Katharina Mommsen ile Goethe ve İslam’a İlgisi Üzerine

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • Katharina Mommsen bugün 88 yaşında ve yaşayan en önemli Goethe uzmanı kabul ediliyor. 60 yılı aşkın bir süre Goethe üzerinde araştırmalarda bulunan Mommsen 1974 yılından sonra araştırmalarını California’daki Stanford Üniversitesi’nde sürdürdü ve hâlâ Amerika’da yaşıyor. Kısa bir süre önce geçirdiği ciddi bir ameliyata rağmen söyleşi teklifimizi geri çevirmeyen Mommsen ile Goethe’yi ve İslam’a olan ilgisini konuştuk…

    Goethe’nin Şark’a ve İslam dünyasına ilgisi, sevgisi ve hayranlığı ne zaman başlıyor? Bu dünya ile ilk olarak ne zaman ve nasıl temas kuruyor?

    Goethe daha çocuk yaşlarındayken İncil’in eski ahit bölümünü okuyor ve orada patriklerin dünyasıyla karşılaşıyor, bu konu ile derinlemesine ve yoğun bir biçimde ilgileniyor. Malum olduğu üzere, Şiir ve Hakikat başlıklı otobiyografisinde Goethe, İbrahim´in kıssasını, onun Mısırlı Hacer ile olan bağlantısını ve Araplar’ın atası olan, ilk oğlu İsmail’in doğuşunu ayrıntılarla anlatır.

    Goethe henüz 23 yaşındayken Hz. Muhammed hakkında bir şiir yazıyor ve ölümünden dört hafta önce ise: ‘‘Hepimiz İslâmiyet’te doğuyor ve yine İslâmiyet’te ölüyoruz.’’ mealinde bir cümlesi var…

    Ölümünden dört hafta önce, kolera salgını insanları korkuturken, 82 yaşına gelen şair aslında tam olarak şunları yazıyor: «Burada ve ülkenin her yerinde herkes pek sakin, çünkü [musibeti] önlemenin imkansız olduğunu düşünüyorlar. Bu yönde her türlü çabadan vazgeçmiş haldeler. Duruma daha yakından baktığımızda insanlar, bu dehşetli korkudan kurtulmak için, öäfa buldukları bir kayıtsızlıkla kendilerini İslam’a bıraktılar ve artık Allah’ın idrakı mümkün olmayan iradesine güveniyorlar.»

    Bu kelimeler, Allah’ın iradesine tamamıyla teslim olmaktan başka bir anlama gelmez (yani İslam´ın ana öğretisi olan = Allah’a teslimiyet). Ancak burada o zamanki insanların İslam’a geçtiklerine dair bir bilgi verilmek asla istenilmemektedir. Goethe de bu sözleriyle sadece «Allah’ın iradesine tamamen teslim olmayı» ifade etmek istemiştir.

    Evet, ama 24 Şubat 1816 tarihinde Doğu-Batı Divanı için yazdığı bir notta da; ‘‘Bu kitabın yazarı kendisinin de bir Müslüman olduğu şüphesini reddetmiyor.’’ şeklinde bir ifadesi var. Bu cümleleri okuyan birinin Goethe’nin Müslüman olduğunu düşünmesi çok normal olsa gerek. Siz ne düşünüyorsunuz? Goethe’nin içten içe Müslüman olduğunu iddia etmek çok mu spekülatif olur?

    Goethe’nin, arkadaşı Schiller ile birlikte, iki farklı vezinli mısradan oluşan bir beyit yazıp yayınlaması onun dine karşı olan tutumunun karekteristik bir niteliği idi, isterseniz hatırlayalım:

    İnancım.

    Hangi dine mi inanıyorum? Senin bana saydıklarından,

    Hiçbirine. «Ve neden hiçbirine?» Dinden.

    Goethe’nin dindarlığının diğer bir karakteristiği ise ölümünün az öncesinde Katolik arkadaşı Sulpiz Boisseree’ye, dünyanın yaradılışından bu yana tam olarak iman etmek istediği bir mezhep bulamadığı şeklinde yazmış olduğu yazıdır: «Fakat şimdi yaşlılık günlerinde Hipsistaryanlar adında bir tarikattan haberdar olmuş. Ki bu tarikat mensupları kendilerini, dinsiz, hristiyan ve yahudiler içinde şıkışmış, karşılaştıkları şeylerin içinde en iyisi ve en mükemmelini takdir eden, ona hayran olan, ona hürmet eden ve tanrısal olana yaklaşmaya yarıyorsa eğer ona tapan kişiler olarak tanımlıyorlar.Goethe şöyle devam eder: O anda bana birden karanlık çağdan gelen neşeli bir ışık belirdi, çünkü hissettim ki ömür boyu Hipsistaryanların niteliklerini edinmek için çabalamışım; ama bu az bir çaba değildir: zira insan kendi bireyselliğinde sınırlandırılmışken en mükemmelin idrakına nasıl ulaşır ki?»

    Bunlar, Goethe’nin Müslüman olmadığını açıkça ortaya koyan alıntılardır. Bununla beraber, kendi hissiyatı ve fikriyatıyla uyumlu olduğu kadarıyla İslam dinine karşı büyük sempati duymuştur: Örneğin doğaya karşı olan tutumunda – her şeyde İlahi yaratıcıya hürmet etmek gibi. Onun için tevhid inancı saygıya değerdi. Tevhid inancı ona çok tanrılılıktan daha üstün ve halis geliyordu.

    Kur’an’da çokça yer alan hayra çağrıları da takdir ediyordu. Ayrıca kendisi de Allah tarafından belirlenen kadere inanıyordu. Bu da onu Allah’ın iradesine tamamıyla teslim olmaya götürüyordu, bütün bu itikatlarından dolayı kendi dindarlığı ve hayran olmaya değer biri olarak gördüğü Peygamber Muhammed’in öğretileri arasında bir yakınlık buluyordu. Goethe, fikri kökeni aydınlanma hareketinden gelen biriydi, ve bu, diğer milletlere ve diğer dinlerin mensuplarına karşı önyargılı olmamak, onlara saygı göstermek anlamına geliyordu.

    Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’nın, öncelikle hiç de ortodoks Müslümalardan sayılmayan İranlı şair Hafız ve başka Müslüman şairlerden esinlenen bir eser olduğu unutulmamalı… Onlar özgür düşünürlerdi ve bu Goethe’nin hoşuna gidiyordu, çünkü kendisi çok özgürlükçü bir düşünürdü. Bu yüzden Divan’ı da istihza ve mizahla doludur.

    ‘‘Goethe, kendi inanç ve düşünce sistemine uyan büyük benzerlikler gösterdiği için İslam’a yaklaşmıştır.’’ diyorsunuz. Nasıl bir din ve Tanrı tasavvuru vardı Goethe’nin? Ve Hristiyanlık’tan ayrılan hangi inanç ve düşüncelere sahipti ki, bu inanç ve düşünceler onu İslam’a yakınlaştırdı? İslam’ın tevhid inancı mı onu etkiliyordu?

    Goethe’nin tutumu Hikmetname’de geçen dörtlük ile uyum içindeydi:

    «Çılgınlıktır, herkesin her hususta

    Kendi özel görüşünü övmesi!

    Madem ki İslam, Allah’a teslim olmak mânâsındadır,

    Öyle ise hepimiz İslam’da yaşayıp, İslam’da ölmekteyiz!“

    Bu söz kimi zaman, Goethe’nin İslam’ı bir din olarak benimsediğine dair yalnış anlamalara yol açmıştır. «Hepimiz İslam’da yaşayıp, İslam’da ölmekteyiz» cümlesinden Goethe’nin İslam topluluğuna mensubiyetini itiraf etmiş olduğuna dair yalnış hüküm çıkartılmamalı. Çünkü bu dörtlünün konteksti böyle bir hükmün çıkartılmasına hiçbir şekilde imkan vermemektedir. Bu söz, İslam sözcüğünün taşıdığı «Allah´ın iradesine tamamıyla teslim olma» anlamını vurgulamaktadır. Goethe, İslam’ın bu öz öğretisini, birçok belgelerin gösterdiği gibi, açık olarak benimsemiştir. Allah’ın iradesine bu şekilde teslim olmayı tesahüp ederek bu tutumunu arkadaş çevresinde tebliğ de etmiştir. Ancak bu tutumu, bir din olarak İslam’a mensubiyetini itiraf etmekle aynı anlama gelmez. Goethe’nin söylemek istediği yalnış anlaşılarak kullandığı kelimeler de çok kez değiştirilmiştir, mesela «In Islam», «Im Islam» yapılmıştır ki bu gramer açısından daha ziyade İslam’ın dini topluluk olarak anlaşılmasına delalet olabilir. Fakat Goethe’nin ifadesi: «In Islam» şeklindedir, yani Allah´ın iradesi karşısında tam bir teslimiyet içerisinde bulunmak anlamındadır. Doğum ve hayat ortamından mütevellit dindar veya dinsizlik içinde büyüyen bir bireyin, agnostikler ve ateistler de buna dahil olmak üzere, en yüksek merciye boyun eğmek zorunda olması elbette her insan için geçerli bir vakıadır. Yaşam ve ölümde tek makul tutum budur. Ölümde, hepimiz boyun eğmek zorunda olduğumuz üstün güce olan mutlak bağımlılığımızı idrak ederiz, isyan ise bize hiçbir şey getirmez. Bu konuda herkesin kendi görüşünü övmesi bir fark teşkil etmez: Hepimiz İslam’da yaşayıp ölmekteyiz, yani bütün insanlar sonunda Allah’ın iradesine boyun eğmek zorundadırlar.

    Kontekstinden koparılarak çarptırılan Goethe’nin başka bir sözü dolayısıyla da buna benzer yalnış anlamalar olmuştur. Epey karışıklık yaratan, sizin de az önce zikrettiğiniz o meşhur söz şudur: «Bu kitabın yazarı kendisinin de bir Müslüman olduğu şüphesini reddetmiyor.» Bir alıntıyı bağlamından ayırmak çok risklidir. Ancak itiraf etmeliyim ki bunu ben bile yapmıştım… Ancak her şeyden önce bilmek gerekir ki, Goethe’nin bu sözü, yayımcısı olan Cotta tarafından eğitimli kesimler için çıkartılan Augsburger Zeitung adlı günlük gazetede Doğu-Batı Divanı’nın çıkacağına dair bir duyuruyla birlikte yayımlanmıştı. Goethe, insanların dikkatini, henüz yayımlanmamış olan Doğu-Batı Divanı’na çekmek amacıyla 1 Şubat 1816 tarihinde bu gazetede yeni eserinden bazı örnekler yayınlamıştı. Ve ilk başta, giriş şiiri Hegire’nin (Hicret’in) birinci kıtasından alıntı yaparak onunla ilgili şu açıklamada bulundu: Şair kendisini bir seyyah olarak görüyor. Şarka vardı bile. Gelenek, görenek ve cisimlerden, dini fikir ve görüşlerden hoşlanıyor, ve bizzat bir Müslüman olduğu şüphesini reddetmiyor. Bunun gibi genel ilişkiler içerisinde Goethe’nin kendi poetiği işlenmiştir ve bunun gibi şiirler Moganni Nameh (şairin kitabı) bölümü altında, birinci kitabı oluşturmaktadır. Söz konusu alıntının, Goethe tarafından itinayla kurulmuş olan bu bölümün bütününden ayırarak kullanılması çok kez yapılan bir hatadır, bunu örneğin internette Almancasının yanında İngilizce tercümesiyle de bulmak mümkün: The poet does not reject the suspicion that he himself may be a Muslim. Dilsel bağlamından kopartılan bu alıntı birçok Müslümanın, Goethe’nin içten içe Müslüman olduğu, ancak dış sebeplerden dolayı resmi olarak Hristiyanlıktan İslam’a geçme riskini göze alamadığı şeklinde bir kanıya varmalarına neden olmuştur. Fakat Goethe ile onyıllarca meşgul olmuş biri olarak, Goethe’nin o sözünü yukarıdaki şekilde yorumlamanın kesinlikle yalnış olduğunu belirtmek zorundayım. Bu yalnış yorum ise sadece ve sadece bahsedilen o 13 sözcüğün bağlamından kopartılmasından ötürü meydana gelmiştir. Bölüm bir bütün olarak okunduğunda ise asıl anlamı çok açıktır. Goethe orada, şairin şarka doğru yolculuğa koyulduğunu beyan eden «Hegire» başlıklı giriş şiirine atıf yapmaktadır. Böylece kendisini bir seyyah rolünde görmekte ve bir seyyahın yabancı memeleketlerde nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranmaktadır, yani o ülkedeki mevcut şartlar altında rahatça yerini almaktadır, tıpkı atasözün öğütlediği gibi: When in Rome, do as the Romans do. -buna şu şekilde bir ilave yapılabilir: – and when in Islamabad, do likewise. «Roma’da Romalılar gibi davranmak» öğütünün anlamı ise şudur: Bir seyyah yabancı ülkenin gelenek ve adetlerine uyum sağlamakla en doğru davranışta bulunmuş olur. Doğu-Batı Divanı’nın başlangıcında Goethe, okurlarına açık ve net bir şekilde şu bilgiyi verir: O, Hafız’ın memleketini en ince ayrıntılarına kadar keşfetmek isteyen bir seyyahın rolüne bürünmüştür. Amacının, şarkı mümkün olan en kapsamlı şekilde tanımak olduğu Hegire şiiri açıkça bildirmektedir: Karışmak istiyorum çobanlara / Serinlemek vahalarda / Kervanlara karışıp gitmek / Şal, kahve ve misk pazarlığında / Her yola girmek / Çöllerden şehirlere… Sarp kayalara inip çıkarken / Senin şarkıların tesellidir Hafız / Kervanbaşının tutkuyla söylediği / Katırın yüksek sırtında / Yıldızları uyandırmak / Ve haydutları korkutmak için / Havuzlarda ve davetlerde / Seni anmak istiyorum Kutsal Hafız… Goethe´in davranışı tıpkı dünyanın birçok yerini gezmiş olan ve yabancı bir memelekette en iyi davranışın hangisi olduğunu bilenlerin davranışlarına benzemektedir: İnsan yerlilere ne kadar uyum sağlarsa seyahatinden o kadar zevk alır ve bundan kazançlı çıkar. Buna o ülkede konuşulan dil ile başlanır, kişi dili ne kadar iyi konuşabilirse o kadar fazla bilgi edinebilir ve zevk alabilir. Bu anlamda Goethe bir şark seyyahı olarak kendisi hakkında şöyle der: Gelenek, görenek ve cisimlerden, dini fikir ve görüşlerden hoşlanıyorum- yani bunun gibi bütün intibalar onu memnun ediyor, bir seyyah olarak onu çok cezbediyor. Ve nihayet değişikliğin cazibesi de söz konusu, çünkü karşılaştığı her şey kendi memleketinde alışageldiklerinden farklı. Üstelik benim de bizzat yaşayıp bildiğim gibi, İslam ülkelerinin dostane tabiata sahip insanların yurdu olduğunu görüp bu insanların bize kendilerinden biriymişiz gibi davranarak, fikirlerini paylaşarak iltifat ettiği ve böylece bizi muazzam bir şekilde şereflendirdiğinde bu kibarlığı kim geri çevirebilir? Böyle bir seyyah kendisinin de Müslüman olduğu şüphesini reddetmiyorsa, bu bana herhangi bir şekilde bir riyakarlığın değil, bilakis büyük bir nezaketin ifadesi gibi görünür. Kanaatim odur ki, böyle bir tutumda karşılıklı olarak bir yüce ruhluluk, kibarlık, samimiyet ve cömertlik kendisini göstermektedir.

    Ayrıca, Goethe’nin bu sözleriyle Doğu-Batı Divanı’na karşı ilgi uyandırmak için kendi hemşerilerini biraz provoke etmek istemiş olabileceğini de düşünüyorum. Onları düşünmeye teşvik etmek istediği kesin. Tabii, Goethe’nin dindarlığının karmaşık bir fenomen olduğunu da göz önünde bulundurmalıyız. Goethe’nin, karşılaştığı her dinden, kendi bakış açısına uygun olanları sevinçle kabul ettiği ve münasip olmayanları gözardı ettiği her halde bu konunun hülasasıdır.

    Peki İslam’a olan ilgisi dolayısıyla çevresinden nasıl tepkiler alıyordu? Hristiyanlığı sorgulanıyor muydu, riyakar olmakla ya da dinsizlikle suçlanıyor muydu örneğin?

    Goethe’nin çağdaşları onun İslam’a göstediği ilgisine karşı kayıtsızdılar. Bir «riyakar» olmakla itham edildiğine dair bir bilgim yok. Ve «dinsizlik» bildiğim kadarıyla hiçbir zaman mevzu edilmemiştir. Bazı seçkin düşünürler Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’yla ciddi bir şekilde ilgilenmiştir. Örneğin Hegel, Goethe’nin Divanı’ndan esinlenerek onu üniversitedeki derslerine konu etmiştir. Ve Alexander von Humboldt «Kosmos» adlı eserine, Arapların Avrupa’ya olan yararlarının anlatıldığı uzun ve fevkalade yazılmış bir bölüm eklemiştir. Ayrıca August Graf von Platen, Heinrich Heine ve Friedrich Rückert gibi şairler de Divan’ı biliyorlardı. Aynı zamanda çalışma alanı şarkiyatçılık olan Friedrich Rückert, Goethe’yi konu edindiği ve zamanında çok tutulan «Doğu’nun Gülleri» adlı eseri bestelemiştir. Bütün bu kişiler -hepsi kendine has bir şekilde- Goethe’nin ayak izlerini takip etmiştir, ama onları asıl büyüleyen şey İslam değil, şarkın egzotikliğidir. Bu da diğer küçük şairleri Doğu-Batı Divanı’nın izinden gitmeye teşvik etmiştir, ancak onlar Goethe’nin dehasına hiçbir zaman ulaşamadılar. «Sendin, sen onu içimizde tahrik ettin» mısrası, von Platen’in (1821) bir şiirinde yer alır. Ve o bu şiirlerindeki gazelleri Goethe’ye ithaf eder. Kısaca, Goethe’nin izini takip edenlerin sayısı çoktu.

    «Yaşlı şair, fareli köyün kavalcısını andırıyorsun bana,

    Sabah sonrası çalıyorsun, ve tüm o sevimli küçük ozanlar peşi sıra gidiyorlar.»

    İmmermann’ın bu beyitte ima ettiği «küçük ozanlar» olarak W. Müller (Lockenlieder, Schenkenlieder), Lenau, Daumer (Hafız), L. Schefer vb. kişileri saymak gerekir. Henüz 1871 yılında Emil Ritterhaus (Neue Gedichte) «Suleika’ya» şarkılar yazar. Tüm o şiirlerden, şairlik sanatı açısından değeri aynı olmasa da, sadece Bodenstedt’in «Mirza-Schaffy’nin Şarkıları» bir bütün olarak Goethe’nin Divanı’yla karşılaştırılabilir. Rückert’in fars şiirleri hakkında fazla çalışmaları yokken, Arap ve Hint şiirleri üzerinde yaptığı çalışmaları ise daha önemli ve daha fazladır. Goethe’nin Divanı’nın Rückert üzerinde bıraktıği izler aşikardır. Ne var ki Rückert, Goethe’den müstakil olarak, Joseph von Hammer tarafından İslam araştırmalarına teşvik edilmiş ve bize dilsel açıdan sıra dışı güzelliğe sahip, ama tamamlanmamış bir Almanca Kur’an meali armağan etmiştir.

    Goethe’nin Hristiyanlık dışında ilgi duyduğu tek din İslamiyet miydi? Yoksa Şark’a olan ilgisi dolayısıyla haberdar olduğu ve ilgilendiği başka dinler de var mıydı? Zira onu etkileyen daha çok İslam’ın tasavvufi yorumu sanıyorum (!)… Mistik öğeler barındıran başka inançlara da ilgi duyuyor muydu?

    Goethe esasen bütün dinlere karşı ilgi duyuyordu, bunların arasında Zerdüştlerin dini de yer alıyordu. Onda da sempati duyduğu birçok unsur buldu. Örneğin «eski Fars inancının vasiyeti» adındaki büyük şiiri bunun kanıtı ve aynı zamanda kendi inacını da yansıtan vasiyetidir. Goethe’nin bu vasiyeti Doğu-Batı Divanı’nda yer alan «Pars’ın kitabı»nda bulunmaktadır.

    Siz Goethe und Islam adlı eserinizde, Goethe’nin en büyük hedefinin üç büyük dini (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ı) birleştirmek olduğunu söylüyorsunuz. Bunun yapılabileceğine gerçekten inanıyor muydu?

    Goethe, ortak ataları olarak İbrahim (a.s.)’a istinat eden her üç tevhid dininin de aslında birbirleriyle akraba olduklarına işaret etmiştir. Bu düşünce ona gayet makul geliyordu ve bilindiği gibi bugün de birçok Hristiyan ve bazı Yahudiler tarafından benimsenmektedir.

    Yine kitabınızda, Goethe’nin Kur’an’ın indirilmeye başlandığı geceyi, yani Kadir gecesini her yıl kutladığını, bunu ise ilkin 70 yaşındayken açıkladığını söylüyorsunuz. Peki neler yapıyordu bu gecede Goethe, Müslümanların ibadet ile geçirdiği bu geceyi o nasıl geçiriyordu, biliniyor mu?

    Goethe Doğu-Batı Divanı’nı yaymladığında 70 yaşındaydı. Orada, Notlar ve Makaleler («Gelecek Divan» babındaki «Cennetin Kitabı») bölümünde Goethe, «derin bir hürmetle Kur’an’ın tam olarak peygambere indirildiği geceyi kutlamayı» düşündüğünü yazmıştır. Yani «Gelecek Divan» için bir şiir yazmak istemiş ama bu niyetini icra etmemiştir. Onun yerine bunu Rainer Maria Rilke «Muhammed’in Berati» adlı şiirinde yapmıştır.

    Goethe İslam’a ve Doğu’ya ilgi duymasaydı ve iç dünyasını Doğu klasikleri ile zenginleştirmeseydi, Goethe olmazdı denilebilir mi? Yoksa bu abartılı bir yargı mı olur?

    Tabii denebilir, ama şöyle de diyebilirsiniz: İlgi duyduğu şeylerin peşine gitmeseydi Goethe Goethe olmazdı. İlgi duyduklarının arasında önemli Fars şairleri, bazı Türk ve bazı Arap şaileri de vardı. Az veya çok hepsiyle yapıcı bir tarzda ilgilendi.

    Sizce İslam’a ve Doğu’ya olan ilgisi Goethe’ye neler katmıştır? Doğu klasiklerinden edindiği motifler şiirinde/eserlerinde ne kadar etkili olmuştur?

    Bu ilgi her şeyden önce onu Doğu-Batı Divanı’nı yazmaya teşvik etti. Yaklaşık 250 adet şiirden oluşan bir eserdir bu. Altmış yaşlarında bir şair için bu gayet büyük bir icraattır..

    Peki Goethe’nin yaşadığı dönemde Almanya’da İslam’a nasıl bakılıyordu? Avrupalı aydınlar/entelektüeller nezdinde İslam’ın ve Müslümanların yeri ne idi? Goethe dışında o dönemde İslam’a sempatiyle bakan bir entelijansiya var mıydı, yoksa Goethe bu konuda nispeten yalnız mıydı?

    Goethe’nin zamanında İslam’a din olarak pek ilgi yoktu. Viyana’yı iki kere kuşatan ve Avrupa’ya yüzyılllarca korku salan Türkler tarafından gelen tehditten sonra onlara karşı sempati duyulması pek de beklenilebilecek bir şey değildi. Dini açıdan da İslam’a karşı yaygın olan önyargının açıklaması da şüphesiz burada yatıyor. Onların gözünde Hz. İsa barışever bir dini liderdi, Hz. Muhammed aleyhtarları ise onu savaşçı bir dini lider olarak görmeye meyilliydi.

    Evet, aslında anlaşılır sebeplerden dolayı, Goethe’nin yaşadığı dönemde, Avrupa’da, yüzyılların getirdiği İslam’a karşı oldukça güçlü bir düşmanlık ve önyargı var… Bu önyargı ve ‘‘nefret’’tin gölgesinde, Goethe’nin İslam’a ilgi ve sevgi duyması onun için tehlikeli değil miydi peki?

    Goethe, insanlardan çekinmeyecek kadar özgüvene ve güce sahipti. O, alacağı kararların başkaları tarafınca hoş karşılanıp karşılanmayacağını düşünmezdi. Ancak onun İslam’a olan eğilimi, ona mensubiyet şeklinde değildi. Goethe’den gelen itirazlar da vardı, örneğin kadınlara olan muamele şekli veya hiç de onaylamadığı şarap yasağı İslam’da itiraz ettiği hususlardandı. Şarabı, kıymetini çok takdir ettiği bir tanrı hediyesi olarak görüyordu, çünkü şarap onun yaratıcılığını teşvik ediyor ve daha seviyeli düşüncelere taşıyordu.

    Goethe’nin İslam’a olan ilgisi ve Hz. Muhammed’e olan övgüsü ortadayken, diğer taraftan Voltaire’in 1736’da kaleme aldığı, 1770’de Büyük Friedrich’e takdim ettiği, asılsız birçok bilgi ve hatta hakaret içeren Le Fanatisme ou Mahomet le Prophète adlı piyesi 1800’de Almancaya çeviriyor. Bunu hangi şartlar altında, neden yapıyor?

    Kitabımda ayrıntılarla belgelendirdiğim gibi bunu kendi inisiyatifiyle değil, hükümdarın isteği üzere yapmıştır. Mutlakiyetçilik devrinde yaşıyordu çünkü. Onun veli nimeti de dük Carl August idi. Ve dükler tarafından finanse edilen Weimar saray tiyatrosunun müdürü olarak Goethe, bazan istemeyerek de olsa, onların isteklerini yerine getirmek zorundaydı, onların arzularına uymaktan kaçınamazdı. Tek yapabileceği ve yaptığı şey Voltaire’in Peygambere karşı saldırılarını tercüme ederken önemli ölçüde yumuşatmak ve kısmen bertaraf etmekti.

    Kendisinin de Hz. Muhammed hakkında bir drama yazma niyeti olduğu, hatta bir kısmını yazdığı ancak bitiremediği biliniyor, amacı ne idi bununla? Döneminin Hz. Muhammed’e çarpık bakışını mı değiştirmek istiyordu?

    Tam olarak öyle denemez… Genç Goethe bir Muhammed dramı yazmayı planlarken aynı zamanda Julius Caesar, Sokrat ve hayranı olduğu diğer büyük kişilikler hakkında da dram yazmayı planlamıştı, ancak hiçbirisini gerçekleştirmemişti. (Tüm bu büyük insanlar ve kendisi arasında biraz hısımlık hissediyordu.) Genç yaştaki pek çok insanda olabileceği gibi, birçok büyük planı vardı ve bunların yerine başka büyük planlar ve girişimler geçiyordu. Ama en azından ‘‘Genç Muhammed’’in ilk senaryoları elimizde. Orada, Muhammed yıldızlar dolu gökyüzü karşısında tevhid inancına kavuşuyor. Bir sonraki sahnede Muhammed’in analığı Halime’yi tevhid ile ikna etme çabaları başarısız kalıyor. Sonra, dramın sonunda Fatima ve Ali tarafından değişmeli olarak Peygamber’in onuruna harika bir methiye söyleniyor. Bu da, elimizde hiçbir şey olmayan Sokrat ve Julius Caesar’la ilgili planlara nazaran önemlidir.

    Bugün de Almanya’da, hatta bütün Avrupa ve Batı dünyasında İslam’a belli bir önyargı ve tedirginlik ile yaklaşıldığı seziliyor. Goethe’nin yaşadığı dönemde de Avrupa’da, bugünkünden belki çok daha şiddetli bir korku ve nefret vardı İslam’a karşı, bahsettiğimiz gibi… Peki Goethe’den ve ortaya koyduğu eserlerden sonra bu hiç değişmedi mi? Genelde İslam’a, özelde ise Türklere bakış noktasında, Goethe’nin kendisinden sonraki kuşaklara tesiri ne oldu?

    Eğer diyorsanız ki, bugün de Almanya’da, Avrupa’da veya Batı’da İslam’a karşı bir önyargı ve bilgisizlik hakim, İslam coğrafyasındaki insanların birbirlerini öldürmelerini gün be gün görmenin Batılı ülkelerdeki insanlar için korkunç birşey olduğunu müsaadenizle hatırlatmak isterim. Bu durum karşısında insan kendisine gerçekten Muhammed Peygamber´in istediği bu muydu diye soruyor… Dönelim Goethe’nin zamanına. Goethe barışsever bir insandı. Muhakkak kendi örneği ile bireyler üzerinde etkisi oldu, ancak bunu ölçmek ve kanıtlamak çok zor. Maalesef Doğu-Batı Divanı baştan beri yeterince okuyucu bulamadı. Bu durum, 1819 yılında çıkan birinci baskısının yüz yıl sonra bile hala tamamının satılamamasından da anlaşılır (birinci baskısı hangi tirajla basıldığını bilmiyorum, ama herhalde o kadar da yüksek değildi.) Ona karşı büyük bir ilgi yoktu yani. Elbette bunun bir sebebi, Napoleon’un savaşlarından sonra Almanya’daki insanların ilkin kendilerine gelmek istemeleri olabilir. Nitekim o dönemde fakirlik had safhadaydı, insanların derdi başbaşkaydı ve kitap almaya kimsenin parası yoktu. Ayrıca, insanları dini konuları esaslı bir surette tetkik etmekten gittikçe uzaklaştıran siyasi ve vatansever ağırlıklı gelişmeler olmuştur.

    Konuyu sizin gibi inceleyen, Goethe’nin İslam’a ilgisini ele alan araştırmacı-yazar bulmak çok kolay değil galiba. Goethe’nin kendi döneminden bu yana, bu büyük Alman şairin İslam’a olan ilgisi görmezlikten gelinmeye çalışılıyor denilebilir mi?

    «Görmezlikten gelmeye çalışmak» doğru tabir değil. Şöyle diyebilirim: daha çok yadsınıyor, çünkü ilgi duyulmuyor, onunla ilgili malumat alınmıyor ve onun hakkında hiçbir şey bilinmiyor.

    Son olarak, günümüzün Alman entelektüel çevrelerinin İslam’a yaklaşımını sormak istiyorum. Zaman zaman kimi Batılı aydınların Müslüman olduğu haberlerini duyuyoruz. Bugün İslam’a karşı daha önyargısız bir tutumun olduğu söylenebilir mi, yoksa asırlardan bu yana değişen pek bir şey yok mu?

    Yaklaşık kırk yıldır Amerika´da yaşadığım için bu tür sorulara yeterince ehliyetli bir cevap veremem. Zaman zaman geliyorum çünkü Almanya’ya. Fakat kanaatimce insanlar eski zamana nazaran çok daha müsamahakar. Almanya’da birisi İslam’ı seçtiğinde, herhangi bir şekilde düşmanlıkla karşılandığını sanmıyorum. Artık ülke o kadar çokkültürlü ki, özellikle gençler bu konuyu pek az sorguluyorlar. Onlar için farklı dinlerin bir arada olması gayet tabi bir durum haline geldi. Ve bunu bir gelişme olarak görebiliriz.

    Vakit ayırma nezaketi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim…