ciddi bir kısmını oluşturuyor. Kelamda çok farklı türden mantıksal akıl yürütmeler kullanılmıştır. Ta ki İbn Sînâ gelene kadar çünkü İbn Sînâ’dan sonra gerek kelamcılar gerekse de filozoflar onun kurduğu mantığı kullanmaya başladı. Bu açıdan sorunuzun cevabı kısaca evet.

    İslam dünyasındaki felsefeye yaklaşımınız ana akım yaklaşımlardan farklı. Sadece tarihsel sınıflandırma bakımından değil, bu felsefenin önemi ve değerine dair de farklı görüşleriniz var. Örneğin size göre İslam felsefesinin “altın çağı”ndan bahsedilemeyeceği gibi “düşüş”e geçişinden de bahsedilemez. Bu kanaate nasıl vardınız, kısaca anlatmanız mümkün mü? Ayrıca eğer bu kanaat doğruysa İslam felsefesinin güncel durumunu nasıl görüyorsunuz? 20. ve 21. yüzyıllarda İslam felsefesi alanında yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin sunduğunuz bir dönemlendirme var  mı?

    Öncelikle şunu söyleyeyim. İslam dünyasında felsefenin 12. yüzyıldan sonra akmaya devam ettiği üzerine yaptığım vurgular konusunda haklısınız. Biliyorsunuz bunu ilk söyleyen ben değilim, bu alanda zaten var olan çalışmaları takip ediyorum. Bu çalışmaları okumak beni klasik dönem diye bilinen zamandan sonra son derece önemli felsefi eserlerin yazıldığına ikna etti. Burada zaten şöyle bir ironi var. Düşüş fikrini iddia edenler de felsefe geleneğinin son derece kuvvetli bir biçimde devam ettiğini vurguluyorlar. 12. ve 13. yüzyıllarda Doğu’da İbn Sînâ’yı takip eden gruplar var. Yine kendine has tarzıyla buna benzer bir şey yapan Sühreverdî var. Fahreddin er-Râzî, Tûsî ve onun kurduğu okul var. Daha sonra Îcî, Taftazânî ve Cürcânî var. Şiraz okulu var. Osmanlı, İran ve Babür İmparatorlukları var. Bunların ardından da sömürgeleştirme faaliyetleri başlıyor. Sömürge dönemi de dâhil olmak üzere tüm bu geleneklerde çok yoğun metinsel bağlar var. Aynı mantıksal metinlerin okunduğunu görüyoruz. Kâtibî’nin eş-Şemsiyye adlı mantık kitabı ya da onun üzerine yazılmış şerh ve haşiyelerin okunduğunu görürsünüz. Fizikte İbn Sînâ’nın İşârât’ı ya da ondan etkilenmiş başka bir eser okunur. Düşüş anlatısı bu bakımdan son derece ilginçtir zira sadece yanlış olmakla kalmıyor gerçekte olanın tam tersini söylüyor. Bu açıdan tamamen yanlıştır. Eğer klasik dönem sonrasını eleştirmek ya da çok dikkate değer olmadığını göstermek istiyorsanız, en azından gerilemediler, aynen devam ettiler demeniz gerekir. Dolayısıyla burada eleştirilecek bir şey varsa, düşünce geleneğinin birdenbire kopması değil aynen sürmesidir. Peki o hâlde bu düşüş ve kopma fikri nereden çıktı? Bunun sebebi çok açık: Avrupa’da üretilen literatürün ve bu literatürden etkilenen İslam dünyasındaki literatürün asıl önemli metinlerin Latinceye çevrilen metinler olduğu önyargısına kapılmaları. Tam da bu sebepten düşüş 12. yüzyıla tekabül etmektedir çünkü Latinceye tercüme edilen dikkate değer son filozoflar, Gazzâlî ve İbn Rüşd, bu dönemde yaşamıştır. Arapçadan Latinceye olan tercüme hareketi 12. yüzyılda gerçekleşiyor ki sadece birkaç on yıl kadar sürmüştür. Dolayısıyla düşüş anlatısında en ilginç olan şey tam da düşüşün bu tercüme hareketine denk gelmiş olmasıdır.

    Dolayısıyla bu anlatı hiçbir şekilde gerçeği yansıtmıyor. Tercüme hareketinden sonra da 13. yüzyıllarda er-Râzî gibi kalibreli birçok filozof ortaya çıkmıştır ama tercüme edilmemiştir ve bundan dolayı Batılı bakış açısından yazılan felsefe tarih yazımında yer almamışlardır. İslam dünyasında yetişmiş Muhammed Arkoun ya da Muhammed el-Câbirî gibi çağdaş düşünürler de bu önyargılardan etkilenmiştir. Klasik İslam felsefesinin akılcılığına geri dönmemiz gerektiğini iddia etmişlerdir ki Avrupa’ya aktarılan şeyin bu felsefe olduğunu düşündüler. Bu da 12. yüzyılla 19. yüzyıl arasına yayılan devasa bir bilgi boşluğu yarattı.

    Bu bakış açısı başka bir soruna daha yol açtı. Bu görüşü eleştiren çalışmalar, özellikle de Molla Sadrâ’dan başlayarak İran felsefesiyle ilgilenen Seyyid Hüseyin Nasr gibi araştırmacılar, düşüş anlatısının yanlış olduğunu iddia ettiler. Ancak onlara göre İslam düşüncesi başka bir yola girdi ve özellikle Molla Sadrâ ile daha sufi bir form aldı. Böylece Suhreverdî’den geçerek İbn Sînâ’ya geri giden farklı bir anlatı geliştirmiş oldular. Bunda tabii ki bir gerçeklik payı var zira Safevî felsefesi var, Molla Sadrâ ve Suhreverdî var. Ancak bu felsefe, klasik sonrası felsefenin çok küçük bir kısmını oluşturuyor ve kesinlikle baskın formu değil. Baskın form İbn Sînâ’dan etkilenmiş olan kelam geleneğidir ki etkisi Osmanlılardan Batı Afrika’ya kadar yayılmıştır. Biliyorsunuz Timbuktu’da yazılmış olan ve İbn Sînâcı geleneği takip eden önemli mantık metinleri vardır. Tabii hiç kimse onları incelemedi ama başlıklarından ne olduklarını anlayabilirsiniz. Osmanlı geleneği var. Safevî geleneği var ki çok kendine hastır. Sadece Molla Sadrâ üzerinde duruluyor ama farklı düşünen birçok başka düşünür daha var. Bunun yanında Babür felsefesi var ve ardından da sömürge dönemi başlıyor. Bu dönem özellikle çok etkili oluyor zira Batı düşüncesi bu gelenekleri etkilemeye başlıyor. Marksizm, Fransız felsefesi, Heidegger ve 20. yüzyılda etkili olan diğer Batılı filozoflar devreye giriyor. Henüz başlarındayız ancak bu alanı akademik bir disiplin olarak düşünürsek, şu an asıl İslam felsefesi olarak görülen klasik dönem, diyelim önümüzdeki otuz yıl içerisinde bu felsefenin başlangıç evresi olarak görülmeye başlanacağını zannediyorum ki bu sebepten ben onu klasik değil “oluşum dönemi” [formative period] olarak adlandırıyorum.

    Bu noktada doğru dönemlendirme nasıl olabilir diye düşünürsek diyebiliriz ki önce oluşum dönemi var, sonra Moğol dönemi geliyor ki siyasal bakımdan büyük krizleri içermesine rağmen felsefe açısından son derece verimli bir dönemdir. İbn Haldûn, İbn Teymiyye, Tûsî okulu bu dönemdedir. Sonra Osmanlı, İran ve Babür olmak üzere üç büyük imparatorluğun gelişimi var. Ve sonra da sömürge ve sömürge sonrası dönem var. Benim öngördüğüm dönemselleştirmeyi kabaca böyle tarif edebilirim. Ama tabii ki otuz yıl sonra bu alanda çalışanlar benim henüz bilmediğim bir çok şeyi biliyor olacaklar, sonuçta binlerce yıllık felsefe geleneklerinden bahsediyoruz, bu inanılmaz derecede karmaşık bir şey. Düşünün 12. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan dönemde Batı felsefesi tarihini yazıyorsunuz ve sadece Aquinas, Descartes ve Wittgenstein’dan bahsediyorsunuz. Bu ne kadar fakir bir tasvir olurdu değil mi? İslam felsefesinde aşağı yukarı böyle bir durumdayız.

    Türkiye’de bazı düşünürler, post-metafizik çağ diye adlandırılan çağımızda, tarihteki İslam filozofu ve kelamcılara dayanarak geleneksel ya da dinî felsefe ile metafizik düşünce arasında doğrudan bir bağlantı kuruyorlar. Geleneksel anlamıyla düşündüğümüzde, sizce metafizik günümüzde hâlâ mümkün mü? Metafiziğin günümüzde yeniden dirilişi diye bir şey olabilir mi?

    Evet ama yeniden diriliş diye adlandırmak doğru değil çünkü bir kere İbn Sînâcı metafizik anlayışı Avrupa’daki metafizik düşünceyi ciddi biçimde etkilemiştir. Ayrıca zaten İbn Sînâ’dan Molla Sadrâ’ya oradan da İran’daki çağdaş düşünürlerden olan Tabâtabâî’ye bir hat çizebilirsiniz. Osmanlı-Türk geleneğinde de İbn Sînâ’dan etkilenmiş düşünürler vardır. Bunları Heidegger’in metafiziğe yaklaşımlarıyla da bağlayanlar vardır. Yani Heidegger’i çok bilmiyorum ama olabilir.

    Evet Nadir al-Bizri bu konuda çok önemli bir çalışma yaptı.

    Evet, evet ama ben bu konuyu çok bilmiyorum çünkü benim yaklaşımım genel hatlarıyla daha analitik. Analitik felsefede de mantıkçı pozitivistlerden ya da gündelik dil felsefesinden beri metafiziğin geri dönüşünden bahsedebiliriz. Ben İbn Sînâcı metafizik üzerine çağdaş filozoflara hitaben konuşmalar yaptım ki beni dinleyen metafizikçiler ne söylediğimi anında anlıyorlardı. Yani İbn Sînâ’nın temel metafizik görüşleri hakkında, örneğin var olmayan nesnelerin ontolojik statüleri, zihnî varoluşla dışsal varoluş arasındaki fark, varlığın kipleri ile varoluş arasındaki ilişkiler gibi derin metafizik konular hakkında konuşmalar yaptım. Metafiziğin yeniden dirilişi gibi bir şey söz konusu değil sadece konuşmaya başlıyorsunuz, sizi anlıyorlar ve ne kadar alakalı olduğunu görüyorlar.   

    Peki özellikle kıta Avrupası felsefesini düşünürsek, Nietzsche ve Heidegger’in metafizik eleştirileriyle gündeme gelen post-metafizik çağ hakkında ne düşünüyorsunuz? Birçok analitik felsefeci de metafiziği en azından geçmişte olduğu şekliye yapmıyor. Bu bakımdan post-metafizik hakkında konuşabilir miyiz?   

    Ben bu sorudan şunu anlıyorum. Felsefe geleneğinden bazı kaynakları alıp yeni unsurlarla birleştiriyorsun, bu bakımdan sanki karşılaştırmalı felsefe gibi bir şeyden bahsediyorsun ki bu yaklaşım beni biraz ürkütüyor. Aquinas ile Budist bir filozofu bir araya getiriyorsun, birbirleriyle konuşturuyorsun ve ne çıkacak diye bakıyorsun. Aquinas veya Heidegger ile Mollad Sadrâ’yı birlikte düşünebilirsin. Ama bu benim çok yaptığım bir şey değil. Daha önce belirtmiş olduğum gibi benim temel amacım herhangi bir düşünür ya da geleneği kendi tarihsel bağlamında ele almak. Tüm amacım neden o düşüncenin orada ve o zamanda ortaya çıktığını, iç dinamiklerini görmeye çalışmak. Bu bakımdan kültürel ve tarihsel bakımdan çok uzak iki şeyi birbirleriyle kıyaslamak benim genel olarak yaptığım şeyin tam tersi oluyor. Tabii bu hiçbir biçimde diğerlerinin bunu yapmasını uygun bulmadığım anlamına gelmiyor. Kimileri İbn Sînâ’yı Heideggerci bakış açısıyla okumayı faydalı ve ufuk açıcı buluyorsa bundan daha doğal ne olabilir, ama benim yaptığım şey böyle bir şey değil.    

    O hâlde farklı felsefe yapma biçimlerinin (Hint, Afrika ya da İslami) birbirleriyle ilişkilendirilerek okunması ne gibi faydalar sağlayabilir?

    Yanılmıyorsam bu soru benim çok da katılmadığım bir düşünceyi varsayıyor. Öncelikle bu geleneklerin birbirinden tamamen kopuk olduğu varsayımı doğru değil. Afrika felsefesi örneğin Avrupa felsefesinden çok uzun zaman boyunca etkilenmiştir. 19. ve 20. yüzyıl Afrika felsefesi Marksizm ve Varoluşçuluktan ciddi biçimde etkilenmiştir. Ayrıca Durkheim, Marx ya da Heidegger gibi filozoflar Türkiye’deki filozofları geç 19. yüzyıldan beri etkilemektedir. Bu bakımdan bu geleneklerin hiçbiri birdenbire diğer geleneklerin nüfuzuna açık hâle gelmedi. Bu durum istisnasız tüm zamanlarda tüm gelenekler için hep bu şekilde olmuştur. Çin felsefesi mesela Budizm’den etkilenmiştir. Tao ve Konfüçyüs’ün ardından Çin’de birdenbire Budist felsefe etkili olmaya başlamış ve her şeyi değiştirmiştir. Neo-Budizm eski Çin düşüncesiyle gerilimli bir ilişkiye girmiştir. Bilindiği gibi bu tüm kültürlerde hep böyle olmuştur. Felsefe çalışmanın çok iyi bir yanı size sadece içinden çıktığı kültürü değil birçok kültürün birbiriyle nasıl ilişkilendiğini de göstermesidir. Bunun en güzel örneği sizin de değinmiş olduğunuz Yunancadan Arapçaya gerçekleştirilen tercüme faaliyetleridir. Ama bu İslam kültürünün Avrupa’yla ilişkilenmesinin son örneği değildi. Tabii belki de İslam dünyası Avrupa’yla son 250 yılda ilişkilenmek zorunda kalmasa çok daha iyi olurdu [gülüyor]. Ama öyle oldu değil mi? Bu karşılaşmanın korkunç siyasi sonuçları olmuş olabilir fakat felsefi bakımdan son derece verimli bir süreç doğurmuştur.        

    Yeni başladığınız İslam Dünyasındaki Felsefede Hayvanlar adlı son derece ilginç projenizde İslam kültüründe hayvanlar ve hayvanlık üzerine, özellikle de felsefe ve zooloji kitaplarına odaklanıyorsunuz. Fakat bu konu hakkında yapılmış çalışmalar yok denecek kadar az. Sizi bu projeye iten ne oldu? Çalışmanızda, hayvanlar hakkında bazı yerleşik felsefi kabullerin dışında bulduğunuz şeyler var mı? 

    Bu konuyu ilginç kılan şeylerden biri herkesin bir şekilde ilgisini çekiyor olması. Neredeyse herkesin, en azından Batı dünyasında, hayatının bir dönemimde vejetaryen olmayı düşündüğünü söyleyebiliriz. Birçokları hayır, bu bana göre değil deyip çabucak akıllarından çıkarsalar bile hep bir seçenek olarak ortada durmaktadır. Benzer şekilde köpek ya da kedisi olan herkes, köpeğinin ya da kedisinin kafasından ne geçiyor olduğunu düşünür değil mi? Yani bu apaçık felsefi bir sorun. Projeye başlayalı yaklaşık beş ay kadar oldu. Dolayısıyla henüz bir yol kat ettiğimizi söyleyemeyeceğim. Fakat projenin ana fikri şu: İslam dünyasında ve özellikle de felsefe literatüründe hayvanlar hakkında yazılmış şeyleri bir araya getirmek. Buna bakmamızın nedeni İslam dünyasında hayvan algısının Antik Çağ’daki algıdan ciddi kopuşlar göstermesi ve Latin Orta Çağ’dan da çok farklı olması. Örneğin hayvanların zihnî melekeleri üzerine ayrıntılı bir düşünce faaliyeti var İslam dünyasında. Onlara yüksek bilişsel kabiliyetler atfediliyor, İbn Sînâ’da olduğu gibi mesela. İnsanı büyük oranda bir hayvan gibi düşünüyorlar. Hayvandan farklı olarak insana eser miktarda düşünme kabiliyeti ekliyorlar ki evrensel düşünceye ulaşabilsin. Hayvanların mesela planlama yapabildiklerini ve çevreleriyle son derece karmaşık bilişsel ilişkiler kurabildiklerini düşünüyorlar. Zihin kuramı bakımından böyle. Ahlak bakımındansa hayvanlara nasıl davranılması gerektiği hakkında geniş bir literatür var. Bunun sebebi Kur’an’da geçen hayvanlarla ilgili bir ayetten ciddi biçimde etkilenmeleri olabilir. Bu ayette Tanrı hayvanlara inayetiyle muamele ediyor. O hâlde diyorlar ki Tanrı hayvanları önemsiyorsa biz de önemsemeliyiz [gülüyor]. Bu tabii çok karmaşık bir konu ancak İslam dünyasında hayvan felsefeleriyle ilgilenmemizin sebeplerinden biri bu diyebiliriz. Daha başka birçok sebep var. Kanıtlamaya çalıştığımız hipotez şu: İslam dünyasında insan olmayan hayvanlar üzerine çok yoğun ve gelişmiş bir düşünme faaliyetinde bulunulmuş olduğu, özellikle de klasik dönemde. Temelde incelediğimiz şey bu, ve gerçekten çok cazip bir konu. Geniş bir ekiple çalışıyoruz ve eğleniyoruz.        

    Kısaca bahsetmek gerekirse İslam dünyasında ele alındığı şekliyle hayvan ve hayvanlık Batı dünyasından farklı anlaşılmış mı?

    Tabii ki. Sonradan benzerlikler de ortaya çıkıyor ama İbn Sînâ Latinceye tercüme edildikten sonra. Belki erken Orta Çağ dönemini göz ardı ediyorum ama Orta Çağ’ın genelinde Avrupalı düşünürler Müslüman düşünürlere göre hayvanlara daha aşağı bir statü vermişlerdir. Ayrıca bu konuyu daha az dikkate almışlardır. Ayrıca Müslümanlar Aristo’nun biyoloji ve zoolojisi ile de daha çok ilgilenmişlerdir ve bu konudaki çalışmalara çok daha önceden başlamışlardır. Daha sonra Latin dünyası da özellikle Albert the Great ile bu konulara eğilmiştir. İbn Rüşd, İbn Bâcce, İbn Sînâ ve özellikle zoolog İbn Ebû’l-Eş’as bu konulara çok ilgi duymuştur. Pek çok metinden bahsedebiliriz.   

    Bize ayırdığınız zaman için çok teşekkür ediyoruz.

    Ben teşekkür ediyorum.