MEFKÛREMİZ; DÜNYADA ADİL OLMAK,
CENNETE DÖNMEK

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • “Yedi yıl daha” dedi içinden. Gittikçe kendine ağır yük olan ve belden aşağısı artık tutmayan vücuduyla asırlık olma isteğini zihninden yok etmek istedi. Oğlu yıllardır yaşlılar yurduna ziyaretine gelmiyordu. Kızının senede bir kaç kez, kısa süren ziyaretleri onu hayata bağlayan nadir nedenlerden biriydi. Almanya’nın kalkınmış diğer toplum nesliyle olduğu gibi, o neslin temsilcisi torunlarıyla da arası hiç iyi olmamıştı. Onlara göre: “Eski bir Nazi” idi. Torunlarının genini devam ettirdiği sadece bir çocuğu vardı ama o da atasının göbek adını bilmeyecek kadar ona uzaktı. Oysa, tüm güç ve kuvvetini halkının gelecekteki refahına adamış ve kendisini hep sorumlu ve görevlerini yerli yerinde yapmak zorunda gören bir birey olarak görmüştü. Yerle bir olmuş yurdunu, yıllarca ısırgan ve patates çorbasıyla beslenerek müreffeh hâle getiren bir nesle mensup olmanın “onuru” ama ne yazık ki dünyanın her türlü yerlerinden buraya göçle toplumda gittikçe artan ve hiç de komşu olarak bile hazzetmediği, hatta selam verme tenezzülünde bile görmediği şu “medeniyet yoksunlarının” bile artık o “kaymaktan iştahla tattıkları” aklına gelince, içine bir eziklik ve hüsran doğdu. Yüzündeki ifade daha da dondu. Tek ülküsü kalmıştı: Bakıcılarca tekerlekli sandalyesine oturtulunca yurt odasının penceresinden bahçeye, yeşilliğe doğru bakabilmek ve çok nadir de olsa pencere önünden -ki bahçede genellikle ara sıra çalışan zihinsel engelli bahçıvanlar olurdu- insan ya da sık sık ağaç dallarına konan kuşları görmek.

    Bir sokak ötedeki eski oteli yerel yönetim, gittikçe artan mültecilere yurt olarak kiralamıştı. Otel sahibi iflastan kurtulmuş, yerel yönetim kendine tahsis edilen sayıdaki ilticacılara konut bulduğuna sevinmişti. Bir tuvalet, bir duş ve çift kat yerleştirilmiş ranzalı dar odalarda; ayrı ayrı toplumlarda, değişik şartlarda yetişmiş yüzden fazla erkek mülteci kalıyordu şimdi. Her renk, din ve coğrafyadan bu kadar insanın istinasız tek ortak noktaları ise akıllı telefon kullanmaları ve balonu artık gittikçe sönen, Avrupa’nın en sosyal ve en zengin ülkesine ulaşmış olma ülküleriydi.

    Emellerindeki ülkeye iltica dilekçesi verdikten iki ay sonra, bu mülteci yurdundaki odalardan birine yerleştirilen Adana’daki bir medresede öğrendiği Arapça yeteneğine güvenerek kendine Suriyeli mülteci Türkmen süsü veren “Molla” Eren, İran Belücistan‘ından olduğu hâlde kendini Afganlı tanıtan Derviş, aslında Tunuslu ama iltica dilekçesinde kendini Şamlı tanıtan İdris ve gerçekten Suriye’deki kalkışmaların başladığı Dera’nın bir kasabalısı olan Abo Hasan çöldeki serabın farkına yeni varan susuz yolcular misali hayal kırıklığından hâlâ çıkamamışlardı.

    Yan yana ranzalarda uyuyanların horultusundan, çorap ve ter kokusundan ve sürekli gördüğü kabusların etkisinden uykusuz kalmış Abo Hasan, kendine neden bir gülümsemeyi esirgediğini bilmediği İran kökenli sosyal danışmanın eline dün tutuşturduğu coğrafi konum fotokopisi ve erken saatte varıp sıraya gireceği dairenin adresini de alarak yola koyuldu. Bir an önce hedefine varmak için ne fotokopideki ne de akıllı telefonunun gösterdiği yol güzergâhlarının aksine, yaşlılar yurdunun bahçesindeki çimenler üzerinden kestirme yaparak paralel sokağa çıkmak istedi. Aynı boy kesilmiş çimenler üzerinden acelece geçerken zemin katın penceresinden yaşlı biri el sallıyor ve hiç de ummadığı bir şekilde ona selam veriyordu. Selamı veren, yaşamının önceki devirlerinde “pis yabancı” dediği böyle insana bile muhtaçlığının utangaçlığıyla hafifçe el sallamaya devam ederken; selamı alan ise bu coğrafya insanlarından candan bir selam özleminin birazca hafiflediğini fark etti.

    Elindeki akıllı telefonu, Türkiye’den Avrupa’ya doğru hareket etmeden önce mültecileri kaçıran suratsız kaçakçı; kafiledeki herkesten tek tek haracını topladıktan sonra, sanki Arapça da biliyormuş edasıyla “hediye” diye sırıtarak herkese adlarını da not ederek sırayla dağıtmıştı. Üretim numaraları üzerinden sinyalleri artık kafiledeki mültecilerin Avrupa’nın ortalarına varmalarını ve dolayısıyla orada sosyal ve kitlesel problemlerin çoğalmasını hedef almış bir çıkar gurubunun geri plandaki elemanları da böylelikle hem merkezî hem de muhtemel güzergâh üzerindeki belli noktalardan sürekli takip etmiş olacaklardı.

    Akçakoca’da şehre uzakça kayalıklı Karadeniz sahilinin küçük ve doğal bir liman gibi olan yerine sabah ışıkları vurmadan bir balıkçı teknesiyle beş mil açıktaki Romen şilebine ulaştırılıp, ertesi sabah yine güneşin doğmasından önce başka bir tekneyle Bulgaristan kumsalına bırakıldılar. Zamanın Doğu Almanya’sının, Soğuk Savaş’ın bitiminin ertesindeki yıllarda kullanımdan çıkmış bir belediye otobüsüne; elli erkek, on kadın ve on beş çocuk acele bindirilip yola koyuldular. Otobüsün önü hariç her penceresi yapıştırıcılı naylon perdeleme olduğundan ne dışarıdan bakan içerisini görebiliyor ne de Abo Hasan hangi güzergâhta olduklarını biliyordu.

    Bir ara çocuk ağlamalarından; ihtiyacı geldiği hâlde bir türlü rahatlayamayanların iniltilerinden bıkan sürücü, bir orman içinde durdu. Beş parmağını göstererek sertçe: “Beş dakika mola” dedi. Hızla kadınlar ve çocuklar bir tarafa, erkekler de karşı tarafa dağıldılar.

    Kaçakçının ve kaçakların sinyalini uzaktan takip edenler sinyallerin on beş dakikadan beri Tırnova şehrinin merkezî bir noktasından geldiğini tespit ettiklerinde bir aksilik olduğunun hemen farkına vardılar. Bulgar etnik ırkçılarının göçmen mültecilere karşı, özellikle de Müslüman mültecileri ülkeye sokmama mücadelesinde onlara Almanya’dan destek olmak için gelen Avrupa merkezci kültür ırkçılarının, güya bir dostları tarafından verilen teknik teçhizat ve istihbaratla yaptıkları tespitten sonra, kaçak kafilesini ormandaki molalarından beri takip ederek, sanki duyarlı bir vatandaş gibi Tırnova emniyetine ihbar ettirdiler. Polis eski otobüsü bir yılan kıvrımı gibi akan Yantra nehri ve çevresindeki üç tepe üzerine kurulmuş Tırnova içindeki yol güzergâhında aniden durdurunca, şoför ve kaçakçıdan önce bizzat mültecileri endişeli bir telaş sardı. Her biri bir yöne panikle savrulan çocuk, kadın ve yetişkin erkelerin içinden sadece kendine Suriyeli Türkmen süsüyle Abo Hamza adını veren ama aslen Toros Türkmeni “Molla Eren” ile gerçekten Suriyeli Abo Hasan polislerin farkına varamadan ortadan kaybolup kaçabildiler.

    Şehrin dışına doğru epey koştuktan, kayın ve meşe ağaçlarla kaplı ormanda da uzunca yol gittikten sonra; birden kendilerini en aşağısı nehir, ortası ormanlık; orman ile nehir arasındaki büyükçe bir çayırlık ve en tepede de sağa sola uzun mu uzun bir kayalığın başında buldular. Şehir şimdi uzakta, ayakları altında kalmıştı. Az sonra güneş batmaya başladı. Karanlık tamamen çökmeden geceleyebilecekleri bir yer ararken, kayalıkların bir yerinde aşağıya doğru merdivenimsi dar bir yolun olduğunun farkına vardılar. Abo Hasan “Bismillah!” diyerek aşağıya doğru inmeye başladı. Molla Eren de onu takip etti. Biraz sonra kendilerini bir mağara kapısının önünde buldular. Eren, Abo Hasan’a: “Garip kuşların yuvasını Allah yaparmış” dedi. Türkçe bu ata sözünü onun anlamadığını hatırlayınca, sanki aynı manaya geliyormuşçasına Arapça ekledi: “Hasbünallah!”. Oldukça küçük mağara kapısından eğilerek içeri girdiklerinde, tahminlerinden de büyük bir mağaranın içindeydiler. Mağara kapısından sızan günün son güneş ışıklarının yordamıyla münasip bir köşede pestil edilmişçesine ama polisin elinden de kurtulduklarına şükür ederek uykuya daldılar.

    Molla Eren sabah ışığı ile gözünü açtığında Abo Hasan’ın mor, mavi ve yeşil renk arabi harflerle dolu el yazma bir kitabın içindeki siyah mürekkep ile uzunca bir kağıda yazılmış yazıdan kendisinin de zamanında Adana’daki medresede küçük çocuklar gibi heceleye heceleye okumaya çalıştığı gibi onun da bir şeyler okumaya çalıştığını fark etti: “Müs-lü-man-lar-ın i-iş-le-ri he-ep şu-ra i-ile-dir.”

    -Okuyabiliyorum ama ne diyor anlamadım.

    Eren okunanın Türkçe olduğunu hayretle fark etti ve mektup şeklinde yazılmış kağıdı ilgiyle eline alarak devamında şunları okudu: “Buralarda eskiden Emîrü’l Mü’mnîn’in adil temsilcilerine hasret idik. Askeriye ve kalemiyedeki bozulma sonra da ulema ve de kadılara da sirayet ettiydi. Medreselere müderrisler ehillerinden değil de atasında âlimlik olanlardan; kadılıklara da “eğrilik görürseniz kılıcınızla doğrultun” düsturlular değil de, yani adaleti değil de “hâkim ve güçlü her kim olursa olsun, dinler ve itaat ederim” diyenlerden tayin edilir olunca da hem hakiki âlimlerin direnmesi kırılmış hem de adaletin, şeriatın kestiği parmak acır olmuştu. Bunları size teferruatıyla anlatsın diye evladımız ve ihvanımız Amiş’i tez elden yola çıkartarak: “‘Payitahta tez var. Efendimizi bize sevdirene bunları anlat; o münasip bir lisanla Emîrü’l Mü’minîn‘e bunları ve bilhassa Fransa’dan ve Rusya’dan esen rüzgâr ile Tuna boyuna, oradan da Tırnova’daki ta köylere bile ulaşan üç fitneyi de. .. Sen ki, Kırım Savaş’ında tabur komutanı olarak şahit olduğun ve yirmi seneden beridir askerlerin aşından çalınan kul hakkını, düşmanların gizliden kimlere şehvet rüşveti gönderdiğini ve halkın binbir feragat ile yaptığı maddi yardımların Ferengistan’dan taklit “banka” denen o yeni binalarda nasıl kendi zimmetlerine hem de faiz tamahkârlığıyla kaydettirildiğini de anlat’ demiştik. Bizler ki, tarik ehli sufi nasibimizle sizden bellediğimiz, kırk düşünüp bir söz etme düsturumuzu bile bırakarak, artık bu sefil dünya ve akçe işleri kokan satırları yazma mecburiyetimizi de anlat‚ demiştik.”

    Vahdet-i vücûd inancından dolayı otuz yıldır sürgün yaşadığı Tırnova’da Müslüman kardeşlerince yıllardır takibe uğramış, tehdit edilmiş mümin bir sufinin canına kast edeceklerin “Allah bir ve en büyük diyenler elinden olmaması” duası kabul olunarak, yörenin Rus destekli Bulgar hafiyelerince 1878 yılında kamuoyuna beş ihvanıyla beraber sürgün edildi diye söylenti çıkartılıp aslında şehit edilişinden beri kimsenin bilmediği ve girmediği mağaradan ta aşağılardaki çayırın düzlüğünde birden çalınmaya başlayan çifte davul ve çifte zurnanın sesine doğru mağara ağzının tam önüne, yani dışarı şimdiye kadar elindeki eski mektupla Molla Eren ve Abo Hasan’dan başka kimse çıkmamıştı.

    Mağara kapısının önünde Molla Eren’in mektuptan: “Tırnova’daki sırf Bulgarlar değil, az sayıdaki Sadık-ı Millet’in sakinleri bile aniden ayrıkotuna meyletmeye başladı. Aralarındaki tek anlaşmazlık mührün iyisinin Berlin mi, Viyana mı, Paris mi, Londra yahut Rusya mı olduğunda.” cümlesini okuduğu sırada akıllı telefonlarının sinyallerini geri planda takip edenler, nasıl ki akşamdan gece yarısına kadar Tırnova polisiyle arayı bulup kaçak kafilesini hiç yakalanmamış gibi, çoluk çocuk, yorgun argın Macaristan sınırına doğru yola koydurttukları gibi, mağara kapısı önündeki ikisinin de koordinatlarını ihbar ettirtmişti.

    Abdalân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Baciyân-ı Rûm, Gaziyân-ı Rûm diye de bilinen Evlâd-ı Fatihânların neslinden az da olsa kalanların ardılları Hıdırellez şenlikleri için tam da kayaların altındaki çayırda eğlence ve pikniğe hazırlandıkları hâlde, hâlâ “Nevbet vuruyoruz!” dedikleri andan on dakika sonra, uyanık polis müdürü Molla Eren’in elinden yazma eseri ve mektubu aldı. Mağarada bulduğu ve toz toprak içinde kalmış eşyalar şunlardı: Üç ayrı renk mürekkep şişesiyle bir yazı takımı, yazılmamış bir tomar eski kağıt, kendir siciminden örülme uzunca bir yük ipi, iki deste çıra, küçük bir testi, keşkülden zanaatkârca kesilmiş maşrapa, irice ibrik, Yantra nehrinin sazlıklarından toplanmış ve örülmüş hasır halı, kızılcık çekirdeğinden yontulmuş ve dizilmiş on tespih, iki tane taş baskı Kur’ân-ı Kerîm, koyun postundan pösteki, üç seccade, yüzden fazla ağaç kaşıkla onlarca kepçe, bir kaç yazma eser ve iki küçük defter. Defterin birinden çıkan katlanmış diğer kağıt parçasında şunlar yazıyordu: “Bizden sorarsanız hâlâ emaneti dolaştırıyoruz; sabah kursağımızda çorba, akşamdan sonra da pekmez şerbeti eşliğindeki tembihlediğiniz sohbet vazifemize devam. Kiminin hamamcı, kiminin attar; terzi, fırıncı, kalaycılıkla kazandığı maişeti biz de burada bol olan şimşir ağaçlarından yaptığımız kepçe ve kaşıklarla kazanıyoruz. Hakk’ın verdiği azıcık ilmimizden halka dağıtmayı ise, buralarda konuşulduğunca, yani “Hoca oturdu” ile de güzden Hıdırellez’e kadar devam ediyoruz. Hakk dostlarına vefa niyetine, Hakk’a şahitlik sohbetlerimize de geceleri devam ediyoruz. Bu arada çoluk çocuk herkes ekim, biçim ve hasat ile uğraştığından mola veriyoruz. Mola verdiğimizde ise kendi nefsimizi sigaya çekmeye gayret ediyor; müşkül duruma düştüğümüzde Tırnova Büyük Camii yanında Arpa Emini Ali Ağa Kütüphanesi içindeki kitaplarda bulmaya çalışıyoruz. Oradaki Keşşâf Tefsiri zihnimizi diriltti. Şükürler olsun ki dünya sürgünlüğümüz buraya nasip oldu. Şükürler olsun ki, şehrin on bir Müslüman mahallesinden de ihvan sahibiyiz. İhvanlara bi Hakk’ıyla tebliğ edememekliğimizden endişeliyiz. Her ikindilerde Balı Bey, Kasım Paşa, Kartal Bayır ya da Mahalle-i cami der hisar-ı kal’a-i Tırnova gibi mahallelerin otuz sekiz camiden birine nasip olduğumuzda kulluk borcumuzun haricî diğer tembihlediklerinizden şükür namazı kılıyor, tesbihatımızı tamam ediyoruz. İhvanımızın ruhunu şenlendirme uğruna dolaştığımızı bilmeyen yeni tarassutcularımız ise gizli ve tehlikeli işlerle meşgul olduğumuzu zannediyorlar. İmaret Medresesi; Boyalı, Kayaltı, Kumluk, Gazi Firuz Ağa Medreseleri gibi ilmin çoğaltılacağı yerler üç nesildir ehil olmayanların istihdamlarıyla daha düşman gelip hâkim olmadan zaten isimleriyle var idi. Zamanındaki ve şimdiki müderrislerin ilimlerine dilimiz hüküm vermek istemiyor. Allah bize kendimizi değiştirme kuvveti versin ki, izzetimizi daha da eksilten şeyler başımıza gelmesin; şimdiye dek gelenler de def olsun, inşallah! Nitekim, Kavak Baba Zaviyesi Camisi şehrin işgalinden beri tekrar Kırk Şehitler Kilisesi diye anılır oldu. Tırnova Sancağına bağlı Batak Köyünde 100, Balvan‘da 250 olmak üzere Kayapınar, Kestanbol, Şems, Tunca, Odalar, Armutluk, Boruş ve Okçular köylerinde kaç Müslüman evi ve köylerdeki camilerin, mescitlerin yakılıp tahrip edilmesi yanında aynı köyler ile Ahmetli, Armutçuk, Beş Kuyucuk, Çatal Dere, Dede-Bal, Düz Meşe, Göl Köy, Hasanlar, İbrik, Kılıçlar, Kovanlık, Koz Dere, Sünnetçiler, Tatarlar, Yumrukkaya ve Yürükler’de o işgal günlerinde canlı canlı yakılan binlerce Müslüman’a hâlâdır yakılan ağıtları bu seferki mektubumuzu emanet ettiğimiz ihvanımız İsmail Efendi tafsilatıyla anlatır. Bu durumlara hep meziyetleri sınırlı birilerine makam ve imkân verilmeye başlandığı vakitten, yani esas ehliyet ve şahsiyet sahiplerini ihtiras sahipleri kendilerine tehdit olarak görüp; nefsini geride tutan, ihtirası az insanların önünü kesmek için ellerinden geleni yapar duruma geldikleri vakitlerden beri müstahak olduk. Havaslar arasında itimat duygusu ve kardeşlik bağı zayıfladığı andan, dostların bile birbirleriyle dertleşmeye çekindiği andan beri… Milletin can, mal ve neslinin emanet edilebileceği kimselerin herhangi bir şekilde gözden ve gönülden düşürülmeye çalışıldığı o yıllardan bir müddet sonra da, yani buralardaki esas mevzumuz olan mefkûremizi terk edince mevziimiz de kalmamış idi, maalesef… Ulema olanlarımız ümerayı hizaya getiremedi, ümera ulemaya ne imkân ne de kulak vermedi. Bozgun ve zillet bizler gibi kendini hem ümera hem de ulema zannedenlere şimdi müstahak… Allah daha Büyük Bozgun’dan muhafaza buyursun!”

    Asen Kazanov emniyetin hem Türkçe hem de Arapça tercümanı ve terör uzmanı olarak Hıdırellez akşamının yarı gecesinde mecburen göreve çağrılınca söz verdiği hâlde eşine ve çocuklarına Hıdırellez gününde eşlik edememişti. Yörenin namdar pehlivanlarının güreşini, en yeni elbise ve giysilerini davul zurna eşliğindeki oyunlarıyla gösteren gençleri izleyememiş; iki ağaç gövdesi arasına kurulan salıncakta çocuklarını sallayamamıştı. Üç günlük izinli olduğu hâlde dün gece yarısı aniden gelen mesai görevi süresince yaşadığı ve şahit olduğu bu gelişmeler, okuyup tercüme ettiği Osmanlı Türkçesi mektuplar zihin ve gönül dünyasında yeni dalgalanmalara neden oldu. Kalbindeki sıkıntı ve kasaveti dağıtmak için kankanlarıyla ara sıra yaptıkları ve birbirlerinin yaralarına merhem oldukları, mezesi bol bir sofra etrafında toplanma ihtiyacı duydu. Zihnine birden tercüme için okuduğu diğer defterdeki: “Bize‚ ‘sohbet için üç şart vardır: Zaman, mekân ve ihvan’ demiş idiniz…” cümlesi geldi ve o cümle sanki çıkıp gitmeyecekmiş gibi özünde oturdu kaldı. Sonra Hasan olan adını gönüllü Asen yapıp Sofya Üniversitesi’ndeki uzmanlık eğitimi aldığı kütüphanenin arşivinde salt kendisi gibi rejime sadık görülenlerin ulaşabildiği “sakıncalı ve faşist” yazarların eserlerindeki bilgileri anımsadı: Viyana’dan, Paris’ten, Berlin, Londra, Bükreş ve Moskova’dan beslenen ticaret ehli eliyle onarlı, yirmişerli haydutların çevredeki köy ve kasabalardaki Müslüman ahalide uyku bırakmadığını; 1877 yılında sekiz bine yakın Bulgar Gönüllü Birliği’nin de katılımıyla Rus General Gurko’nun askerleriyle Şipka Geçidi’ni geçerek Edirne‘ye doğru ilerlediğini ve Tırnova’dan kaçan Müslüman muhacirlerin eski gravür resimlerini; Tuna Vilayeti Salnamesine göre 1875 yılında Tırnova’da 144 Sıbyan Mektebinde 653 kız ile 3959 erkek öğrencinin olduğunu, Rüştiye’nin birinde Hicri 1322 yılında Ahmed İhsan Efendi’nin muallim olarak kayda geçmiş olduğunu; İsmail Hakkı Ayverdi‘nin Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri adlı kitabında Tırnova‘daki camii ve mescitlerin sayısını 38 olarak ve çevresindekileri 131 diye kaydettiğini; yine Tırnova’da 1912 yılına dek açık olan ama şimdi yok olan camilere Saraçhane, Tabakhane, Kayaaltı, Feyzi Ağa, Kadı, Zincirli Pınar, Tekke ve Köprü camilerinin listelendiğini hatırladı. Bugün bu camilerden geriye sadece bir tanesin yerinde sonradan yapılmış olan bir tek caminin kalmış olduğunun bilincine vardı. Sosyalizme sadıklığını sürekli test etmek isteyen rejimin baskılarını hatırladı ve kendisini o Osmanlı münevverinin mektubundaki daralmasında buldu: “Sultan Abdülaziz’in bileklerinin kesildiğinden beri ismimizin önüne koyulan mim sayısı üçe çıkmışmış. Hâlbuki bu fakirin‚ ‘yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz’ diye inandığı Sultan’ı var.” Halbuki sosyalizme inancı okuduğu ve tercüme ettiği mektubu yazan şahsın Sultan’ını sevdiği kadar büyük bir ülkü ile bağlanmıştı eski Hasan yeni Asen Kazanov. Bu bağlılığından rejimin her dem şüphesi ruhunda benzer yaralar açmıştı. Şimdi Bulgaristan’da devir yönünü Avrupa’ya dönmüş ama derinden derinden de yeni bir kimlik arayışına devam ettiğinin işaretlerini veriyordu. Nitekim güncel Tırnova yerel yönetiminde asırlardan beri ve hâlâ Türkçe “Kartal Bayır” olarak anılan mahallenin isminin artık değiştirilerek Bulgarca kartal manasına gelen “Orel” olmasını isteyenlerin çıkardığı yeni yerel siyaset rüzgârı aklına geldi.

    Öyle ya; nitekim, nice rüzgârlar, fırtınaya dönmüş; Koca Bozgun’lar olmuş. Tırnova’nın komşu ili Rusçuk doğumlu “Osmanlı” Elias Canetti‘nin bile Londralara savrulduktan yıllar sonra 1999’da: “Kendimi”, dediğini ve “Daima‚ Türkiye’den (o sözcüğün Osmanlı anlamında olduğunun bilincindeydi) gelmiş gibi hissetmişimdir. Sonraları yaşadığım hiçbir şey yoktur ki, Rusçuk’ta onu yaşamamış olayım…Tuna nehri üzerindeki Rusçuk, bir çocuk için harika bir şehirdi ve şayet Rusçuk’un Bulgaristan’da olduğunu söylersem, o günlerin resmini yanlış aksettirmiş olurum. Burada çok farklı kökenlerden gelmiş insanlar beraberce yaşardı…Genellikle Bulgarların yanı sıra, aynı mahallede oturan çok sayıda Türk vardı. Yanında, İspanyol göçmen Yahudilerinin oturduğu mahalle bulunurdu. Rumlar, Arnavutlar, Ermeniler ve Çingeneler de eksik değildi…Bu çeşitliliğin mahiyetini gerçek anlamda hiç kavrayamadım ama onun etkileri de hiç bir zaman yakamı bırakmadı.” diye eklediğini de okumuştu sonraları.

    Kasavetli geçen boş gününün ardından yeni mesai haftasına başlamak için şehrin kesme taş döşeli dar sokaklarından; kırmızı kiremitli, çoğu ahşap cumbalı evlerin önünden yürüyüp geçerek, sosyalizmin 1970‘li yılları döneminden kalma ama şimdiden her tarafıyla eski bir beton yığınına benzeyen polis binasına gelip, ikinci defterin içindeki mektubu tercümeye başladı: “Bilirsiniz ki Evlâd-ı Fatihân ile onlardan da daha önce buralara Rumeli’nden Keykavus’u takiben gelen Yesevi yolundan giden Sarı Saltuk’u sevenlerin arasında ince ve hep derinden bir uyuşmazlık var idi. Her iki yolun ocakları da böyle ikilikteyken, garp ve şimali garbiden gittikçe de sertleşen kâfir fırtınaları arasında nasıl sönmeden yanmaya devam edebilirlerdiler ki? Tabii ki hasbi kardeşlikle! Ama kardeşlik yerine ihtiras, ihlas yerine menzil yerlerindeki ocaklara karşılıklı ziyaretlerinde misal çıra yerine Frenk kavı, odun yerine köksüz çiçek hediyeleriyle gelince ve gelen misafirlere de Kazanlık’ın nefis gül kokusu yerine misal Alaman’ın kolonya suyu ikram edilmeye başlandıktan beri yoldaşlık dilden kalbe inemeden kaldı. Mahv-ı münderis olmuş Kavak Baba tekkesinin zengin evkafından ve diğer tekke ve zaviyelerden ve de medreselerden işte bunlardan dolayı şimdi elde kalan hiçbir şey yok. Şeyhliği şahlığa çevirme sevdasına kapılanları uyaran, Şumnu Tombul Cami-i Şerifi haziresinde metfun Zarîfî Ömer Efendi’nin: “Kendüden uluya rağbet eyle-gil / Hem kelâmı bil edeble söyle gil / / Ulu kadrin fehmeden olur ulu / Gözleyen adâb u erkân ve yolu / / Ulunun hayr duâsın alasın / Rütbe-i âlî onunla bulasın / Ulularla meşveret kılsa kişi / Çıkarır elbette başa ol işi / / Meşveretsiz kim ki iş işleye / Sol nedâmet parmağın çok dişleye” sözünü de duyan olmadı. Bu gidiş böyle giderse ilerde Allah muhafaza bir “Koca Bozgun” daha olur. Kendimiz ve her insan için dildeki her dem dua ve mefkûremiz: Dünyada adil olmak, ahirette cennete geri dönmek.“