MÜSTAKİL EVDEN FASİT DAİREYE

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Selman Bayer

    İnsan bir nokta idi, onu medeniyet çoğalttı. Onu bağlamından kopararak teşhir edilebilir bir nesneye, edebî figüre, kültürel ögeye dönüştürmek yoluyla üzerine ölü toprağı serpti. Böylelikle gözü kararan klasik dönemin yaşayan insanı zamanla hükmeden, zulmeden, rol kesen ve kendisini yok etmeye azmeden bir canavara dönüştü. Onu bu hâle getiren, bilim ve insanperestliğin keskin aydınlığında gölgesinin daha uzun görünmesini yanlış yorumlayarak sürekli tazim ve takdis eden bir zihniyetin ta kendisiydi. Bu trajik dönüşüm insanı bir anlamda obez bir anlamda da her şeyin takıp takıştırıldığı rüküş bir varlık hâline getirdi. Mezkûr zihniyet fit ya da süslü görünmekten kötürüm bir hikmetle tezyin etmeye varan geniş bir skalada insanın insanlığını elinden alan her türlü kökensiz yorumu üzerine bocaladı. İnsan kültür, medeniyet ya da gelişim denen sürecin altında ezildi, ufalandı, kayboldu. Neticede aşırı derecede ilerlemiş bir görme bozukluğuyla hikemi sadeliğinden uzaklaştırılarak parçalandı ve her taşı ve her kelimesi şeytani bir özenle seçilip inşa edilmiş bir Pantenon’a yerleştirildi. Bu hâliyle insan kökeninden uzaklaştı ve teslimiyetiyle kudret kazanan bir özneden ziyade kültürün ya da medeniyetin tezyin ettiği bir büyülü nesne olarak varlığını devam ettirmeye çalıştı.

    Zamanın büyüsüne aldanan günümüz insanı kendi hikâyesine yabancılaşma sürecinde öylesine büyük bir dönüşüm başarısı gösterdi ki hepimizi ziyadesiyle büyüleyip felç etti. Bugün insanın tarihinden söz ederken günün kabullerine dair inancımızı hiç sorgulamadan konuşabiliyorsak biraz da bu büyülenmenin etkisiyledir. İnsan hep aynıydı elbette, konuşan, eğlenen, akleden ve ağlayan bir varlıktı. Lakin insanın aynılığının üzerine yüklenen anlamlar piramidi bir süre sonra insanı korkulası; hakkında efsaneler uydurulan ve pek derinlerine yaklaşılamayacak bir tarihî esere çeviriverdi. Bugün biz bu insandan kaçamıyoruz artık. Sorularıyla yok eden o meşhur sfenkse dönüştü artık insan. Yani aslında bizatihi kendisi yok da hatırası ve hayaletiyle var gibi diyebiliriz. Biraz daha vuzuha kavuşmuş bir zeminde tekrar edersek: İnsan bir nokta idi, onu medeniyet çoğalttı. Ahlakın çeperinden sıyrılmış keskin bir zekânın, kültürün ve medeniyetin biriktirdiği hatıralara, sözde anlamlara, kötürüm kutsamalara ve uydurulmuş merasimlere boğarak etkisiz hâle getirdi onu.

    Maddi iktidar ya da manevi otoritenin, yeryüzünün hüküm gücünün kendisine emanet edildiği insan parçalandığında geriye onunla birlikte anlam kazanan, değerlenen bir mekân duygusu da kalmadı. İnsanın kendisini anlaması ve anlamlandırması amacıyla kendisine kerteriz noktası olarak belirlediği ev artık yok. Hazreti Mevlânâ’nın o eşsiz teşbihiyle söylersek bir pergel olarak sabit ayağının bulunduğu mukaddes bölgeyi tahrif etmesi insanın geçirdiği bu çözülme ve parçalanma sürecinin en nihai kaybı olarak kaydedildi. İnsanın parçalanması, insanla insan, insanla tabiat ve insanla Tanrı arasındaki sınırların belirsizleşmesine sebep oldu. Aslında yalnızca bu cümle bile parçalanmanın boyutunu göstermeye yeterli görünmektedir. Bu uzun ve sancılı süreç nihayetinde en temel hareket noktasının, yani o şaşmaz sabitenin kaybını da kaçınılmaz hâle getirdi. Bu anlamda ev insanın içinde bulunduğu dünyanın ya da kendi içinde yürüttüğü iktidarın tecelli ettiği mekân olarak insanla birlikte tahrif edildi. Böylece ev insanın teslimiyetten kaçarak maruz kaldığı iktidarsızlığın karanlık ama ziyadesiyle ekonomik ve kullanışlı tapınağına dönüştü.

    Bu yüzden bugün ev dendiğinde yuvadan ziyade bir yatırım aracı akla geliyor. Batılın kucağında hakikatçılık oynayanların dahi kaçınamadığı bir tersinden takdis süreci buradaki trajediyi görmeyi engelliyor. Bir yatırım aracı olarak evin parçalanmış ve çoğalmış insanın Mescid-i Dırarına dönüştüğü gerçeği idrak edilemiyor. Modern, çağdaş, Faustyen nasıl tanımlarsanız tanımlayın neticesinde kötürümlüğüyle arzıendam eden insanın varoluşu bu yeni ev yorumu üzerinden yeniden kurgulanıyor. Hatta bu varoluş kadim düşüncenin simsar ruhlu tercümanlarınca birtakım hikemi ifadelerle tahkim dahi edilebiliyor. Bu trajikomik tavrın mahiyetini izah etmek için bir örnek yeter kanaatindeyiz. Mesela memleketin siyasi zehirlenmeye maruz sathından kenara çekilmek suretiyle, gündemi meşgul eden kayıkçı kavgasının dışında olmaya gayret göstererek yapılan konutlaşma eleştirisine bile tahammül edilemiyor. Daha nazari zeminde eleştirdiğiniz günümüz konutlarının, hatta barınaklarının savunusunu yapanlar, düşünürken özgürleşen insanı felce uğratan, son model sofist bir müfredatı pürtelaş üzerinize boca etmekten çekinmiyor. Nazari zeminden konuşanların tamamı, ustalıkla takdis ve takdim edilen bir emeğe karşı kör kalmakla itham ediliyor. Lakin bu sofist savunmada, telaştan olsa gerek en temel motivasyonun, nüansın kaçırıldığı aşikâr. Çünkü insan doktor olmasa da hastalığına dair makul tarifler ya da tespitler yapabilir. Bunun en temel faydası iyileşmek yönünde gösterilecek iradeye olacaktır. Bu iradenin ilk kademesi hastalığı kabul etmektir. Bu sürecin kolaylıkla atlatılabilmiş olması iyileşmeyi kolaylaştıracaktır. Oysa yukarıda kısaca izah etmeye çalıştığımız tavır henüz hastalığın dahi fark edilemediğini gösteriyor. Çünkü evin rayiç bedeli ve yatırım değeri üzerinden kurgulanması insanla bağlantısını değil sistemle bağlantısını önceleyen bir anlayışın hâkim olduğunu ele veriyor.

    Ev her şeyden evvel bir paradigmadır. Paradigması olmayanın düşüncesi olmaz. Düşüncenin olmadığı yerde yukarıda izah edilmeye çalışılan zihniyetin hâkimiyetine müsait bir boşluk olacağı muhakkaktır. Diğer yandan düşüncenin olmadığını kabul etmek bile aslında başlı başına bir adımdır. Bu adımın dahi kabul edilmediği; sağdan soldan transfer edilmiş birtakım kavramlar, fikirler ve artistik cümlelerle kifayet edildiği mezkûr boşluktan anlaşılıyor aslında. E böylesi bir boşlukta düzen olmayacağı da aşikâr. Birtakım düşünce müsveddeleriyle idareimaslahat yapılacağı da tahmin edilebilir. Oysa boz bulanık fikirlerden bir düşünce terkibi yaparak bunu satmaya çalışmak ölçülerini bilmediği bir karışımı satarak şifa dağıtmaya benzer. Günümüz dünyasında ölçüsüzlüğün en yaygın hastalıklardan biri olduğunu düşünürsek örneğin şiddetini de idrak edebiliriz diye düşünüyorum. Bu ölçüsüzlükle malul bir zihniyet de hâliyle düşünmenin en temel gereksinimi olan paradigmanın yokluğunu görmezden gelebilmektedir. Bu paradigmanın yokluğunu tahfif eden bir zihniyetin evin çağrıştırdığı manaları anlamak konusunda tembellik edeceği de öngörülebilir sanırım. O hâlde evin bir insanı yeniden düşünmek için temel bir paradigma olduğunu kabul etmek durumundayız.

    Ev temeli olan bir temeldir. Evin temeli zamana ve mekâna tetabuk etmesidir. Evin bir yatırım aracı olarak telakki edildiği bir zamanda evden mülhem bir düşünsel zeminin yokluğu dolayısıyla düşünce de pazara düşecektir hâliyle. Sonra da pazardaki düşüncenin işgüzarlığıyla evin kâr getirici, kaliteli, sağlam, sıcak ya da müstakil olmasına vurgu yapılacaktır. Oysa sahih ve silsilesi sağlam bir düşüncenin üzerine inşa edildiği bir zemindir ev. İnsanın olduğu ve oldurduğu atölyedir. Kazılmış bir çukura tıka basa doldurulmuş heveslerin muhkem ve göz alıcı bir kalıba girmesi hiç değildir. Bugün bir düşünce geleneğimizin olmaması ya da düşünce alanında boşluğu edebiyatçıların doldurması evin bu manasının kaybolmasıyla da izah edilebilir aslında. Tahkim edilmesi ve sağlam bir temel olarak zemin teşkil etmesi gereken bir çukurun birtakım heveslerle tıka basa edilmesi düşüncemizdeki edebiyat takviyesini doğrudan çağrıştırmaktadır.

    Abdurrahman Arslan bir yerde “Ahlak insanın evidir.” diyordu. Tam tersini de söyleyebiliriz sanırım: Ev insanın ahlakıdır. Tasavvuf literatürüne başvurarak izah etmeye çalışırsak evin dört duvarı şeriatı; odalar ise sırasıyla tarikat, marifet ve hakikatidir. Hulasası ev insanın bihakkın tezahür, tebarüz ve tekâmül ettiği mekândır. İnsan varlığını ahlak denilen o evde sürdürür. Parçalanmış bir dille izah etmek gerekirse düşünmek ve inanmak da böylesi bir varlıkla mümkündür dememiz icap eder. Bilindiği gibi en kâmil hâlini Kınalızâde’nin Ahlâk-ı Alâî’sinde bulan ahlak geleneğimiz üç temel sacayağı üzerine inşa edilir. Bunun en mühimi tedbir’ül menzildir. Tedbir’ül menzil ev idaresi anlamına gelmektedir. Lakin hem zahir hem de bâtın anlamını mündemiçtir. Yani ev idaresi evin ekonomik ve idari yönetimiyle birlikte ailenin ahlakı ve terbiyesini de içermektedir. O hâlde ev ahlakın ve siyasetin ilk okuludur diyebiliriz.

    Bütün bu izahattan sonra şunu kolaylıkla iddia edebiliriz ki bizim evimiz, bizim batıl/ı/lığımızın mekânıdır. Bu hâliyle inşa edilen ve pazarlanan evin içerisinde insana ve dolayısıyla İslam’a dair her detay bu kötürüm zihniyetin küratörlüğünde düzenlenmiş bir müzenin estetik parçalarından ibarettir. Küratör ifadesinin etimolojik kökeni hatırlandığında trajedi daha bir açıklığa kavuşacaktır. Küratör Latince dikkat çekmek manasına gelen “curare” fiilinden türetilmiştir. Dikkat çekmenin teşhirle akrabalığını hatırladığımızda hâlihazırdaki durumun batıllığını da idrak edebiliriz. Çünkü ev artık bir teşhir mekânıdır. Örtünmenin, gizlenmenin ve bu yolla kemale ermenin mekânı değildir. Ayrıca kavramın tarihine biraz eğildiğimizde mesaj daha da açılacaktır. Küratörün Roma’da reşit olmayanlara, akıl hastalarına, savurganlara yardımcı olan, refakat eden onları çekip çeviren memurlar olduğunu görürüz. Bu da evin ve içindeki insanın çaptan düşmüşlüğünü ve pasifliğini gösterebilecek bir manayı beraberinde getirecektir.

    Küratör kapitalizmin misyoneridir. İç mimar da diyakozu. Her ikisinin de evi yaşanabilir ve tekâmül edilebilir bir mekân olarak görmedikleri aşikârdır. Bilakis evi artık teşhir edilebilir ve daha yüksek bir fiyata satılabilmesi için tezyin edilebilir bir mekân olarak görmektedirler. Ev dediğimiz o fasit dairede ya da müzede yuvamıza yani kendimize gelemeyiz aksine her gün daha da artan bir yabancılaşmayla kendimizi ziyaret ederiz. Geçmişle aramıza emin bir mesafe koymak için de bu ziyareti ballandıra ballandıra anlatırız. Oysa anlatmak dile düşürmektir. Dile düşen her şey ederi ölçüsünde daymonik bir sanatın nesnesine dönüşür. O nesneler de adına ev dediğimiz sıcak müzelerde belli bir tertip içerisinde sergilenir. Bu tertip insanın hâline göre değil zamanın modasına göre değişir, değiştirilir. İnsana maddi manevi yük olur. Sadeliğin ilahî düzeninden şıkın şehvetli ve büyüleyici düzensizliğine geçilir. Alınan ya da atılan her nesnede insan biraz daha parçalanır, biraz daha kökeninden uzaklaşır. Ev artık insanın, insanlığın mezbahasına dönüşmüştür. Ama kültür ya da medeniyet bunu öylesine güzel ve mahir bir şekilde allayıp pullar ki ev bir sanat eserine hatta kendimizi sergilediğimiz bir müzeye dönüşüverir. Kendimizi gizlediğimiz bir mahremin büyük küratörlük numaralarıyla müzeye dönüşmesi evin toplamda hane gelirine sağladığı kazancın kutsanmasını da beraberinde getirir. Ev bir yatırım aracına dönüşüm sürecini tamamlamış olur. Böylece kapitalizmin misyonerliğini yapan küratör de amacına ulaşmış olacaktır.

    Yazının başından beri evin ilk anlamından, güncel karşılığından, kendisinden öte bir manası olduğunu ifade etmeye çalıştık. Hülasa edersek ev insanın vatan-ı aslisinin izdüşümüdür. İslam fıkhındaki kavramsallaştırmayla söylersek ev aslında vatan-ı asli, vatan-ı ikamet ve vatan-ı süknânın hepsini birden karşılayan bir genişliğe sahiptir. Evdesindir, vatan-ı aslinin manası zuhur eder. Ev emanettir, vatan-ı ikametin manası zuhur eder. Ev de sakin olursun, vatan-ı süknâdır. Sufiler vatan-ı asliden kasıt ahirettir, derler. Cennet de cehennem de ahirettedir. O hâlde bir vazifesi de dünyayı güzelleştirmek olan insanın evi cennete de cehenneme de dönüşebilir. Bu insanın tercihine bağlıdır. Tercih de özgürlüğün varlığını göstermektedir. İnsan bu özgürlüğüyle insandır. Hem kendisini hem de evini bu özgürlüğün gölgesinde dönüştürür. İnsanın, Tanrı’nın kendisini gördüğü ya da görmek istediği hâle en yakın hâl evde mümkündür. Evi olmayanın vatan-ı aslisine giden yolu kaybolmuş demektir. Evini sevmeyen vatanını sevemez. Vatan sevgisinin her türlü suiistimale açık spekülatif ve hâlihazırda dolayımda olan yorumu da evsizliğimizden kaynaklıdır. Vatan bir sure ise, ev onun açıldığı müteşabih ayetidir. Ev milletin sırrıdır. Evin ne anlama geldiğini bilmeyenin aslında evi yok demektir. Evi olmayanın vatan sevgisi de vatanı ya da bir mekânı vatan yapan ruhu genişletmesi mümkün değildir. Hastalıklı bir hâletiruhiyeyle sürekli daraltır ve o daralma neticesinde kendisine benzerlik göstermeyeni dışlar. Bu da evin bütün çağrışımlarıyla birlikte zenginliğini yok eder. Onu güncel anlamına hapsedip bir barınağa çevirir. Ev ev değildir artık ve içerisinde insan da yoktur.

    Evin böylesine zengin manalarından haberdar olmayan biri için evlerden oluşması gereken bir bütün olarak vatan da eninde sonunda satılabilir bir şeye dönüşür. Yalnızca henüz fiyatını bulamamıştır. Yatırım aracı olarak tasarlanan bir evde kârlı düşler görmeye alıştırılmış bir insanın değerler manzumesi hâliyle kapitalin büyüleyici kavramlarından ibaret olacaktır. Parçalanmış ya da paralanmış bir insandır o. Sürekli de paralanmayı arzulamaktadır. Bunun için kendisine emanet edilen varlığı gözden çıkaran bir simsarın yapamayacağı şey yoktur. İnsanlığı elinde kaldığında obez bir varlığa dönüşen etini doyurabilmek için insanlığının son kalesi olan evi de satışa çıkarmış olması “Fiyatını bulduğunda her şey satılır.” amentüsüyle hayatımızı kuşatan zihniyete teslim olduğunu gösterir zaten. Oysa insan, ev ve vatanın ayrı olduğunu vehmetmek ileri derecede bir görme bozukluğunun alametidir. Pazar bu görme bozukluğunun tezahür ettiği yerde kurulur. Simsarlar, tüccarlar ve köleler hep bu pazarda dolaşmaktadır. İnsansa bu pazardan ve bu pazarın müfredatından haberdar olsa da uzakta olmaya çalışandır. Çünkü evi ve vatanı kendisinden ayrı görmeyen bir zihniyetin kendisini satması gibi bir şey söz konusu değildir. Hâliyle evi ya da vatanı satması da düşünülmemelidir. Bu yüzden vatan satılmaz edebiyatının onun tarihinde ve kültüründe hiçbir karşılığı yoktur. Yoksa vatan satılmaz edebiyatı vatanın satılabileceği gibi bir fikri ciddiye alan, gündeme getiren ve bunu dert edinenler arasında neşvünema bulur ki bu da fiyatını bulmayı bekleyen bir pazarın göstergesidir.

    Mezkûr pazar günümüz siyasetinin hayat bulduğu yerdir. Günümüz siyaseti bu pazardan beslenir, bu pazarı besler. Bu siyasetin seyisleri bunun kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu, kaderimize razı olmamız gerektiğini söyleyen muhteşem bir retoriğin gölgesinde çarşılarına pazar aramaya devam ederler. Oysa özgür insanlar olarak telakki edilmesi gereken politikacılar, hayatın zorunlulukları ve faydalarının ötesinde güzel fiiller ortaya koymalıdır diyordu Byung Chul Han. Hemen ardından da ekliyordu “Bir toplumun korunması için zorunlu olan ev geçimi veya idaresi politik eylemler değildir.” Böylece yukarıda zikrettiğimiz tedbir’ül menzil kavramı biraz daha vazıha kavuşmuş olur.

    Abdurrahman Arslan bir yerde, Kur’an’da hiçbir peygamberin hicret ettiği yere geri dönmediğini söylemişti. Peygamberlerin her biri doğduğu şehri terk ettikten sonra orası helak olmaktadır. İnsanın, insanlığın terk ettiği yerin kaderi hakkında ne manidar bir örnek aslında. Lakin bunun tek bir istisnası var. Risaletpenah Efendimiz Mekke’ye döner, Mekke onun dönüşüyle hayat bulur. Çünkü Mekke evdir, ev Mekke’dir. Ev insanla birlikte vardır. İnsan eve döndüğünde ev de hakiki varlığına bürünmüş olur. Bu anlamda ev yerleşik hayatın mekânıdır. İnsan bir kararda olmak gerektir. Bir kararda olmak da yerleşmekle mümkündür. Meskûn mahal kararda durulan mekân demektir. İnsanlık Hatem’ül Enbiya’ya kadar göçebedir, kararını arar. Resul-u Zîşân Efendimizle birlikte yerleşik hayata geçme sürecini tamamlamıştır. O yüzden Mekke her zaman ev olmasına rağmen ancak İmam’ül Ahrar Efendimizle birlikte geri dönülecek bir mekân, bir daha hiç kaybetmemek üzere gerçek bir ev hüviyetini kazanmıştır. Sair peygamberân-ı izâm’ın temsiliyet makamlarını hatırlayıp Resulus’sakaleyn Efendimizin hepsini şahsında mündemiç kılması bu göçebe hayatın bir tekâmül süreci olduğuna delalet olarak okunabilir.

    Peter Vatson, Fikirler Tarihi’nde bunu kendi seküler lisanıyla şöyle ifade ediyordu “İnsanın dinî bilinçlenmesi de bir evi olmasıyla mümkün olmuştur.” Evet insanın dinî bilinçlenmesinin, tekâmülünün nihayeti Kabe’nin ev manasını hakkıyla tamamlanmasıyla paralel bir süreci takip etmektedir.

    İslam evini mamur etmenin, eviyle mamur olmanın neticesinde hak din olarak yayılmaya başlamış ve o günden bugüne yayılmasını devam ettire gelmiştir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz sanırım: Annemarie Schimmel’in ifadesiyle “tefekkürün halvetinden tebliğin ve eylemin celvetine” yönelen insan evvela evde kendisi olur. Her gün devam eden, süregiden gündelik hayat mücadelesini hakkıyla yürütebilmek için bir süreliğine çekildiği halvethane olan ev onun kendisini, hakikatini ve vazifesini hatırladığı ve hakkın tecellisini beklediği mekândır. Schimmel devamında izahını genişletir: “Dinî jargonda ev, insan kalbi için en sık kullanılan mecazlardan birisidir. Lâ süpürgesiyle sürekli temizlenmesi gereken bir yerdir. Ev temizlenip içinde dinsel olmayan hiçbir toz kalmadığında ‘dulcis hospis animae’ yani ruhun hoş misafiri girip o eve yerleşebilir.” Şemseddin Sivasi hazretlerinin “Sür çıkar ağyarı dilden ta tecellî ede Hâkk/ Padişah girmez saraya hane mamur olmadan” ifadesi de yukarıda kuru bir dille anlatmaya çalıştığımız durumun bu topraklardaki veciz izahı olarak kaydedilmelidir. Çin ve Rum ressamların hikâyesini hepimiz hatırlarız. Tam bu süreçte hatırladığımızda ise bu izahat daha da açılır. Cilalanan duvar bütün renkleri, figürleri yansıtmaya müsaittir artık. Hak ya da ruhun hoş misafirinin teşrif edeceği ortam sağlanmıştır.

    Bilindiği gibi geleneksel Türk evlerinde inşa içten dışa doğru devam eder. İnsanın inşası da aslında böyledir. Modern mimarlığın deyimiyle söylersek işlev biçimi takaddüm eder. Medine’nin inşası da böyledir. Önce işlev, iç dünya imar edilir onun akabinde biçim yani dış dünyanın imarına geçilir. Bu katman katman değerlenir. Medine’ye yerleşildiğinde evvela iç yani hane-i saadet inşa edilir sonra da şehir onun etrafında genişler. Güzellik de içten dışadır aslında. Cengiz Bektaş’ın deyimiyle dış güzel oluyorsa bu için güzelliğindendir. İçin güzelliği dışa yansımaktadır. Bugünkü çirkinliğimiz evimizin güzelliğini yitirmesindendir. Bu güzelliğin Byung Chul Han’ın harikulade bir bilgelikle maskesini düşürdüğü o pürüzsüz güzellikle herhangi bir bağlantısı, alakası yoktur.

    Eski ustalara mimari ölçü var mıydı diye sorduğunda hep aynı cevabı almış Cengiz Bektaş: “İnsanlar konuşa konuşa.” Yani ölçek insan. Diğer yandan belli bir eğitim seviyesine sahip insanla o eğitim seviyesine sahip olmasa da aynı terbiyeden geçmiş insan arasındaki iletişimin boyutunu da göstermektedir bu. İnsanın değişkenliği, tekâmülü de göz önünde bulunduruluyor. Hâliyle ev de insana göre farklılaşıyor ama her daim insanca pek insanca oluyor. Oysa bugün devletin katı kurallarıyla mimariye dayatılan şablonda insan yok. Lisan da yok. Devlet kendi dilini, ölçütünü ve zihniyetini dayattığı gibi insanla mimar arasındaki ilişkiye olduğu kadar insanın evi aracılığıyla sürdüreceği kendisi ve Tanrı’sıyla ilişkisine de karışmış oluyor. Böylece ev büyüsünden, imkânlarından ve kökeninden arındırılıyor. Bugünün nitelendirmesi ile ne kadar güzel, geniş ve sağlam olursa olsun asli güzelliğini yitirerek bir pürüzsüzlük nesnesine dönüşüyor. Bir paradigma olarak değil bir yatırım aracı olarak parçalanmış insanın çözülme sürecinin mekânına dönüşüyor. Parçalanmış ve büyüsünü yitirmiş bir insanın inşa ettiği devletin başka türlü davranması beklenemez elbette. Hâliyle bu trajik dönüşümün eninde sonunda dönüştürdüğü evin kaderine de tesir edeceği herkesin tahmin edebileceği bir sonuç. Lakin bu çözülmenin devlet eliyle kuramlaştırılması, büyüsü bozulmuş ve vehimlere boğulmuş insan için de hesap edilmesi zor bir felakettir.

    Evin kutsanarak bir yatırım aracına dönüşmesi cahiliye dönemi putlarını da hatırlatmaktadır. Bu dönüşümün put kelimesinin dönüşümüyle birlikte hatırlanması manayı daha vazıh hâle getirecektir. Bilindiği gibi Arapça “heykel” kelimesinin kökeni Sümercededir. Sümerce egal demek olan “heykel”in dil içindeki dönüşümüne yakından bakıldığında paralellik daha da açığa çıkacaktır. Egal e (ev) ve gal (büyük) kelimelerinden teşekkül etmektedir. Aslında “büyük ev” manasına gelen egal zamanla mücessem tasvirler (heykel) için de kullanılmaya başlanmıştır. Evin içindeki temizliğine dikkat edilmeden birtakım dünyevi şeylerle doldurulması bir yerden sonra evin dışarıdan içeriyle doğru anlam değiştirmesine ve kendini kirleten nesneleri de tesmiye etmesine zemin hazırlamıştır. Böylece ev ile heykel ya da put kelimesi arasında pek bir fark kalmamaktadır.

    Artık toparlanmanın vakti geldi zannederim. Son zamanlarda sık rastladığımız ev tarifleri sürekli aynı noktaya geri dönmektedir. Maslowe’un kişilik kuramındaki ev tanımına. Güvenlik vurgusu fazlasıyla ön planda olan bu tanım her ne kadar insanın tarihine paralel görünse de aslında modern bir tanımdır. İnsanın zamana göre konumlanmasını ve bu konum neticesinde ortaya çıkan sonuca göre değerlendirilmesini dayatan bir tarihin yorumuyla insanın ilkel güdülerini hatırlatır gibidir. Eve dair bu yorum biraz da modern tarih anlayışı çerçevesinde karakterize edilen ilk/el insanın hikâyesinde anlamlı olabilir elbette. Bu anlamda tarihle paralel görünebilir. Ama her hâlükârda eksik, her hâlükârda moderndir. Çünkü insan her daim kemale doğru bir teveccühe sahiptir. Tam da bu yüzden, evi, tekinsiz ve teklifsiz dünya ile arasına koyduğu bir sınır olarak değil bilakis kendi kemalinin vücuda geldiği bir tezgâh, ocak, atölye olarak tasavvur etmelidir.

    Yazının başlarında zikrettiğimiz gibi insanın dönüşümünün en nihai aşaması evin kaybolmasıydı. Evin bütün geleneksel manalarını soyunup bir arzu nesnesine dönüşmesi Hölderlin’in şiirinde anlattığı gibi ağır ağır gerçekleşmiştir. Bu süreç neticesinde de kökeninden uzaklaşmıştır elbette. Nihayetinde ev, yazının başlığını hatırlayarak söylememiz gerekirse, bugünkü hâliyle fasit bir daireye dönüşmüştür. Evet, bir zamanların müstakil evi artık fasit bir dairedir. İnsan da hâlâ kaybolmayan geleneksel kodlarıyla, bu fasit dairede öğütülmeye maruz kalmaktadır. Müstakil kelimesinin istiklal ile olan akrabalığını hatırladığımızda aslında bu süreçte neyin kaybedildiğini de idrak etmiş oluruz. Müstakil ev tarih boyunca özgürlüğüyle arzıendam etmiş insanın büyüleyici bir özgürlük vaadiyle kandırılarak koparıldığı vatan-ı aslidir aslında. Fasit daire ise Heidegger’in zikrettiği güzelliği olmayan zamanın mekânıdır. Güzelliğin olmadığı bir mekânın karanlığı ve çürütücülüğü ise hepimizin malumudur.