ZEİTGEİST ÇAĞIN RUHU MU GEÇMİŞİN HAYALETİ Mİ?

  • Sabah Ülkesi - Cover
  • 27 Ocak 1687’de Fransa Kralı XIV. Louis’nin sarayının şapelinde kralın sağlığına kavuşmasını kutlama vesilesiyle yüksek yazar-çizer takımı bir araya gelir. Program dâhilindeki konuşmalardan birisi hazır bulunanların keyfini epey kaçırır. La Fontaine ve Racine gibi oldukça ünlü kişilerin huzurunda, şiirini okuyan Charles Perrault’dur havayı birdenbire değiştiren kişi.

    Şiir şöyle:

    Güzel Antik Çağ hep saygıdeğer olmuştur;
    Ama ona öyle tapmaya gerek falan yoktur.
    Eskilere bakıyorum önlerinde diz çökmeden,
    Büyüklerimi saymak tamam, ama onlar da insan;
    Haksızlık yapmış sayılmayız bana kalırsa
    Louis’nin çağını Augustus’unkiyle karşılaştırırsam.1

    Tam on yıl sonra, 1697 yılında, 30 yaşındaki İrlandalı Jonathan Swift “Kitaplar Arasında Yaşanan Çatışma” başlığıyla kaleme aldığı kısa metninde, Londra’da bulunan St. James Sarayı’ndaki kraliyet kütüphanesinde Eskiler ile Modernler arasında çıkan şiddetli çatışmaları anlatır. Aktardığına göre kavga, hatta savaş, Modernlerin kendi bulundukları tepeyi beğenmeyerek daha yüksek olan Eskilerin tepesine göz koymalarıyla başlamış ve kısa sürede iş çığırından çıkmıştır.2

    Bu kavgalardan kısa bir süre öncesine kadar, yine aynı coğrafyada yaşayan yazar-çizer takımı, kendilerini “devlerin omuzlarındaki cüceler” olarak görürlerken, eskiye, geleneğe bu denli saygı duyarken, şimdi ne değişmiştir ki artık eski olana sadece usulen saygı gösterilir olmuş, aralarındaki ilişki bir kavga biçimini almıştır? Eskilerle Modernler Kavgası olarak tarihe geçen bu durumun en yoğun yaşandığı çağın 17. yüzyıl olması şaşırtıcı değil elbette. Bugün genel kabul gören görüşe göre 17. ve 18. yüzyıllar Avrupa’nın modernleşme sürecini tamamladığı ve bunun bilincine vardığı bir dönem olmuştur. Bu süreç elbette uzun bir olgunlaşma sürecinin sonunda zirvesine çıktı ve Avrupa’daki yaşamı tüm yönleriyle baştan aşağı değiştirdi. Coğrafi keşifler, astronomik keşifler, Antik dünyanın ve onun düşünsel hazinelerinin keşfi Voltaire’e 1765’te şu soruyu sorduracaktı: “Yaşadığımız yeryüzü geçmişte de bugün olduğu gibi miydi?”

    Tüm bu değişimlerin maddi boyutu tartışmasız olsa da eskilere –ya da eski olana- karşı takınılan tavrın zaman içinde olumludan olumsuza doğru kaymasını tek başına açıklayamaz elbette. Üstelik söz konusu olan, sadece kişilerin geçmiş kuşaklara ya da onların ortaya koyduklarına karşı yargılarının değişmesiyle de sınırlı değil. Teknolojik ilerlemeyle sınırlı kalsak, bu durum gayet anlaşılır olurdu. Aynı işi daha hızlı, verimli yapabilmek, ya da daha önce yapılamayan işler başarmak söz konusu olduğunda yeninin eskinin yerini alması ve ondan daha değerli olması anlaşılır bir şey. Ama yukarıda aktardığımız tartışmalarda durum besbelli sadece bununla sınırlı değil; sanatı, kültürü, felsefeyi ve yaşamın tüm veçhelerini kapsayacak nitelikte. Eskilerin sadece aletleri değil, dünyaları, o dünyaların ürettiği eserleri de artık eskimiş olarak görünüyor. Aynı bağlamda soruyu tersinden soran Marx paratoner karşısında Zeus’un, Credit Mobilier’nin3 karşısında Hermes’in ne hükmü olacağını, matbaa mevcut olsaydı İlyada’nın yaratılmasının mümkün olup olmayacağını sorgularken şu noktaya gelir: “Bununla birlikte, karşımızdaki zorluk, Yunan sanatının ve epik şiirinin toplumsal yaşamın belli biçimleriyle nasıl ilişkili olduğu değildir. Zorluk, onların bize hâlâ estetik haz veriyor olmalarında ve belli açılardan standart ve erişilmez ideal olarak değerlendirilmelerindedir.”4 Marx’a göre nasıl ki bir yetişkin artık çocuk olamazsa, çocuksu olmak da ona yakışmazsa, insanlığın –modern çağa göre- çocukluk aşamasında üretilmiş sanat yapıtları nasıl olur da çağları aşarak bugünün insanına da estetik haz verebilir?

    Tüm bu tartışmalar, içinde üretildikleri tarihsel, coğrafi ve siyasi bağlamlar içinde Avrupa düşüncesinde başka bir kavramı daha ortaya çıkardı ve günümüzde, alıntılandığı dildeki hâliyle, çevrilmeden kullanılan bir hâle soktu. Rusçadaki mujik gibi, Fransızcadaki spleen gibi, İspanyolcadaki duende gibi, Zeitgeist da günümüzde uluslararası şöhrete kavuşan sözcüklerden/kavramlardan. Ancak şöhretin beraberinde kendi köklerini unutmayı, onlara yabancılaşmayı da getirdiğini düşünecek olursak, bu sözcüğün de aynı trajik yazgıya boyun eğdiğini, ünlenirken kendi tarihine de yabancılaştığını, git gide içinin boşaldığını da teslim etmek gerek. Bu yolun son taşını koyan da 2007’de piyasaya çıkan Zeitgeist adlı film oldu. Bu filmi imdb.com’da değerlendiren kullanıcılardan biri, değerlendirmesinin sonunda, kendisi Alman olarak bu filmin adının Zeitgeist olmasına hiçbir anlam veremediğini, sözcüğün bu filmin konusuyla en küçük bir ilgisinin olmadığını söylüyordu.

    Bundan daha ilginç olabilecek başka bir noktaysa, bu kavramın ilk kez Almancada üretilip dile getirilmiş olmayışıdır. Avrupa’nın geçirdiği dönüşümler içinde, modernleşmeyi oldukça geç yaşayacak olan Almanya’dan önce Fransa ve İngiltere’de dolaşıma girmiş bu sözcük ve onun dile getirdiği fikir. John Stuart Mill 1831’de The Examiner’da yayımladığı bir dizi makaleye “The Spirit of the Age” yani Çağın Ruhu adını vermiş ve bu konuda fikrini şöyle belirtmiş: “‘Çağın Ruhu’ bir ölçüde yeni bir ifade. Son elli yıldan önce yazılmış herhangi bir yapıtta karşımıza çıkacağını sanmıyorum. Kişinin kendi çağını öncekilerle karşılaştırması […] filozofların aklına gelmiştir; ama daha önce hiçbir çağın egemen fikri olmamıştı.”5

    İngilizce için bu kısa geçmiş doğru olsa da Fransızcada bu ifadenin epeydir dolaşımda olduğu gayet açık. 17. yüzyıla kadar genius saeculi ifadesi ezelî-ebedî yaşam karşısında zamana tabi olan dünyevi yaşamı, başka bir deyişle ölümlü ruhları kast ederek kullanılırken 1746’da Fransa’da François Xavier Bon de Saint-Hilaire’in yayımladığı L’esprit du siècle adlı kitabın içeriği bugün tahmin edeceğimizden çok farklı olarak, o çağın önemli düşün insanlarından derlediği özlü sözlerin toplamıydı.6 Jung’un belirttiğine göre bu başlık, uzun bir geçmişi olan derlemelerin adından esinlenmiş ama bunu sadece bir düşünürle sınırlamamış, kendi çağının tümüne yayarak bu ifadeye başvurmuştur. Bu ve benzeri anlamlar yavaş yavaş unutularak 18. yüzyılın ikinci yarısında sözcük bugünkü anlamını kazanmış olacaktır. Çünkü artık tarihe bakış değişecek, daha önceki çağlarda hiç olmadığı kadar önem kazanacak ve kendi çağını öncekilerle ya da kimi zaman gelebilecek olanlarla karşılaştırmanın yeni bir kriteri “çağın ruhu” adıyla sahneye çıkacaktır.

    Yukarıda tarih felsefesini başlatan sorusunu andığımız Voltaire 1756’da yayımladığı Essai sur les moeurs’de “Daima zamanın/çağın ruhunu gözlemle; dünyadaki büyük olayları yöneten odur.” diye buyururken Montesquieu 1748’de Yasaların Ruhu adlı kitabını yayımlayacaktı. Daha sonra “cumhuriyet ruhu”, “monarşi ruhu” gibi ifadeler gündelik dilin sıradan ifadelerine dönüşeceklerdi.

    Kavramın Almancadaki serüveninin en azından başlangıcına değinecek olursak, Herder’in ilk kez 1793’te yayımladığı İnsanlığın İlerlemesine Dair Mektuplar’ında Zeitgeist değil ama Geist der Zeit olarak çağın ruhunu şöyle tanımlar: “Verili nedenleri ve sonuçlarıyla şeylerin belli bir gidişatında kendilerini açığa vuran düşüncelerin, görüşlerin, çabaların, dürtülerin ya da canlı kuvvetlerin toplamı.”7 Bu kavramın ve onu üretmeye götüren ihtiyacın, tarihsel gidişatın Avrupa’nın önceki bin yılda yaşadığından farklı gelişmekte oluşu, değişimin çok hızlı bir hâl alması ve dünyanın eskisiyle hiç karşılaştırılamayacak bir çehre kazanmasından kaynaklandığı söylenebilir. Artık sadece maddi yaşam değil, onun ruhu da değişmekte, eskisinden farklı biçimler almaktadır. Eskinin değerleri yerini başka değerlere bırakmakta, fikirler ve düşünce biçimleri artık eskiyebilmekte, çağın ruhuna aykırı olmaktadır. Eskiden eski olan, geleneksel olan olumlu değer taşırken, artık yeni olan olumlu hâle geliyor, gelenek ilerleyişi yavaşlatan bir ölü ağırlık gibi görülmeye başlıyordu. Eskiden eleştiri fitne olarak görülürken artık daha iyiyi bulmanın aracı olarak olumlu karşılanır oluyordu. Tüm bu değişimlerin zemininin ne olduğuna dair soruysa artık “çağın ruhu” olarak yanıt bulacaktı.

    1806 yılında bir yandan Fichte Berlin’de “Çağımızın Temel Karakteristikleri” başlığı altında kendi dönemine felsefi tanı koymaya çalışırken metnin çeşitli yerlerinde “Geist des Zeitalters” ifadesini kullanırken aynı yıl Jena’da genç Hegel Tinin Fenomenolojisi başlıklı kitabının önsözünde şu tespiti yapıyordu: “Çağımızın yeni bir dönemin doğuş ve ona geçiş çağı olduğunu görmek zor değildir. Tin varoluşunun ve tasavvurunun şimdiye kadarki dünyasından kopmuştur ve onu geçmişe gömmek ve kendine yeniden biçim verme çabasına girişmek üzeredir. Aslında o hiçbir zaman rahat durmaz, aksine hep ileriye doğru hareketinde kavranır.”8

    Burada “tin” olarak çevirdiğimiz sözcük elbette Geist. Zeitgeist’ın şöhreti arttıkça bu sözcüğün ya da kavramın Hegel’e ait olduğu kanısı da yaygın hâle geldi ancak Hegel’in kavramı Geist’tır, bunu da toplumsal ruh olarak tanımlar ama “Zeitgeist” Hegel’in kavramı değildir. Bununla birlikte, Hegel’in Geist’a ilişkin söyledikleri konumuzla kenarından da olsa ilgili olduğundan onunla meseleyi bağlayalım.

    Hegel Fenomenoloji’de tin’i “ben olan biz ve biz olan ben” olarak tanımlar ve bununla bir toplumun kendine dair bilincini kasteder. Başka bir ifadeyle, o bir toplumun ruhudur, zihniyetidir, kendisini ve dünyayı hem kavrayışında hem de bunu dışa vuruşunda kendini gösterir. Bir toplumun dini ve Tanrı’yı nasıl anladığı/yorumladığına, nasıl bir sanat ürettiğine, nasıl bir devlet/iktidar anlayışına sahip olduğuna ve nasıl felsefe yaptığına baktığımızda o toplumun tinini de tanımış oluruz. Hegel’e göre dünya tarihi bir tiyatro sahnesidir ve her toplum kendi tiniyle o sahneye çıkarak rolünü oynar ve dünya tarihine katılır. Tin de insan gibi sonludur; doğar, kendini dünyada en geniş hâliyle bir toplumun yaşamı olarak açar ve sonra sahneden inerek ölür ve çürür. Tinin yine de zamanla yakın bir ilişkisi vardır, çünkü tin Hegel’de kendi tarihinden ibarettir, kendisi dışında bir zemini yoktur. Bu açıdan bakıldığında belki de dünya tarihi tiyatrosunda hangi tin sahnede aktif olarak bulunuyorsa “çağın ruhu”nun da o olduğu söylenebilir ve Hegel’in tin kavramı Zeitgeist ile ilişkilendirilebilir. Ancak bundan öte bir yakınlık kurmak pek olanaklı görünmüyor. Bunun en başta gelen nedeni de, Zeitgeist kavramı senkronik bir aradalığa gönderme yaparken Hegel’in Geist’ının diyakronik bir harekette kavranmasıdır.

    Bunu bir örnekle somutlaştırmak gerekirse, yine 18. yüzyıl Fransız tininden bir tema işimize yarayabilir. Tarihin bilincine varılan, onun bir felsefe nesnesi yapıldığı, tüm bu andığımız tartışmaların yaşandığı dönem Fransa’da Aydınlanma olarak da biliniyor. Aydınlanmanın tarihe bakınca gördüğü ilk şey de “ilerleme” fikri olmuş. Bugün her ne kadar eleştirilmedik yeri kalmamış olsa da o dönemde insanlığın mutlak bir ilerleme içinde olduğu, geleceğin geçmişten ve bugünden daha rahat, daha özgür vb. olacağı fikri herkesin paylaştığı bir fikir. O kadar ki, Devrim ortamında siyasi olarak düşman olan taraflar bile bu konuda hemfikirler. Devrim öncesi Fransa’nın önemli ekonomisti ve devlet adamı Anne Robert Jacques Turgot, 1750’de yayımladığı İnsan Zihninin Art Arda İlerlemelerinin Felsefi Bir Değerlendirmesi adlı kitabında hem bilimsel alandaki hem de sanat ve genel olarak kültür alanındaki ilerlemeleri sıraladıktan sonra bu adımları mümkün kılan kralına övgüler düzer ve tüm düşünce insanlarının onun onuruna hizmete davet eder: “Açın gözlerinizi ve görün! Büyük Louis’nin çağı, sizin ışığınız onun ardılının değerli egemenliğini güzelleştirsin!”9 Aradan yarım yüzyıl geçmeden, insanın kaydettiği ilerlemeler üstüne başka bir kitap çıkar karşımıza: Fransız filozofu ve matematikçisi, Aydınlanmanın en temel esin kaynaklarından Nicolas de Condorcet’nin, ölümünden sonra 1795’te yayımlanan İnsan Zihninin İlerlemesinin Tarihsel Resmine İlişkin Taslak başlıklı kitabında insanlığın bilimsel, teknik ve kültürel ilerlemesi anlatısını bu kez kölelikten kurtuluş, eşitlik ve özgürlüğün gerçekleşmesi ve hepsinden önemlisi, Fransız anayasasının bu konudaki katkısının vurgulanışıyla birlikte okuruz. Kitap, ilerlemelerin sınırının olmadığına, hatta günün birinde ölümün bile üstesinden gelinebileceğine duyulan inançla sona erer.10

    Çağın ruhu işte budur. Birbirleriyle ölümüne savaş hâlinde olan sınıfları bile etkisine alır, onların kuşku duymadıkları hakikat zeminidir. Bu özel durumda, Hegelci anlamda Fransız tini, ilerlemecilik temasıyla çağın ruhu da olmuştur. Ama o da kısa zamanda sahneden inecek ve mezarına uğurlanacaktır.

    O hâlde bizim çağımızın ruhu nedir? Her ne kadar çağ ölmeden ruhu hakkında konuşmak yerinde olmasa da, bizler de dünyanın bir döneminin sonuna geldiğimizi her gün daha da güçlü bir şekilde hissediyoruz. Tam bir teşhiste bulunmak bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşacağından sadece bir iki işarete dikkati çekmek istiyoruz. Eğer geçtiğimiz yüzyıl bireyin ve özgürlüğün yüzyılı idiyse –ki bunu Avrupa ve çevresi için söylediğimizi unutmamak gerek- bu dünyanın sonuna geldiğimizi söyleyebiliriz. Birey ve onun özgürlüğünün sadece bir görünüş hâline geldiğini, onun da temelinde aslında bir üretim birimi olarak şirket denen varlığın yattığını, bugün bu varlığın hayatın her yerine kendi “ruhunu” bulaştırdığını görebiliyoruz. Meslekler toplumsallıklarını kaybedip sadece kazandıracakları para üzerinden tanımlanıyor, geçtiğimiz yüzyılda şirketler ile çalışanların arasındaki hakem olarak tanımlanan devlet bile –ki bu da ideolojik bir tanımdı ama tarihin belirli bir döneminin gerçekliğine denk düşüyordu- artık bir şirkete dönüştü. Devlet başkanları ya doğrudan patronlardan oluşuyor ya da yöneticiler devleti şirket gibi yönetmekten söz ediyor. Bu durumda çalışan insanlara kalan da bu korkunç canavarın yaşamını biraz daha sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu canı ve kanı sağlamak oluyor. Bu yolda bu çağın bireylerinden beklenen, kendilerini birer şirket olarak kurmaları, kendi kendilerinin sermayedarı olmaları. Geçen yüzyılın ruhu artık kendini tümüyle kaybetmiş olarak mezara gitmeye direniyor ama önünde sonunda dünyasıyla birlikte mezara gidecek. Hobbes’un herkesin birbiriyle savaş hâlinde olduğu doğa durumundan çıkış çaresi olarak gördüğü sözleşme toplumu kendi hareketiyle yine herkesin herkese karşı savaştığı bir duruma götürüyor insanlığı.

    Peki çağını kaybeden ruhlara ne olur? Korku filmlerinden de gayet iyi biliyoruz ki, zamanı geldiğinde doğru biçimde gömülmeyen ruhlar geri dönerler ve huzur bulacakları şekilde uğurlanana dek yaşayanlara musallat olurlar. Onlar artık çağın ruhu değil, geçmişin hayaletleridirler ve musallat oldukları kriz dönemlerinde sanki çareymiş gibi dolaşıma sokulurlar, diriltilmeye çalışılırlar ve en sonunda zombiye dönerler, tıpkı bu aralar sık sık zuhur eden Osmanlı Ruhu gibi…

    *Dr., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, Felsefe

    1. 1 Levent Yılmaz, Modern Zamanın Tarihi, çev. M. Emin Özcan, Metis, 2010, s. 23-24.
    2. 2 Jonathan Swift, “Kitaplar Arasında Yaşanan Çatışma”, Alçakgönüllü Bir Öneri içinde, çev. Deniz Hakyemez, İş Bankası Kültür Yay., 2008, ss. 1-35.
    3. 3 Çok sayıda ulaştırma projesinin finansmanını karşılamış 19. yüzyılın en büyük bankacılık şirketlerinden biri.
    4. 4 https://www.marxists.org/archive/marx/works/1859/critique-pol-economy/appx1.htm#art (çevrimiçi 9 Aralık 2018).
    5. 5 Aktaran Theo Jung, “Zeitgeist im langen 18. Jahrhundert: Dimensionen eines umstrittenen Begriffs”, Frühe Neue Zeiten. Zeitwissen zwischen Reformation und Revolution içinde, y.h. Achim Landwehr, transcript, 2012, ss. 319-355, s. 321.
    6. 6 Theo Jung, s. 324.
    7. 7 Herder, Philosophical Writings, İng. Çev. Michael N. Forster, Cambridge, 2002, s. 361. Herder’in bu sözcüğün Almancadaki yaratıcısı olduğuna dair yaygın kanıya karşı bkz. Markus Neumann, “Der Zeitgeist vor dem Zeitgeist. Genius Saeculi als historiographisches, mnemonisches und gegenwartsdiagnostisches Konzept im 17. und 18. Jahrhundert”, Frühe Neue Zeiten içinde, ss. 283-317.
    8. 8 Hegel, Werke, Suhrkamp, 1986, cilt 3, s. 18.
    9. 9 The Turgot Collection, y.h. David Gordon, İng. çev. Peter Groenewegen vb., Mises Institute, 2011, s. 496
    10. 10 Condorcet, Esquisse d’un tableau historique des progrès de l’esprit humain, Vrin, 1970, s. 218.