FELSEFEDE MODERN ÖNCESİ GELENEKLER VE ÇAĞDAŞ FELSEFİ DÜŞÜNÜŞ

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Felsefede, Müslüman toplumsal bağlamlar içinde tarihsel olarak ortaya çıkan modern öncesi dönemi inceleyen çağdaş yöntemlere temel olarak tarihyazımı, filoloji, elyazması çalışmaları, paleografi, arşiv ve müzecilik dokümantasyonu rehberlik etmektedir. Söz konusu bilim tarzlarındaki çözümlemeler, kritik edisyonlar aracılığıyla bu modern öncesi geleneklerin içeriklerine erişme imkânı sunmakta faydalı olmaktadırlar. Aynı zamanda, Avrupa dillerine açıklamalı tercümeler ile de Doğu Çalışmalarındaki araştırmanın doğasının gelişmesine katkıda bulunmaktadırlar. Bu durum, modern öncesi İslami çevrelerde açığa çıkan felsefe geleneğindeki yorumların oryantalistler ve İslam Araştırmaları sahasındaki mütehassısların veya Arapça, Farsça ve Osmanlı Çalışmalarındaki uzmanların akademik gayretleriyle ele alınmasına yol açmıştır. Fakat akademide, Orta Çağ düşüncesi üzerine sınırlı müfredatları içindeki uğraşların ötesinde, bu modern öncesi geleneklerle doğrudan felsefi karşılaşmalara nadiren şahit olunabiliyor. Felsefeye 1 dair doğrudan felsefi bir araştırmaya mâni olan bu akademik araştırma biçimlerinin aksine, düşünmeye yönelik kendi temayülüm daha ziyade çağdaş felsefeye yönelmiştir. Felsefe’ye fenomenolojik hermenötik ve fundamental ontolojinin bakış açısından yaklaştığımda, modern teknoloji ve bilimin özünün bayrak açmasını ele alırken durum tam da böyledir. Felsefe’yi Müslüman düşüncesine sınırlamadan, İslami düşünce tarihinde ortaya çıkan dolambaçlı karma miras olarak alıyorum. Bu miras da, felsefe yapmak için yeni ufuklar açmaktan ziyade modern öncesi müfredatın öğrenimini yeniden üretmesine rağmen seçkin İslami eğitim sistemlerinde canlı didaktik eklentilere sahiptir. Çabam, beşerî bilimler disiplinlerinin içinden çıkan çeşitli renklerdeki hipotezleri modernitenin özünün tanımlanmasına ve miras alınmış entelektüel geleneklerde kuvve hâlinde kökleşen, şimdiye kadar kilitli kalmış imkânların belirlenmesine dair teorik tartışmalar üzerinden ele almaktır. Fakat bu yöndeki düşünme anakronizm veya prolepsis2 tehlikelerinden, veya reformist gündemlerin ideolojik tuzaklarına ve bunların vaat ettiği, İslam’da düşüncenin yenilenmesi tuzağına düşmekten sakınmaktadır. Amacım daha ziyade düşünmeye bir alan bahşeden bir açıklığı ortaya çıkarmaktadır ve bunu yaparken de yorumda keyfîliğe kaçma tehlikesinden ve düşüncenin kemikleşmiş alışkanlıklarının diktasından gelen kavramsal uzlaşımların katılığından korunmaktır. Entelektüel tarihin -özellikle felsefeyle bağlantılı olarak- araştırılmasının ontolojik ve epistemolojik temelleriyle bir zaman metafiziği kastedilir. Böyle bir görüş, oryantalizmi eleştirmede tepkici eğilimler veya zıddıyla mukabele de bulunmakla, oksidentalizm gibi, bir seri engellerle yüzleşebilir. Kasıt, bilginin ileriye matuf üretilmesine, felsefenin epistemik saikinin yenilenmesi ve aynı zamanda teşvik edilmesinden faydalanmasıyla felsefe yapmadaki yeni istikametlerin tesisini göz önüne alarak odaklanmaktır. Bu tarzda yürütülecek soruşturma farklı entelektüel mirasların ışıklarını birbirinde kırarak yansıtır. Bunu da geçmişin tevarüs edilmiş entelektüel miraslarını basit, antika mahiyetinde gelenekselci bir miras olarak değil de modern tekno-bilimin zeminine karşı çıkan, canlı, saklı bir praksis olarak alımlanış şeklini yenileyerek ve bu mirasların modern düşüncede kendilerini nasıl sunduklarını göstererek yapar. Bu tür bir çalışma düşüncenin tarihselci arkeolojisinin yolunu takip etmemektedir çünkü tevarüs edilen gelenek olarak devredilen şey bizim yaşanmış tecrübemizin ufuklarında parlayacak şekilde birikmiş anlamını kazanmaktadır ve eski eserler, el yazmaları ile varaklar gibi somut fiziksel mevcudiyete sahip günümüze gelen izleri içerdiği ölçüde bu mümkün olmaktadır. Bu tür mevcut ve elimizde olan varlıklar, ait oldukları geçmiş orijinal yaşam dünyasının ötesindeki tarihsel bilincin anlamının ve tarih yazımının dayandığı temelin kendisi olan zamanın ontolojik yapısına dair tefekkürlere yol açarlar. Düşünce olarak tevarüs edilen şeyin sahici karakteri dünyamızda hâlihazırda var olan şeylerin kaderinde yazılı olacağı bir şekilde bizimle iletişim hâlinde kendisini mevcut kılmaktadır ve durumumuza bağlı olan yaşanmış tecrübelerimiz içinden anlamlı bir şekilde bizimle konuşmaktadır. Felsefe tarihçisi, felsefe yapmanın tarihini tasvir eden ontolojik ve epistemolojik koşulları incelemesi ve zamanın metafiziğine dair sarih fikirle yazması bakımından felsefi olarak tarih yazımının üstesinden gelmelidir. Yaşam dünyamızda geçmiş bir kaynağın izi olarak kalan şey, esasen sadece ortaya çıktığı bağlama ait değildir. Aynı zamanda kendi dünyamızın bağlı bulunduğu anlam burcunun içine geçmiştir ve bunların gelecek kuşaklara bırakılması bu tevarüs edilen izlerle nasıl uğraştığımıza bağlı olarak belirlenecektir. Eskilerin en eskisi, bir gelecek olarak karşımıza çıkacaktır! Sadece bir mirası muhafaza etmiyorum, aynı zamanda onunla meşgul olurken gelip geçen atalara nispetle bir ölümlü olarak kendimi nasıl konumlandıracağımı öğreniyorum. Bizden öncekilerle bu şekilde çağdaşlarımız olarak yüz yüze karşılaşıyoruz ve gelecekte yeni nesiller olarak gelecekler tarafından öngörülüyoruz.

    Kendisini miras olarak ilan eden şeyin içinden bizi düşünmeye çağıran şey, devam eden veya sureta canlanan bir gelenek olarak günlük hayatımızda püskürdüğü şekliyle bizim yaşam dünyamıza aittir. Tarihsel diye aldığımız şey, miras olarak söyleme ve kutsal metne ait olan mütecessim tecrübemizin içinde yeniden düşünülmüş olanı sürdürmenin kıvrımlarıyla tasarladığımız kimliğimizden kopmamıştır. Arşivsel koruma, zamanın geçmesine karşı bir tepkidir ve ölüme doğru ilerleyen dünyevi kaderimizde hiçliğe tutunmuş ölümlüler olarak bizim varoluşsal gerçekliğimizi belirleyen; bunun bilginin sınıflandırılmasını ve kanonik düzenini nasıl etkileyeceğini belirleyen şeye karşı bir tepkidir.

    Modern teknolojilerin hegemonyası altındaki bilgi imkânlarını koşullandıran muhtelif epistemeler ile melez geleneklerin bir araya toplanmasından meydana gelmekteyiz. Tevarüs edilen gelenek olarak felsefe’yi yenileme sorusu, modern düşüncede bir reform başlatmak için entelektüel bir platform veya basitçe geçmiş bilginin bir deposu olarak bırakmak şeklinde mirası bilinçli bir hâlde yerleştirmenin farklılaşmamış alanlarında durmaktadır. Bir geleneği kutsama veya geride kalanı diyalektik olarak değersiz kılma şeklindeki ideolojik bir temayülden kaçınma ihtiyatını göstermek gerekir. Epistemik felsefi bir yenilenme arayarak geleneksel bilginin aktarımının ötesine gitme veya geleneksel bilginin yeniden üretiminin kendisi yöntem arayışı, bunun teorik saikleri ve gizli etkisi üzerine tefekkür etmeyi gerektiren, düşünülecek bir soru hâline gelebilir. Amaç tevarüs edilen düşüncede yenilikse yazılı gelenekleri belgelendirme ve arşivleme çabası buna eşlik etmelidir ve bunlar da karşılaştırmalı çalışmaları canlandırabilir ve imkân dâhilinde bunlardan istifade edebilir. Önceki düşünürlerin eylemeye dair önermelerinden söz edimlerini yeniden ele almaya çabalayabilir ve metnin gelecek açılımlarının anlamını aramada prolepsisin tehlikelerinden veya dar görüşlülüğün kısıtlamalarından sakınarak yazarların niyetlerini açığa çıkarmakla uğraşabiliriz. Böyle bir tarihselcilik modernliğin izini taşıyan okumaların altını dolduran anakronik yaklaşımı eleştirmektedir. Bu boyutlar üzerine düşünürken İbn Sînâ’nın (11. yüzyıl) metafiziğini Martin Heidegger’in klasik ontoloji tarihi eleştirisinden bir bakış açısıyla okumaya çalıştım. İbn Sînâcı psikolojideki zihin/beden problemine çağdaş bedenlileşme [embodiment] ve biliş fikirlerinin görüşüyle yaklaştım. Aynı yaklaşımı, İbnü’l-Heysem’in (Alhazen, 11. yüzyıl) optik bilimini ve onun mekânsal derinliğin görünürlüğünü doğrulamasını analiz ederken görsel algılamaya dair fenomenolojik araştırmalarımda kullandım. Metinsel okumalar aracılığıyla anlamın çıkarımını belirleyen yorumdaki varsayımsal öngörü ve önyargılara rağmen hermenötik uygulamalarla modern öncesi kavramlar, metotlar, hipotezler ve önermelerdeki gizli kavramsal arka planı açığa çıkarabilmek için çağdaş ontoloji ve epistemolojiyle uğraştım. Bunu yaparken bir yorumcu olarak, ortaya çıkacak şeyin kendi niyetlerimle a priori uyuşmasını beklemedim. Orta Çağ ve oryantalist çalışmaların akademik alışkanlıkları epistemoloji, ontoloji, mantık ve değer teorisindeki çağdaş kaygıların prizmasından geçerek felsefenin araştırılmasının önüne set çekmektedir. Çalışmalarımda bağlamsal tarihselliğin bütünlüğünden taviz vermeden işte bu bakış açısının üstesinden gelmeye gayret ediyorum. Felsefi düşünmede çağdaş bir bakış açısından İslam’a ilişkin felsefe yapma saiklerini araştırmak arzu edilen bir nokta olarak kalmaktadır. Her ne kadar tutucu bir şekilde geçmişe bağlanan geleneğe karşı eleştirel olmayan bir tutumdan sakınarak yaptığım araştırmaların kalbinde bu saik olsa da. Spesifik epistemolojik, ontolojik ve mantıksal işleyişleri olan entelektüel pratikler; tekno-bilimsel çağımızda varlık sorusuna dair mevcut düşüncelerimizi ileriye yönelik bilgilendiren tarihsel kaynakların seçkin ana temalarının nasıl ihya olacağına dair yeniden düşünmeye bağlamlar sunmaktadır. Aynı zamanda, bölük pörçük gelenekselcilikleri ve intikamcılık fiilleri şeklinde kabaran, çağımızın dünyasının tepkisel tavırlarını sorgulamamıza yardımcı olmaktadır. Çağdaş düşünce ile modern öncesi felsefe arasındaki sınıra yerleşmemi yansıtan bu tavır, farklı felsefi akımların tarihsel bağlantılarının kanalları aracılığıyla kavramsal kavşakları keşfederken bir taraftan kıta Avrupası fenomenolojisine diğer taraftan felsefeye vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla, İbn Sînâ metafiziğinin bir eleştirisi yoluyla Heideggerci ontolojiye odaklanırken bunun Heidegger’in skolastik, Aristotelesci ve Platoncu varlık doktrinlerini ele almasına yabancı kalmadığını görüyorum. Aynı şekilde, algı fenomenolojisine dair ilgim İbnü’l-Heysem’in optik bilimine yönelik araştırmalarıma Orta Çağ ve Rönesans’ın perspectiva’sıyla bağlantısı üzerinden yardım etmektedir. Bu araştırmalar çağdaş felsefenin, kavramsal seviyelerdeki ve teknik ayrıntılardaki çapraz alışverişler sayesinde yeni kavramlar üretmesine aittir. Aynı zamanda tarihî metinlerin, kastedilen anlamlarını örtme ve onları tıkama tehlikesine maruz kalabilecek zorlama okumalarıyla belirlenmemiş düşünce tarihiyle derin bir şekilde uğraşmaya da aittir. Nihai gaye ontolojide ne Heideggerci ne de İbn Sînâcı olan yeni yolların teşekkülüdür ve Heidegger’in veya İbn Sînâ’nın düşüncesine salt bağlılığı aşabilmektir. Bu amaca ontoloji, epistemoloji, mantık veya değer teorisindeki ana soruları yeniden düzenleyerek bu düşünürlerin felsefeleriyle bir karşılaşmadan çıkarılmış sağlam bir orta zeminden zuhur eden üçüncü bir sese izin vererek ulaşılabilir. Astrofizik çağı olan devrimizde varlık sorusuyla ilgilenmemde veya nöron bilim, biyonik ve Yapay Zekâ çağında zihin ve bilinç felsefesiyle uğraşmamda veya modern duygu teorisi ve epistemesindeki varoluşsal açmazlar üzerine düşüncelerimde bu tarzın etkileri vardır. Çağdaş dönemimizi belirleyen melezlik ve sinerjinin çok katmanlı formlarına hayat veren çeşitli entelektüel sadakatler bu şekilde açığa çıkacaktır.

    İbn Sînâcılık sadece İslam düşünce tarihine değil Avrupa skolastisizmine de kısmen aittir ve Heidegger’in klasik metafiziği eleştirisinde, skolastisizmin İbn Sînâcılığı önemli bir yer tutmaktadır. İbn Sînâ’nın zorunluluk, imkân ve imkânsızlığa göre varlığın modaliteleri analizini okumak, örneğin sudûr teorisi veya nedensel ilişkiler ya da kuvveden fiile geçiş üzerine bir tabiri bildiren bir deyim gibi farklı mevzuları gerektirmez. Dolasıyla İbn Sînâcı ontolojiden başlayan yeni bir ontolojik düşünme alanı açmak Orta Çağ skolastizminin gerçekliğe bakış açısını yansıtan yapılarla sınırlanamaz. Bu, aynı zamanda Heidegger’in metafizik eleştirisini de eleştirel bir şekilde yeniden düşünme üzerinden İbn Sînâcılığın onto-teolojisiyle beraber bir ontolojiye çalışarak yapılabilir. Böylece kaynaklarını fetişleştirmeyen yeni bir ontolojik düşünmeye doğru gidişimizin yolu açılabilir. Maurice Merleau-Ponty’nin eserlerine ve bilim tarihini fenomenolojik bir yaklaşımla okumaya gelirsek bunun da epistemik ve yöntemsel engellerden azat olmayacağını söyleyebiliriz. İbnül-Heysem gibi bilgelerin bilimsel miraslarına yoğunlaşan araştırmalarda, her ne kadar Avrupa’da Orta Çağ optiği ve Rönans’ın perspectiva’sındaki mimari ve sanatsal pratiklerde doğrudan etkisi görülse bile, bu engeller daha ciddi boyutlar almaktadır. Bu çeşit araştırma, disiplinler arası yapay bir araştırma alanı değil, arkitektonik bir birlik olarak bilim tarihi ve felsefesinin bir icrası şeklinde görülebilecek tarihsel epistemolojiye aittir.

    Şimdiye kadar özetlediklerimin ışığında şunu söyleyebilirim: tevarüs eden geleneklerimizi eleştirel şekilde yeniden düşünme tarzlarıyla yeniden hatırlayan, yapılandıran ve inşa eden orijinal düşünceyi ve bunların bilgi, idrak ve yaşanmış tecrübelerimizin kurulumuna nasıl dâhil olduklarını arıyorum. Her ne kadar yolumuzun tayin edildiği asıllara vefa göstermek için veya sonrakilere bunların bizim tarafımızdan nasıl aktarılacağına dair gayret etsek de felsefi önermeler ve müspet bilimlerin beyanları modern bilgimizin alanlarıyla epistemolojik açıdan ilgilidir ve bizim epistemolojik ve bilişsel girişimlerimizden bağımsız olarak okunamazlar.

    Nader El-Bizri’nin yayınlarından tavsiye edilen bazı okumalar ve referanslar:
    The Phenomenological Quest between Avicenna and Heidegger (Binghamton, N.Y.: Global Publications, SUNY, 2000); [2. Baskı: Albany: State University of New York, 2014]
    ‘Avicenna and Essentialism’, Review of Metaphysics 54 (2001), 753-778
    ‘Avicenna’s De Anima between Aristotle and Husserl’, in The Passions of the Soul in the Metamorphosis of Becoming, ed. A.-T. Tymieniecka (Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 2003), 67-89
    ‘La perception de la profondeur: Alhazen, Berkeley et Merleau-Ponty’, Oriens-Occidens: Cahiers du centre d’histoire des sciences et des philosophies arabes et médiévales 5 (2004), 171-184
    ‘A Philosophical Perspective on Alhazen’s Optics’, Arabic Sciences and Philosophy 15 (2005), 189-218
    ‘Being and Necessity: A Phenomenological Investigation of Avicenna’s Metaphysics and Cosmology’, in Islamic Philosophy and Occidental Phenomenology on the Perennial Issue of Microcosm and Macrocosm, ed. A.-T. Tymieniecka (Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 2006), 243-261
    ‘In Defence of the Sovereignty of Philosophy: al-Baghdadi’s Critique of Ibn al-Haytham’s Geometrisation of Place’, Arabic Sciences and Philosophy 17 (2007), 57-80
    ‘The Labyrinth of Philosophy in Islam’, Comparative Philosophy 1.2 (2010), 3-23
    ‘Ibn Sina’s Ontology and the Question of Being’, Ishraq: Islamic Philosophy Yearbook 2 (2011), 222-237
    ‘Le renouvellement de la ‘’falsafa’’?’ Les Cahiers de l’Islam I (2014), 17-38
    ‘Avicenna and the Problem of Consciousness’, in Consciousness and the Great Philosophers, eds. S. Leach and J. Tartaglia (London: Routledge, 2016), 45-53
    ‘Falsafa: A Labyrinth of Theory and Method’, Synthesis Philosophica Vol. 62, No. 2 (2016): 295-311

    *Prof. Dr., Beyrut Amerikan Üniversitesi, Felsefe ve Medeniyet Araştırmaları

    1. 1 Bu makalede, italik bir şekilde kullandığım “felsefe” ifadesi ana akım akademinin isimlendirdiği “Arap veya İslam Felsefesi”dir ve şunu ifade etmektedir: Zamanında Süryanice üzerinden aktarılarak çoğunluğu erken klasik dönem Arapçasında tertip edilen, Farsça ve Osmanlıca ile sürdürülen antik Yunan bölgelerinin modern öncesi melez felsefi geleneklerin toplamıdır ve bunların hepsi İbrahimî monoteizm ve esasen İslam tarafından temel oluşturulan entelektüel bağlamlarda kökleşmiştir.
    2. 2 Çevirmenin notu: “Prolepsis” kavramı retorik bir konuşmada, muhtemel itirazları önceden tahmin etme ve cevap verme anlamına gelmektedir.