YAPANIN YAPILDIĞI OLMA: DİSTOPİK BİR ZEİTGEİST OLARAK YAPAY ZEKÂ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Oğuz Haşlakoğlu

    Zeitgeist Hegel’e atfen kullanılır ancak Hegel’in bu vurguda kullandığı şüphelidir.  Daha çok bu sözcüğü Felsefe Tarihi Dersleri’nde geçen insanın kendi zamanını aşamayacağına dair düşüncesinde kerhen dile getirir. Oysa güncel kullanımı kuvvetli bir anlam kazanarak ortaya çıkan tezahürlerinden içinde yaşanan dünyayı tanımayı sağlar; Zeitgeist bize zamanın akışında nasıl bir dünyada yaşadığımızı söyler. Zeitgeist’ı bu anlamında şöyle de ifade edebiliriz: Hepimizi kuşatan bir tarihsel dönemin üzerimizdeki etkisi ve o etkiyi yine bizde ve bizim vasıtamızla ortaya çıkaran alametleri. Hegel’in, tarihi, varlığın bir tür mutlakıyet sıfatıyla andığı Geist itibariyle yaşayan bir totalite olarak anlaması beraberinde pek çok sorun da getirir. Örneğin iyi bilenen “ata binmiş Geist olarak İmparator Napolyon” örneği Geist’in sayesinde hayat ve gerçeklik kazandığı müşahhas surette zuhurudur. Burada Hegel’in Platon’dan aldığı “idea” fikrinin kendi tabiriyle klasik yansıtmaya dayalı düşünceden ayırt ettiği “spekülatif düşünce”sinde Geist adıyla aslında nasıl Aristoteles’in “şuradaki şey” (to de ti) olarak tezahür eden “surete bürünmüş cevherine” (hulemorphe) dönüştüğünü görmek ilginçtir. Ne var ki bu bakışın çok ciddi bir sorunu vardır: Zihnin maddeleşmesini, Hristiyanlık inancındaki İsa’nın bir Tanrı olarak insan bedeninde dünyaya gelişine benzer bir şekilde, tipik bir Orta Çağ kurgusunda olduğu gibi son derece örtük biçimde,  ilahî olanı felsefenin konusu yaparak akılsallaştırır.  Bu anlamda Hegel kavramı algıda ete kemiğe bürünmüş olarak düşündüğü içindir ki tarihi Geist’ın bedenlenmesinin bir sahnesi olarak görür. Kant’ın birbirlerinin ne sebebi ne de sonucu olmadıkları için indirgenemez gördüğü kavram (Begriff) ve görü (Anschaaung) bağlamını iyi anlayan Hegel onları tıpkı Kant gibi birini diğerine indirgemeden ancak Kant gibi dışsallığın garantisi olan ancak çözümsüz ding-an-sich (kendi içinde şey) sorununa neden olmadan onu da içine alacak şekilde nasıl birleştirebileceğini düşünür ve çelişkinin dinamosunu oluşturduğu oluşun düşüncesi olarak kendi adıyla anılan diyalektik fikrini geliştirir.

    İşte Zeitgeist Hegel’in ancak kerhen değindiği bir kavram olduğu hâlde bizim Hegel’den fazla Hegelci olarak anladığımız şekliyle tam olarak bu bağlamda tarihi Marx’ın deyimiyle tıpkı bir camera obscura gibi tersyüz görmemizi sağlar. Hegel sıradan bir Hristiyan gibi dua vs. yoluyla Tanrı’ya yükselmez, onu tarihe ve buraya, bizatihi beşerin “buradalığına” (Dasein) nakleder. İşte Zeitgeist tam olarak bu ilahiyat ve felsefenin birbirlerinin içinde kayboluşunda içinden çıkılması imkânsızlaşan ne hâlde oluşumuzun bize tutulan bir teselli aynası olarak  doğar. Ne var ki bu teselli de esasen bir tuzaktır: Zaman içinden kendi aksimizi seyrettiğimiz bir temaşa mahalli olarak, bizim tıpkı Nergis gibi içine düşerek kaybolduğumuz bir karanlık suya dönüşür. Böylece, içinden kendimizi seyrettiğimiz aynanın içinde tutsak oluruz. Zeitgeist bu bakımdan öznesiz özne olarak kendi bilincinde tersyüz olarak yiten beşerin bizatihi içsiz (derinliğini yitirmiş) suretidir. Hegel düşüncesine atfen kullanılan bu sözcük tam da anladığımızı zannettiğimizde bizi idrakten yoksun kılar; bize maruz kaldığımız çaresizliğimizi makul gösterir. Böylelikle dünya bizim bir eserimiz olmaktan çıkar ve içinde yalnızca heves ve arzularımızın ayartıldığı bir yalana dönüşür. Bu anlamda “yalan dünya” ifadesi dünyanın yalan oluşunda aslında bizim yalancı olduğumuza şahitlik eder. Dünya sadece bizim yalan oluşumuzun bir yansımasıdır; o bizim resmimizdir.

    İçinde bulunduğumuz tarihsel döneme baktığımızda Nergis sıfatında beşerin hikâyesinin yeni bir evresine tanıklık ediyoruz. Bu evre bilginin insanlığa mal olmaksızın bilimin elinden alınarak nasıl teknolojiye ve oradan da güce umarsızca ve gaddarca tahvil edildiğini gösteriyor. Kitleler en basit ihtiyaç maddelerine sahip olmaksızın yaşam ve ölüm arasında gelip giderken, yakın bir gelecekte insanlığın yapay zekânın mutlakıyetini ilan edeceği bir “tekilliğe” (singularity) geçeceğinden konuşuluyor. İşlemci hızı sonsuza yakınsayacak olan Kuantum bilgisayarlara birkaç yıl kaldığından bahsedilirken, güç uğruna siviller çocuk, yaşlı ve kadın ayırmaksızın acımasızca katlediliyor ve bu da giderek açık açık yapılarak tuhaf bir biçimde gayriahlaki bir dürüstlük kazanıyor. En eski sofist söylem olan “Adalet güçlü olanın çıkarından başka bir şey değildir.” ifadesi dünyanın her yerinde fırsatçı benlikleri kendisine çekiyor ve dünyanın her yerinde kitleler umutlarını bağladıkları siyasetçilerden yalnızca daha fazla gözyaşı ve acı görüyorlar.

    O hâlde Zeitgeist içinde bulunduğumuz zamanın aslında dışına düştüğümüzün resmidir; çünkü günümüz dünyasının katlanarak artan teknolojik gelişiminde otomasyonun artışıyla birlikte fuzuli kalabalığa dönüşmeye başlayan beşerî varoluşun yegâne sürdürülebilirliği olan yaygın bir toplumsal etkide kendini yeniden üretebilme imkânlarının giderek tükendiğini görüyoruz. Tarih zamanın üretim fiili bağlamında mühürlenmesi olduğu içindir ki insana kendi eseri olarak dünyayı bir sahne olarak açar. Oysa içinde bulunduğumuz zamanın ruhu tam olarak insan ve dünya arasındaki bu yapan ve yapıt bağlamındaki kayma olarak ortaya çıkıyor. Bu anlamda içinde bulunduğumuz zaman insanın üretimle olan ilişkisinde kapitalizmle uğradığı yabancılaşmaya eklenen başka bir ruh hâlinden söz ediyor; fuzulilik. Bu kelime bildik anlamında “gereksiz işlerle uğraşma” bildirir ancak beşerin kendisini üretimi bağlamında tarihselleşmesi olarak ontolojik bir kip kazanır: Kendisini üretemeyen beşer kendisini tüketir. Bu anlamda fuzulilik beşerin sermaye birikimine bağlı  üretim bağlamında çalışan olarak kendine yabancılaşmasından başka bir savrulmayı tanımlar; kendini üretemediği için tüm fiilleri fuzuli bir bağlam kazanarak kendisini tüketir. Bu öyle bir tüketim biçimidir ki beşerî, insani imkânlar bakımından tümüyle fuzuli bir hâle getirir; o artık yalnızca bir insan müsveddesidir. Bu durum hızla yol aldığımız geleceğin kaçınılmaz sonucu olarak karşımızda duruyor. Hızla artan dünya nüfusu ve katlanarak büyüyen teknolojik gelişimin oluşturduğu uçurum giderek büyürken kendini insan kılacak türü ne olursa olsun değer üretiminden yoksun bırakılmış kitlelerin ellerinde ezilmişlikleri dışında başka bir şey kalmıyor.

    Burada sözün gelişmemiş ülkeler bağlamında söylendiği zannedilirse ya da daha doğrusu yalnızca buna indirgenirse yanlış anlaşılmış olur. Bugün gelinen nokta itibariyle gelişmiş ülkelerin temel sorunu bilginin tabana yayılmasının artık tümüyle imkânsız hâle gelmesidir çünkü bir süre işe yarayan Kartezyen makine mantığının bir uzantısı olan uzmanlaşma toplumsal yaşantıyı devasa bir büroya çevirmiştir. Kafka, Şato ve Dava romanlarında tam olarak bu duruma işaret eder; beşer kendisine tanınan hukuk öznesi vatandaş statüsünde hakiki bireyselliği elinden alınarak kimin tarafından işletildiği belirsiz, kendi içinde kapalı ancak sınırları olmayan kör bir mekanizmanın toplumsal sistem adıyla kurbanı hâline getirilir ve un ufak olduğu çarkların içinde yiter gider. “Yapay Zekâ’ (A.I.) bu anlamda makinenin özne hâline gelerek kaçınılmaz anlamda evrimini tamamlaması gereğinin zorunlu bir sonucudur. Dava romanında Kafka, içinde geçen “Kanun Kapısı” öyküsünün üzerine yapılan bir konuşmada bu durumu oldukça iyi bir biçimde dile getirir:

    “Hayır!” dedi rahip, “Her şey doğru kabul edilmek zorunda değil, sadece zorunlu kabul edilmesi yeterli.” “Melankolik bir sonuç” dedi K. “yalanı evrensel bir ilkeye dönüştürüyor.”

    Gerçekten de “Yapay Zekâ”, insanın tümüyle kendisini esas alarak yaptığı ilk araç olan makinenin kemale ermesi olarak, kaçınılmaz biçimde zorunlu kabul edildiğinde, üretimle ilişkisinin yegâne imkânı kimi bilim-kurgu filmlerinde de olduğu gibi makinenin insanı üretmesine dönüşür. İçinde bulunduğumuz zamanın tarihsel önemi; makineyi yapan insanın, insanı yapan makineye dönüşmesidir ve “tekillik” (singularity) adıyla ifade edilen gelecekçi doktrin tam olarak bu dönüşümün bir kutsanmasıdır. Burada insanın tarihselleşmesi Hegel’in düşündüğünün aksine kendi zamanını aşarak gerçekleşir çünkü insan, kendi varoluşunu, “yaparak olduğu” bir bağlamın ötesine taşıyarak eskisi gibi yalnızca kendisini yeniden üretmekle yetinmez ancak artık tümüyle dönüşerek metamorfoza (biçim değişimi) uğrar. Burada Kafka yine karşımıza çıkıyor çünkü “Metamorfoz” adlı öyküsünde Gregor Samsa tekinsiz geçen bir gecenin ardından yatağında kendisini bir böcek olarak bulduğunda aslında tam olarak yukarıda sözünü ettiğimiz dönüşümü gerçekleştirmiş olur. Bu anlamda öykü her şeyden önce içerde üreyen/üretilen böceğin teşhiri olarak dışavurumudur çünkü Gregor Samsa yaşadığı hayatın onu bir böceğe çevirişinin travmasını tıpkı bir hamile gibi bilinçdışında “marazi düşünce” (patogenic idea) olarak taşır. Burada böcek sureti sadece ezik bir ruh hâlini yansıtmakla kalmaz ama aynı zamanda bir böcek oluşunda bireyselliğinin yok oluşuna işaret eder. Gregor Samsa sürdüğü iki yüzlüce insan suretinde böcek hayatına bir son vererek gerçekleşip tümüyle bir böcek olarak uyandığında, yaşadığı hayatın onu dönüştürdüğü şeyin kendisi olarak, tersyüz oluşunda içinde yaşadığı dünyayı ele verir. Böcek, canlılar dünyasında makineye en yakın özelliklere sahiptir ve “yapay zekâ” teknolojisinin özellikle hareketle ilgili model aldığı başlıca kaynaktır. Bu durum anlaşıldığında, Kafka’nın öyküsündeki böcek bir metafor oluşunda içi dışına çıkmış beşer olarak günümüze de ışık tutar; böceğe dönüşmüş hâliyle Gregor Samsa, “kâmil makine” olarak tekilliğe ulaşmış yapay zekâdır.

    Zeitgeist tam da bu nedenle bize kendimizi gösterme sözünü tutamaz çünkü bizi gerçekte bir böcek oluşumuzda tersyüz ederek insan suretinde yalanımızı sürdürmememizi sağlar. Bu anlamda bastırılmış bir düşünce olarak böcek oluşumuz dış dünyanın suretlerinden yansıdığında ise “çok alametler belirir” çünkü gerçeklik, bastırılmış düşüncenin rüya sahnesine dönüşerek, kendisini çeşitli semboller üzerinden bize hissettirir. O hâlde zamanın bir ruhundan söz edilecekse bu günümüzde kaçınılmaz gelecek ufku olarak yapay zekâdır çünkü tekillik makinenin akıllı oluşunun değil “bir özne” oluşunun ifadesidir. Bu durumda insanın üreten değil üretilen bir ürüne dönüşmesi onun tüketiminin bir vesilesinin de artık genetik kopyalama vasıtasıyla gerçekleşeceğini bildirir. Böylesi bir dünyada insanın ölümsüzlük saplantısının karşılanması için organ çiftliklerinin kurulacağını düşünmek artık sadece bir bilim-kurgu filmi senaryosu olarak anlaşılamaz. Elbette tüm bu distopik dünya projeksiyonlarına yapay zekânın tekillik yoluyla öznelliği gerçekleştirmesinin mümkün olmadığı söylenerek itiraz edilebilir. Chomsky ve Searle gibi analitik düşüncenin duayen temsilcileri de bu fikri savunanlar arasındadır. Gerçekten de bakıldığında bütün yapay zekâ modellemelerinin üçüncü tekil şahıs nazarından yapıldığını ve hiçbir biçimde birinci tekil şahıs esasında ele alınmadığını çünkü alınamadığını görüyoruz. Bu anlamda yapay zekâ, gerçekleşmesi imkânsız bir proje olarak da görülebilir. Ne var ki burada anlaşılamayan nokta şudur: İnsan yaparak olan bir canlı türüdür ve bunun anlamı dışsal tezahür itibariyle yaptığının ona benzemesi değil içsel bakımdan onun yaptığına benzemesidir. Bu bakımdan insana söylenmesi gereken; “Ne yaptığına dikkat et çünkü ne yaparsan o olursun.” olmalıdır. İnsan kendisini yapamaz hâle geldiğinde yaptığına dönüşmekten başka çaresi kalamaz ve kendisine yabancılaşmasının temel ontolojik zemini tam olarak burada yatar.

    *Doç. Dr., İstanbul Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Mimarlık bölümleri