İLİM BİZİM NEYİMİZ OLUR?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Çok eski dönemden beri insan, pek çok şeyde düzen arayışı içinde olmuş ve bu, çeşitli yollarla elde ettiği bilgileri de içine alarak onları tasnif etme ve çeşitli kümeler altında toplama ihtiyacını doğurmuştur. Böylelikle bilgilerin hangi kümeler altında yer aldığı ve kümelerin birbiriyle olan bağlantısı ve sınırı birlik oluşturacak şekilde ortaya konulmuştur. Kümeler bazen bilginin konusu, bazen gayesi, bazen metodu, bazen kaynağı vs. dikkate alınarak oluşturulmuştur. İslam dünyasından birkaç örnek verilecek olursa mesela Kindî (ö. 873) insani-ilahi, Âmirî (ö. 992) milli-hikemî, Hârizmî (ö. 997) arabi-acemî, Gazzâlî (ö. 1111) şeri-gayrı şeri, Ahmet Cevdet (ö. 1895) nakli ve akli derken bilginin kaynağını; Fârâbî (ö. 950), İbn Sînî (ö. 1037), Taşköprizâde (ö. 1561) ayni-zihnî-lafzi-hatti Süleyman Sırrî (eserin tabı tarihi 1310) nazari-amelî, derken objenin kendisini, İbnü’l Ekfânî (ö.1348), gaye ve âlet derken bilginin gayesini, Seyyid Şerif Cürcânî (ö. 1413) nazari ve riyazi1 derken bilginin kazanım metotlarını dikkate almıştır. Çoğaltılması mümkün olmakla birlikte bu örnekler kültürümüzde ilimler tasnifinin oldukça mühim bir yer tuttuğunu göstermeye yeter. Bunun yanı sıra Fârâbî’nin İhsâu’l Ulûm’u, Hârizmî’nin Mefâtîhu’l Ulûm’u, Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 1210) Hadâiku’l Envâr’ı, el-Âmulî’nin (ö. 1352) Nefâisü’l Fünûn’u, Taşköprizâde’nin Miftâhu’s Saâde’si, Mehmet Emin Şirvânî’nin (ö. 1626) el-Fevâidu’l Hakâniyye’si gibi, ilimleri tanıtmaya, konularını ve sınırlarını göstermeye yarayan bir çok eser de yazılmıştır. Hatta Taşköprizâde ilimler tasnifini bağımsız bir ilim olarak kabul eder.2 Bu tasniflerde gözetilen ilke onları birlik içinde ortaya koyacak bir yönün ortaya konulmasıdır. Nitekim bu husus mantık eserlerinde cihet-i vahdet olarak adlandırılır ve en çok rağbet göreni konu cihetinden yapılan tasniflerdir.

    Kültür tarihimizde daha çok iki çeşit yaklaşım dikkat çekmiştir. Bunlardan ilki akli ilimlerin tasnifini gözeten sınıflamalar, diğeri de dinî ilimleri de gözeten sınıflamalardır. İbn Sînâ örneğinden hareketle akli ilimler, teorik ve pratik olarak ikiye ayrılır. Teorik ilimlerin objeleri, varlıkça süjeden ve onun iradesinden bağımsızdır. Pratik ilimlerin objesi ise süjenin iradesiyle oluşan varlık alanıdır. Teorik ilimler de kendi içinde maddeyle ilişkisine, yani soyutluk derecesine göre doğa ilimleri, matematik ilimler ve metafizik ilimler diye üçe ayrılır. Her ilimler kümesinin alt dalları da vardır. Aynı şekilde pratik ilimler de süjenin diğer insanlarla ilişkileri bakımından üçe ayrılır. Süje tek başına ele alındığında ahlak, ailesi ile ilişkisi içinde ele alındığında ev idaresi, toplumla ilişkisi itibariyle ele alındığında siyaset olarak kısımlara ayrılır. Dinî ilimleri gözeten yaklaşım ise İbn Haldûn örneğinden hareketle ilimler şeri ve akli olarak ikiye ayrılır. Ayırımın ilkesi ilmin me’hazı, yani alındığı kaynaktır. Buna göre şeri ilimler hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, rüya tabiri, tefsir olarak sıralanırken akli ilimler de mantık, aritmetik, geometri, astronomi, müzik, doğa ilimleri ve metafizik şeklinde sıralanır.3 Bu iki yaklaşımdan birinin tercih edilmesi, kişinin meşgul olduğu alana göre değişmektedir. Dinî ilimlerle meşgul olan birisi hâliyle onları içine alan bir sınıflamayı tercih edecektir.

    Burada ilim kelimesinden kaynaklanan bir hususa da işaret etmek gerekiyor. Şöyle ki, “ilim” ile konusu, yüklemi, ilkeleri ve sorunları içeren bir bilgiler kümesi mi anlaşılacaktır? Nitekim ilmin bu anlamı bugünkü hâliyle bir disipline veya bir bilime karşılık gelecektir. Yoksa “ilim” ile bir süje tarafından üretilen bilgi mi anlaşılacaktır? Bu anlamıyla “ilim” dinî, ilmî, felsefi bir bilgi olacak ve bu, epistemolojiyi de ilgilendiren bir soruna dönüşecektir. Bir başka husus da ilim ile cüzi/tekil bir anlama değil, külli/tümel bir anlama işaret ediliyor olmasıdır. Nitekim ilmin bu yöndeki kullanılışı, İhvân-ı Safâ (X. yy) ve Amûlî gibi istisnalar olmakla birlikte, tarih ilimlerinin birçoğunun gözden kaçmasına yol açmıştır. Zira tarih ilimleri, tekil olayların bilgisini içerdiğinden tümel niteliğe kavuşamamaktadır. Oysa felsefe geleneğinde “ilim” ile aranan şey değişmeyen bir bilgiye ulaşmaktır. Bir başka açıdan tarihî bilgi, değişen olayların bilgisi olduğu için insanın ahlaki ve uhrevi yetkinleşmesinde bir rolü ve değeri olacağı düşünülmemiştir.

    Rönesans’la birlikte başlayan antikiteye ve doğaya dönüş hareketi doğa bilimleri üzerinde etkisini zamanla göstererek bilimler teker teker bağımsızlıklarını kazanmış ve tecrübeye ilişkin bilimler hızla ilerlemiştir. Bu bilimlerin yöntemlerinin objeleri üzerindeki geçerliliğinin ve test edilebilirliğinin etkisi ve insan hayatının konforuna dair sağladığı avantajla birlikte dikkatler doğa bilimleri üzerinde toplanmıştır. Ne var ki tarih ve sanat gibi insani başarılar alanı, gerçek anlamda gereken ilgiyi 19. yüzyıl sonrası elde etmiş ve böylelikle insani başarılar alanı kendine ilimler içinde bir yer edinebilmiştir. Doğa bilimleri karşısına tarih bilimleri veya manevi/beşerî/sosyal bilimler yerleşerek bugünkü bilimler sistematiği içindeki yerini almıştır. Her ne kadar sabit veya değişmez bir ilimler tasnifi mevcut değilse de pratik olarak işlerin yürümesine yarayan sınıflamalar olagelmiştir.

    Bir ilim dalında çalışan kimsenin bütün içinde o ilmin yerini ve bağlantısı olan diğer disiplinleri bilmesi ve ihtiyaç miktarı onlardan yararlanması gerekir. Nitekim eskiden bir ilimle meşgul olan bir alim, herhangi bir ilmin, ilimler içindeki yerini ve mertebesini bildiği gibi, o ilmin ilkelerine göre meselelerin çözümlerine gidiyor, ihtiyaç miktarı ilgili diğer disiplinlere atıfta bulunarak mufassal bilgilerin oradan talep edilmesi gerektiğini not düşüyordu. Birçok âlim, belagat, fıkıh, kelam ve felsefe gibi ilimlerde derinlik kazandıktan sonra İslam dininin temel kaynakları olan Kur’an ve hadislere yönelerek kazanımları ışığında onları aydınlatmaya çalışıyordu.4 Nitekim Kur’an ve hadislerin muhtevalarına bakıldığında varlıkla, evrenle, insanla, toplumla ilgili birçok mesele kendini gösterir. Bu sebeple onların aydınlatılması birçok ilmin bilinmesini gerektirir. Ne var ki, günümüzde bir ilimdeki derinlemesine bilgi ve o alanda uzmanlaşmanın verdiği bir öz güvenle (!) onlar “Ansiklopedik alim” veya buna benzer terimlerle adlandırılır oldular ve bilgileri de yatay ve sathi olarak nitelenmeye başlandı. Oysa ormanı tanımakla ormandaki ağaçları tek tek tanımak arasındaki fark görmezden gelindi. Belki ağaçların tek tek bilgisi bize çok şey kazandırıyor fakat ormanın içinde yolunu kaybetmiş bir şekilde bütünlüğü görmezden gelmemize yol açıyor. İlmin anlam ve değeri açısından günümüz ilim insanının önemli eksiklerinden biri de üretilen bilgilerin toplamda neye işaret ettiği meselesidir. Bunun çözümlerinden biri de bir benzetmeyle ilim dalından ilim ağacına geçiş yaparak bir bütün hâlinde ilimi görmektir. İşte o zaman ilim, anlam ve değerini bize vermeye başlayacaktır.

    Günümüzde pek çok ilim dalı mevcut olsa da ilim, sonuçta belli ilkeler ve yöntemler ışığında varlık alanlarına girmeye çalışan, incelediği varlığı veya varlık türünü, türün zati özellikleriyle, varlık şartları ve sebepleriyle, diğer nesnelerle ilişkileriyle birlikte, varsa tabi olduğu yasayı tespit eden, kendi içinde birlik arz edecek şekilde bir bütün oluşturan bilgiler kümesidir. Bu sebeple ortak olan özellikleri dikkate alarak onları sınıflamak hâlâ mümkündür. Fakat yapılan bir tasnife umutlar bağlamak da doğru olmasa gerektir. Zira tasniflerin bağlayıcılığı yoktur. Tasnifin ilkesi değişince sonuç da değişir. Ayrıca ilimleri yerli yerince tüketen ve onlara hakkını veren tasnif oldukça zordur. Bununla birlikte herhangi bir ilimler tasnifi, bir kimsenin ilim anlayışını, tavrını ve duruşunu ortaya koyma adına önemli işler başarır. Yıllar öncesinden Şehrezûrî’nin (ö.1181) yaptığı ilimler tasnifi belki güncellenerek gelenekle yeni durum bir araya getirilebilir. Ona göre ilimler, hakiki ve örfi şeklinde ikiye ayrılır. Hakiki ilimler, değişmeyen objelerin bilgisi iken örfi ilimler değişen objelerin bilgisidir. Hakiki ilimlerin altına felsefi ilimler yerleştirilirken örfi ilimlerin altına dil, edebiyat vb ilimler yerleştirilir.5 Bu tasnifin esası oluş içinde olan ve olmayan, toplumdan topluma değişen ve değişmeyen, tekil olan ve tekil olmayan objelerdir. Oluş içinde olan, toplumdan topluma değişen ve tekil olan bilgiler kümesini manevi ilimler, diğer kümeyi de gerçek ilimler olarak belirleyebiliriz. Manevi ilimler kümesi, kendi içinde tekliği olan, anlaşılmayı bekleyen objeler alanı olduğu için, bu kümenin altına dil, din, felsefe ve sanat tarihi gibi diğer tarih ilimleri yerleşir. Diğer taraftan gerçek ilimler bütün insanlar için ortak olan, “bireyselliği” olmayan objeler alanı dönük olup, o da kendi içinde formel ve içerikli/materyal ilimler grubuna ayrılır. Formel bilimler altında mantık ve matematik ilimler yer alırken içerikli ilimler altında doğa bilimleri ve uygulamalı bilimler yer alır. Her biri de kendi içinde alt gruplara ayrılabilir. Bazı ilimlerin işlevini yerine getirirken diğer ilimlerle işbirliği kaçınılmaz olarak var olsa da bu esası değiştirmeyecektir.

    Yazımızı başlıktaki soruya dönerek tamamlayalım. Fârâbî’ye göre insan sahip olduğu imkânları gerçekleştirmek üzere var olmuştur. Fârâbî buna kısaca mutlu olmak der. Bu imkân nazari, fikrî, ahlaki ve amelî üstünlüğü kazanmakla gerçek olur.6 Benzer şekilde İbn Sînâ da insani nefsin kemalini/yetkinliğini varlığın bilgisi ile nakışlanmak ve kazanılması gereken erdemleri kazanmakla sağlandığını düşünür.6 Bize göre de ilimler sınıflaması altına yerleşen bilgiler, insanın imkânlarını açığa çıkartan ve yetkinliğinin oluşturan bilgilerden ibarettir. Tamamlayıcısı olmadığını söyledik; zira tamamlanma ahlaki ve amelî erdemlerle birlikte olacaktır. Bir başka açıdan her ilimler sınıflaması aynı zamanda varlığı kısımlara ayırma ya da varlığı anlama ve açıklama faaliyetinin bir denemesi olarak varlığını sürdürecektir.

    *Prof. Dr., Erciyes Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

    1. 1 Geniş malumat için bk. Ömer Türker “İslam Düşüncesinde İlimler Tasnifi”, Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 22. Sayı, 2011, 533-556; Tanzimat sonrası için bk. Necati Öner “Tanzimat’tan Sonra Türkiye’de İlim Ve Mantık Anlayışı”, 109.
    2. 2 Taşköprizâde, Miftâhu’s Saâde, Neşr: Kamil bekri-Abdulvehhâb Ebu Nur, Kahire 1968, C: I-II, 324.
    3. 3 Birçok ilim tasnifi örneği için bk. Ahmet Kamil Cihan, “Bilimler Tasnifi ve İbn Sînâ”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 9 (2000), 435-451; Süleyman Gökbulut, “İlim Tasniflerinde Tasavvufun Yeri“, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 19, 245-264; Nilgün Celebi “Bilim Sınıflandırmaları”, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 3 , (1986) , 195 – 209.
    4. 4 Bunun en tipik örneği Fahreddin er-Râzî’nin yazmış olduğu Mefâtihu’l Gayb adlı tefsir kitabıdır. Birçok ilmin ışığında ayetleri yorumlamıştır.
    5. 5 Şemşeddin Şehrezûrî, Şerhü’l Hikmeti’l-İşrâk , 4 ; bk. Salih Yalın, „Şehrezûrî’de Aile Ahlakı“, Bilimname, 2009/2, s. 230-231. 5 Fârâbî, Tahsilü’s Sea’de, Neşir: Dr. Ali Bu Mulhem, Beyrut 1995, s. 25.
    6. 6 İbn Sînâ, Risâle fi Aksâmi’l Ulûmi’l ‘Akliyye, Neşir: Muhyiddin Sabri, Mecmuatü’r Resâil içinde, Mısır 1328, 227.